Bu çağda hâlâ dünyayı ele geçirmek mi?

Bu çağda hâlâ dünyayı ele geçirmek mi?
Bu çağda hâlâ dünyayı ele geçirmek mi?

Son Bond: Daniel Craig- Skyfall , 2012

Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla artık geçerliliği kalmayacağı düşünülen Bond, hâlâ 'kötülere' karşı savaşta ilk adres. Dişli Sovyet rakiplerin yerini medya kartelleri, silah tüccarları aldı.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

1962 yapımı ‘Dr. No’dan beri James Bond filmlerinin yapımcılığını üstlenen Broccoli ailesinin (efsanevi yapımcı Albert Broccoli’nin üvey oğlu Michael G. Wilson ve kızı Barbra Broccoli) bu seneki en büyük telaşı 50’nci yılında maddi çıkmazlardan dolayı majestelerinin ajanını perdeye getirememe ihtimaliydi, kuşkusuz. Malum, MGM’in finansal sıkıntıları yapım hazırlıklarını bir yıl erteledi. 007’nin sinemadaki 50’nci doğumgününü beyazperdede kutlayamama olasılığı peydah oldu. Ama sonunda majestelerinin ajanı, şanına yakışır bir filmle yarım asrı kapattı.
Bu sıkıntılar, MGM’in o zamanlar sık sık kısa haberlere malzeme olan açıklamaları ve gişe stresi Broccoli’leri içeriden ne kadar sarstı, bu stresle baş etmek için nasıl stratejiler geliştirdiler, bilemeyiz. Ama tüm Bond tarihinde en kara kara düşündükleri dönemin 23 sene öncesi olduğuna neredeyse emin olabiliriz.

Durumun vahameti

Yıl 1989: Bir yandan yılların ajanı Bond, ‘Licence to Kill’ macerasında Timothy Dalton suretinde Meksikalı uyuşturucu kartelleriyle tek başına mücadele ediyor. Diğer yandan tam anlamıyla Bond’u var ettiği söylenemeyecekse de onun bu kadar yüklü bir külliyata kavuşmasına vesile olan Soğuk Savaş’ın sonu Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla artık iyiden iyiye ilan ediliyor. İlk film ‘Dr. No’nun duvar kurulduktan bir yıl sonra gösterime girdiğini hatırlatırsak durumun 007 açısından ‘vahameti’ daha da ortaya çıkar. Tabii ki, Ian Fleming eseri bu ‘rüya ajanın’ beyazperdedeki düşmanı hiçbir zaman sadece KGB olmadı. Dünyayı ele geçirmek için olmadık çılgınlıklara kalkışanlar arasında orijinal romanlardan beyazperdeye transfer Ernst Stavro Blofeld gibi işi kişisel boyutlara taşıyanlar da oldu. Blofeld, ‘You Only Live Twice’da ABD ve Sovyetler’i karşı karşıya getirmek için kurnaz planlar yaptı. İki süper güç arasında sıcak savaş çıkarmak, ‘The Spy Who Loved Me’de Curt Jürgens’in de hedefiydi. (Nihai amaç, artık sadece Austin Powers’a malzeme olabilecek naiflikte: Sualtında medeniyeti yeniden yaratmak.) ‘A View to a Kill’de Grace Jones’un canlandırdığı May Day, Bond kötülerinin ne kadar eğlenceli bir yol olduğunun kanıtıydı. Uyuşturucu kartelleri, dünyayı ele geçirmek için nükleer felaketin planlarını yapan çılgınlar, NATO’dan para sızdırmaya çalışanlar vs. Britanya Gizli Servisi MI6’in şifrelerini çözmeye çalışan Rus ajanları, Britanya füzelerini Sovyetler’e satmak isteyenler dışında Bond, bu ‘ideolojiler – üstü kötülerle’ de çatışma halindeydi. Ama tabii ki tüm bu fanteziler, dünyanın iki süper güç arasında dengelendiği o güvenli (!) Soğuk Savaş yıllarında mümkün olabiliyordu. 1989’dan sonrası ise ‘Skyfall’da M’in şair T.S. Eliott’tan referansla söylediği gibi 007 için yeniden keşif, yeni kötüleri belirleme zamanı. (Gerçi 11 Eylül’ün Bond’cuların ‘imdadına yetiştiğini’ söylemeye gerek var mı?) Ve yine ‘Skyfall’a ve M’e dönelim: “Artık düşmanlar her yerde olduğundan” Bond’a ihtiyaç da “her zamankinden daha fazla”.

Neşeli ‘kökler’
Bond, duvarın yıkılışından bu yana John Le Carre karakterlerine layık kimlik krizlerine girdi, kendini sorguladı, güçsüzlüklerinin farkına vardı. Kısacası, ‘Skyfall’da neşe içinde köklerine dönüşü öncesi türlü badireler atlattı. Ve tuhaftır bu kimlik krizleri de zaman zaman dünyadaki gidişata paralel bir seyir izledi. Misal tam Berlin Duvarı’nın yıkılışı sırasında has Bond; Sean Connery; şakacı Bond, Roger Moore sonrası karanlık Bond, Timothy Dalton’la seri de halihazırda bir kimlik krizi içindeydi. Filmin sert tonu Britanya ve ABD sınıflandırma kurullarından tepki aldı. Bond’u şemsiyesi altında tutan MGM’in Pathe’ye satılışı, dağıtımdaki hak taleplerinin karışıklığı ve promosyondaki anlaşmazlık seriye altı sene ara verdirdi. Ama tüm bu maddi koşullar yanında Timothy Dalton’un ikinci Bond macerası olan ‘Licence To Kill’le serinin bambaşka bir döneme girdiğinin, hatta kötülerin de eski naifliklerinden git gide uzaklaşıp ‘dünyayı ele geçirmek isteyenleri’ Austin Powers gibi parodilere bırakacağının ilk sinyalleri geldi.
Altı yıl sonra belki de Bond’a en yakışan oyunculardan Pierce Brosnan’ın ilk 007 macerası ‘Goldeneye’, ajanın Berlin ‘yıkımını’ nasıl atlattığını ispat edercesine ortaya çıktığında mutlak kötü ‘KGB’ ajanlarının yokluğunda nasıl bir kötüyle karşı karşıya geleceği de merak konusuydu kuşkusuz. Cevap, II. Dünya Savaşı’nın öcünü almak için işi Londra’yı yok etme kararı alan, Rus mafyasıyla dirsek temasındaki eski ajan 006 Alec Trevalyan’la (Sean Bean) geldi. Bond, ‘Demir Perde’nin hayaletiyle’ Güney Kore’yi işgal planlarını boşa çıkardığında da cebelleşti. ‘The World Is Not Enough’da İstanbul ’u havaya uçurmaya çalışan Elektra King (Sophie Marceau) ve Viktor Zokas’ın (Robert Carlyle) karşısındaydı. Ama Pierce Brosnan’lı Bond’un en ilginç ve alışılmadık düşmanı ‘Tomorrow Never Dies’da Rupert Murdoch’vari medya devi Eliott Carver’dı (Jonathan Pryce). Britanyalı bir medya devini Bond filminde bir ‘kötü’ olarak görmenin şaşkınlığı bir yana, Carver’ın Çin’le Britanya arasında savaş çıkarma amacı da ‘kutuplardaki’ değişimi gösteriyor.
Daniel Craig’li ilk Bond ‘Casino Royal’de ajanımızın has düşmanlarından Le Chiffre’le karşı karşıya gelmesi köklere dönüşün ilk sinyaliydi. Ama Mads Mikkelsen’in Le Chiffre’iyle Craig arasında homoerotik tondaki işkence sahnesinin gösterdiği üzere acısız bir dönüş olmayacaktı bu. Bir sonraki Daniel Craig’li macera ‘Quantum of Solace’ta Bolivya’daki su meselelerine dalarak çok kutuplu dünyada biraz daha yol kaybedildi. Ama ‘Skyfall’daki Silva’nın çılgın halleri (Javier Bardem), Bond’un kötülerde de köke dönüş arayışında olduğunu gösteriyor. Ancak Silva ile Bond arasındaki o kur sahnesinin gösterdiği üzere sertliğin yanında şakacı bir köke dönüş söz konusu artık.