@ErkanAktug

Bu film görevini tamamladı

Bu film görevini tamamladı
Bu film görevini tamamladı
'Kelebeğin Rüyası'nın Dubai galasında konuştuğumuz Yılmaz Erdoğan: "Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu'nun şiir kitaplarını çok satanlar listesinde görünce görev tamamlanmıştır dedim".
Haber: ERKAN AKTUĞ - erkan.aktug@radikal.com.tr / Arşivi

İnsan kendini tuhaf hissediyor... Dev cüsseli Emirates uçağının business koltuklarına kurulunca ya da dünyanın en yüksek binası Dubai’deki Burç Halife’de ultra lüks Armani Hotel’e yerleşince... Zira Yılmaz Erdoğan’ın yönettiği ‘Kelebeğin Rüyası’nın Ortadoğu galası için Dubai’deyiz... Hani şu 20’li yaşlarında veremden hayata veda eden Zonguldaklı iki şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun hikâyesini anlatan ‘Kelebeğin Rüyası’ filmi... Garip Akımı’na dahil edilen bu iki şairin trajik yaşamlarını düşününce insan ister istemez kendini tuhaf hissediyor.
Elbette bize sağlanan bu lüks ve şatafatın arkasında Dubai’nin zenginliğinin yanında filmin başrolündeki Kıvanç Tatlıtuğ’a burada gösterilen ilgi var. ‘Gümüş’, ‘Aşk-ı Memnu’ ve ‘Kuzey Güney’ sayesinde Duhai’de hayli popüler olan Tatlıtuğ, burada ‘Gümüş’ün Arapça versiyonundaki Muhannat ismiyle biliniyor ve ‘Helal Brad Pitt’ olarak nitelendiriliyor. Haliyle Dubai Mall’da düzenlenen söyleşide sunucu, Tatlıtuğ’u “Burası senin ikinci evin” diyerek karşıladı. Belçim Bilgin’e de en çok kıyafetiyle ilgili sorular soruldu. Söyleşi sonrası önce Yılmaz Erdoğan, ardından da Kıvanç Tatlıtuğ’un bir çocuğu kucağına alması yakın çevrede ufak çaplı bir arbedeye yol açtı.
Yine Dubai Mall’un içindeki Reel Cinemas’ta yapılan gala gösterimine de ilgi hayli yoğundu. Fakat burası tipik bir AVM sineması olduğu için organize bir ‘kırmızı halı’ töreni yapılamadı. Dolayısıyla gala kalabalık ama beklediğimiz şatafatlıkta geçmedi. Tatlıtuğ’u yakından görmek, onunla fotoğraf çektirmek için çırpınan Dubai’li hayranları, güvenlik duvarını aşmakta zorlandı. Tatlıtuğ, bekleme salonunun camına yapışan bir grup hayranına camın arkasından el sallayıp poz verdi.
‘Kelebeğin Rüyası’nı Arapça dublajlı izlemek de ilginç bir deneyimdi. Muhteşem tek planlık açılış sahnesinin ardından filmin ilk diyaloglu sahnesinde Mert Fırat, Kıvanç Tatlıtuğ’a “Yallah Muzaffer” diye seslendi! Filmin dublajı da Türkiye ’dekiler kadar profesyonelce değildi. Bazı sahnelerde ağızlar oturmadı. Ayrıca Yılmaz Erdoğan’ı seslendiren kişinin sesi fazla yaşlıydı ve daha ziyade ‘dış ses’ gibiydi.
Tatlıtuğ’a Dubai’de gösterilen ilginin bir benzeri yakında Mert Fırat’a da gösterilirse şaşmamalı. Zira Arap ülkelerinde 60 sinemada vizyona giren ‘Kelebeğin Rüyası’nın yanı sıra Fırat’ın Beren Saat’le birlikte rol aldığı ‘İntikam’ dizisi yakında Arap televizyonlarında başlıyor.
Dubai’de yakalamışken Yılmaz Erdoğan ve Mert Fırat’a filmle ilgili sorular yönelttik... Önce Yılmaz Erdoğan...
“Bu benim en zor filmimdi” diyorsunuz, neden zordu?
Birincisi, yazma aşaması çok uzun sürdü. Gerçekten zor bir malzeme vardı elde. İşte beş kahramanın üçünün genç yaşta öldüğü gerçek hikâyeden gelen bir zorunluluktu ve ‘Vah ne yazık, genç öldüler’in ötesine geçmem gerekiyordu. Başka bir şey anlatmam gerekiyordu. Çok zor malzemeydi. Bir de şu var, 40’lı yıllar prodüksiyonu şimdiye kadar yaptığımız en büyük prodüksiyondu.
Yola çıkarken de bu kadar büyük müydü proje, yoksa yolda mı büyüdü?
Ben biliyordum. Baştan belliydi. Çünkü öyle bir Zonguldak yok ortada. Bir de zaten şairlerle ilgili bilgiler, o zaman ulaşabildiğimiz bilgiler çok azdı. Sonradan akrabalarına ulaştık falan ama belliydi yani başından bunun ne yorucu olacağı. Ama bu kadar zor olmasına rağmen hiç yorulduğumuzu söyleyemem. Hiçbir aşamasında yorgunluktan söz etmedim. Çünkü bu ancak o kişilere, o kişilerin öyküsüne âşık olursanız yapabileceğiniz bir şeydi. Dolayısıyla çok zevkli oldu aslında.
Peki oyuncuları seçme aşaması nasıldı?
O da uzun sürdü. Birçok deneme çekimi yaptım, birçok oyuncuyu denedim. Mert ve Kıvanç’ta karar kıldıktan sonra da 4–5 ay yalnızca şiir ve şair meselelerini konuştuk. Birlikte şiirler yazdık, şiirler okuduk, konuştuk. Çünkü bir şair empatisi için bir ön çalışma, ciddi bir ön çalışma gerekiyordu. Yani setten önce de ciddi bir efor harcadılar. Fiziki olarak da, yaklaşık 20 kilo verdiler. Çok sıradışıydı yani gerçekten.
Oyuncuları birer şair olarak o dönemin ruhuna sokmak zor muydu?
Aslında zor olmadı ama filmin seyirciye anlattığı şeyi tabii önce ben ekibe anlattım. Çünkü şair aşk yazarı değildir, o bir filozoftur, hayatın bir özetidir. Yani onların bir dörtlükle anlattığı şeyler üzerine bir roman yazabilirsin. Dolayısıyla şiiri gerçek yerine oturtma çabası bu. Sanıyorum kendi ölçümüzde de başardık galiba.
Artık şiir çok satmıyor, şairler eski değerinde değil. “Şiir öldü” filan deniyor, siz ne dersiniz?
Bu dönemseldir. Şiir insan var oldukça yaşayacak. Şiir bitmez, form değiştirir. Mesela her iyi şarkı, aslında bir şiirdir. Biz şiiri şimdi şiir olarak okumuyor olabiliriz ama her şeyin içinde var. Yani herhangi bir sanat eseri içinde şiirsellik barındırmıyorsa zaten yeterince estetik değildir. Şimdi şiir öldü denen şey o kâğıda yazılan şeyin biraz raflara çekilmesidir. Şiir insan ruhunun bir parçasıdır, dolayısıyla o ölmez, bitmez. 70’lerde ve önceki dönemlerde özellikle siyasetin de güdümünde yürüdüğü için de biraz yaralandı şiir. Onun sonuçlarını yaşıyor bence özellikle ülkemiz.
Tabii bir de Rüştü’yle Muzaffer’in ve Behçet Hoca’nın şiirleri güne bağlı değil. Sıradan insanın sıradan hayatına çok basit vurgularla değinir, anlamakta hiç güçlük çekmezsiniz ama çok derin şiirlerdir. Yani ‘Siz sevgileri yarınlara bıraktınız.’ Bundan daha açık bir ifade yok. Hatta şiirsel bir ifade bile değil. Çok net bir tespit aslında. İyi şiir zaten bir tespit yapar. Bir güzel söz, sanat değildir aslında. Yani şiir, güzel söz söylemenin ötesinde güzel, lazım bir anlamı belirleme üzerinedir. Şimdi ikisinin de şiirleri en çok satanlar listesinde. Demek ki insanlara ulaştırmanın yolunu bulursanız şiir her zaman size yardım eder. Çok mutluyum. Onları çok satanlar listesinde görünce “Benim için görev tamamlanmıştır” dedim.
Şairlerin trajik yaşamını da göz önünde bulundurarak “Keşke daha kirli bir film olsaydı” diyenler var mesela. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Yaşamöykülerine bakarsanız şairlerin çok trajik bir şey çıkıyor ortaya. Ama şiirlerine bakarsanız son derece zekice, mizahi, yaşama sevinciyle dolu ve öleceğini bilen adamlar bunlar, buna rağmen ölümle de dalga geçen insanlar. Yani bu film böyle olduysa onların şiirleri nedeniyle oldu.

MERT FIRAT:
Yaşamış birini oynamak zor

Size teklif gelmeden önce biliyor muydunuz Rüştü Onur’u?
Bizim okulda ( Ankara , Dil-Tarih) çıkan bir dergi vardı. O derginin içinde görmüştüm bir şiirini. Sonra arkasından bir-iki şiirine baktım. Beğendim de ama sonradan peşine düşmedim açıkçası. Sonra Yılmaz Abi’nin teklifiyle karşılaşınca tabii ki Rüştü’yle Muzaffer’i, ikisini de uzun uzun araştırdım. O dönemin şairleri, Garip Akımı’nı, Cumhuriyet’le birlikte o dönüşüm-değişimi... Yakın Türkiye tarihiyle biraz da ilgili olduğumdan, Halkevi’nden kaynaklanıyor. Çünkü ikisi de Köy Enstitülerinde yetişmiş, Halkevlerinden çıkmış çocuklar, orada tiyatro yapıyorlar falan. Oradan doğru araştırmaya daha da ilgi duymaya başladım. Film sürecince de kendi yazdığı makaleler, şiirlerle daha haşır neşir oldum...
Yılmaz Erdoğan’dan teklif geldiğinde nasıl bir film çekeceğini söyledi mi size? Şairlerin dramatik hikâyesi üstünde mi duruyordu, yoksa o dönemin, şairlerinin ruhunu yansıtma kısmı mı ön plana çıktı?
Yılmaz Abi, Kıvanç, ben, Belçim filmden önce uzun uzun sohbet ettik, bu adamların ruhlarına, hayatlarına, o dönemin koşullarına dair... O dönemin ruhu ve şairlerinin nasıl bir atmosfer içerisinde olduğu meselesi çok önemliydi bizim için. O dönemde şairler popüler, edebiyat popüler. Edebiyat dergileri öyle, tiyatro aynı şekilde... Birçok Avrupa ülkesinden daha fazla tiyatro var 1940’larda, 50’lerde İstanbul ’da ve çeşitli illerde...
Sizin için zorlayıcı bir rol müydü Rüştü Onur?
Çok zorlayıcıydı. Ben ilk defa yaşayan birini, daha önce yaşamış birini oynadım. Ama aynı zamanda şair olan bir yönetmenle çalışmanın avantajını yaşadım. “Bu adam bu lafı nasıl ediyordur, yazar bu lafı nasıl söylemiştir nasıl bir atmosferdedir? Ona bu cümleyi kurduran neydi” meselesi üzerinden hep hareket ettik. O da işte onların ruhunu bulmayı, mektuplarını okuyup bu adamlar nasıl bu kadar naif kalabilmiş diye okuyup düşünüp hep oradan ilerledik. Ve hastalık, senin her dakika yan yana, dip dibe her soluğunda var olan bir hastalığın varsa hayatta galiba derdin orası oluyor. Çünkü yazdıkları her şey ölümle ilgili, ama ölümün karamsarlığı yok, tam tersi ironisi var. İşte bu ruhun içine girmeye çalıştık. Bu duygu üzerinden gittik. Galiba değerli olan da oydu. Seyircinin de etkilendiği duygu, bu duygusuydu.