Bu film sansürden doğdu

Bu film sansürden doğdu
Bu film sansürden doğdu
Açlık grevlerine katılan altı mahkûmun hikâyesini anlatan 'Simurg' filminin yönetmeni Ruhi Karadağ, "Haklı olduklarını biliyorlardı. O yüzden pişman da değiller" diyor.
Haber: ŞENAY AYDEMİR / Arşivi

Filmin tamamlanması 14 yıllık bir süreci kapsıyor. Bu kadar uzun yıllar boyunca çalışmayı göze almada sizi motive eden şey neydi? 
Ben, 1990’lı yılarda gazetecilik yaptım. Hemen belirtmeliyim; ülkemiz çok yakın zamanda, çok büyük çapta bir açlık grevi- ölüm orucu eyleminin, ciddi bir faciayla dönüşmeden bitirilmesine tanık oldu. Önce hepimize, bütün ülkemize büyük geçmiş olsun. Yeri gelmişken, bugünkü ölüm oruçlarını izleyen (izleyemeyen, izlettirilmeyen, izlemeye değer bulmayan) gazeteci arkadaşlar çok şanslı. Ölüm haberleri yapmak zorunda kalmadılar. Ama bizler, 1996 ve 2000’li yıllardaki ölüm oruçlarını izleyen gazeteciler o kadar şanslı değildik. O yıllarda, önce 1996 ölüm oruçları eylemlerine tanıklık ettik. O eylemlerde, ölümlerin dışında, onlarca korsakoff sendromlu mahkûm, şartlı tahliye oldu. Derken, 2000 yılında bir kez daha eyleme gittiler siyasi mahkûmlar. Çünkü tektip uygulaması yeniden gündeme geldi, F tipi cezaevlerine nakiller yeniden gündeme geldi. Derken bir de sansür başladı. DGM yayın yasağı getirdi bu olaylara dair. “Başka bir yol olmalı” dedim ve bu süreci bir filmle anlatmaya karar verdim. Sonra da, daha önceki 1996 eylemlerinde korsakoff sendromu nedeniyle şartlı tahliye edilen 60 civarında mağdurla görüştüm… Bu 60 kişiden 6 kişiyle de bu filmi çekmeye başladım. 2000’deki eylemlerin 55. gününde de ilk çekimlerimi yaptım ve böylece yola koyulmuş olduk. Çekimler bittikten sonra da, gıdım gıdım çalışarak, çektiğim görüntüleri elli kere, yüz kere, bin kere izleyerek, zihnimde filmin akışını aşağı yukarı belirledim. Bir yandan da hayatımı sürdürebilmek için çalışmak gerekiyor. Filmi zihnimde oluşturunca 2010’da yeniden kamerayı sırtlayıp düştüm yollara… Cidden yollara düştüm; çünkü aradan geçen zaman içinde, 6 arkadaşım-oyuncum da, farklı coğrafyalara dağılmış, biri Almanya ’ya gitmiş, biri İsviçre’ye… 

‘Simurg’ adı nereden geliyor? 

Bilindiği gibi Simurg iki anlamlıdır. Birincisi, herkesin hepimizin bildiği mitolojideki küllerinden, göz yaşlarıyla yeniden doğan Anka Kuşu’nun adı. Diğeri ise kutsal hedeflerine ulaşmak için yola çıkan kuşların öyküsüdür. Yolculuğun sonunda da 30 kuş kalmıştır; öykü de, bu kuşların öyküsüdür esasen. Bu iki anlamdan hangisini alırsak alalım, filmimizin kahramanlarına oturmaktadır. Onlar gerçekten de çok büyük hedefler için yola çıkmışlardır, yolda çok çetin engellerle karşılaşmışlardır, çok acı çekmişlerdir, ölümler, yıkımlar görmüşlerdir. Evet; büyük hedeflerine ulaşamamışlardır, ama onlar, hâlâ o hedefe ulaşacaklarına inanmaktadırlar. Bir de tabii, kahramanlarımızdan Cafer’in kuşlara olan düşkünlüğü… Kuşlar her çekimde gelip gelip Cafer’in önüne konuyorlardı. Bu ‘amprik’ durum da Simurg adını kışkırttı, itiraf edeyim… 

Çekimlere başlamadan önce açlık grevine nasıl bakıyordunuz? 

Bu konudaki fikrim değişmedi, yani ‘filmden önce-filmden sonra’ diye ikiye ayırabileceğim bir değişiklik yaşamadım ben. Ancak hassasiyetlerim arttı diyebilirim. Her açlık grevi-ölüm orucu eyleminden önce, devlet ve mahkûmlar açısından, talepler ve bu taleplerin geri çevrilmesi-ciddiye alınmaması-görmezden gelinmesi-yok sayılması biçimde kendini gösteren bir dizi gelişme yaşanıyor. Sonuçta, mahkûmlar çaresizce son kartlarını oynamak zorunda kalıyorlar. Durumun seyri ve açlık grevi eylemlerine geliş süreci üç aşağı beş yukarı hep böyle oluyor. Yani benim ne düşündüğümün önemi yok, başka türlü sonuç alamıyor ki mahkûmlar. 2000 yılına, bu filme karar verdiğim yıla dönersek; insanları, ölmeye yatıracak kadar zor durumda bırakan şartların ne olabileceğini tam olarak bilemiyordum. Ancak film yapma sürecinde zihnim netleşti. Böylece onları anladım; keşke herkes anlayabilse.
Filmde eylemcilerin bedenlerindeki büyük tahribata rağmen, en ufak bir pişmanlık göstermediğine tanıklık ediyoruz. Sizce onların böyle düşünmelerini sağlayan motivasyon nedir?
Motivasyonları gayet açık ve net. Muhtemelen izleyen herkes de anlayacaktır. Onlar o dönemde, girdikleri eylemin haklı gerekçelere dayandığını, sistemle başka türlü mücadele edemeyeceklerini, seslerini dışarıya başka türlü duyuramayacaklarını düşünüyorlardı; şimdi de aynı düşüncedeler. Dolayısıyla, bu eylemin sonuçlarını da biliyorlardı. İçlerinden ölenlerin olacağını, wernicke-korsakoff sendromu vakalarının yaşanacağını biliyorlardı. Onlar çok farklı bir dünyanın insanları. Bir hedefleri var ve tüm yaşamlarını o hedeflere göre biçimlendiriyorlar. O nedenle “Allah, Allah… Şunlara bak, hâlâ pişman değiller… Deli mi bunlar hacım?” dememizin bir anlamı ve önemi yok…
Wernicke-Korsakoff’la mücadele eden bu insanların hikâyeleri, başka birisinin elinde duygusal sömürüye de dönüşebilirdi. Siz soğukkanlılığınızı nasıl korudunuz?
Soğukkanlılığımı korumuş muyum? Ne güzel… Şöyle denebilir: Belki sürecin çok uzun olması ve benim onlarla bu uzun süre boyunca sık sık bir araya gelip çekimler yapmam. Belki bizde de böyle oldu, hepsiyle bu süre içinde arkadaş oldum. Aileleriyle arkadaş oldum, birlikte günlerimiz aylarımız geçti, yemek yedik beraber, oyunlar oynadık, güldük, ağladık. Sanırım bu uzun süreli beraber olma durumu, duygularımı yatıştırdı. 

Bütün bu süreç boyunca birlikte çalıştığınız altı kişinin sizi en çok etkileyen tarafı ne oldu? 

Hepsi de tek tek şahane insanlar bir kere, onu hemen belirteyim. Ama beni etkileyen en önemli husus, hepsinin de birer çocuk saflığında olmalarıydı. Günlük yaşama dair talepleriyle, duygularıyla, tepkileriyle birer çocuk naifliğinde olmaları. Korsakoff hastalığından dolayı mesela, hayatlarının önceki dönemini pek hatırlayamıyorlar. Hatırlamadıklarını biliyorlar ve ‘dün’ ile ‘bugünlerini’ birleştirmeye çalışıyorlar. Müthiş bir azimle hem de… Çok etkileyiciydi... 

Açlık grevlerinin toplumda bir vicdan duygusu yarattığını düşünüyor musunuz? 

Tuhaf zamanlarda yaşıyoruz. Toplum hiç olmadığı kadar kompartımanlara bölünmüş durumda. Hemen her şey bir ‘taraf olma ve tavır alma’ vesilesi artık. Dolayısıyla açlık grevi/ölüm oruçları, bir kesimin vicdanlarını harekete geçirdi, evet, özellikle de, mahkûmların taleplerine itirazı olmayan kesimin vicdanını harekete geçirdi. Ama topyekûn bir ‘toplum-vicdan-harekete geçme’ üçlemesinden söz edersek, netice ne yazık ki negatif. Hatta bu vicdan yoksunluğunun, yakın zamandaki eylemlerde geldiği boyut karşısında, ben şahsen dehşete düştüm. Bu toplum bu kadar körleşmemeliydi. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, yaşanan son süresiz açlık grevinin ölümler olmadan sona ermesinin sağlanması, vicdanlarımızın tamamen de yok olmadığını gösterdi bize.
Film 2011’de Adana’da gösterildiğinde övgüler almıştı. Vizyona girmek için neden bu kadar beklediniz
Bir itirafta bulunayım, filme son şeklini, 2011 Adana Film Festivali’nde aldığım ödül sayesinde verebildim. Kaldı ki, dağıtım şirketleri de, “Filmi biz dağıtalım” diye kuyruğa girmemişlerdi zaten… İzmir Film Festivali’nde de ödül aldıktan sonra, dağıtım şirketleri filmle ilgilenmeye başladılar. Çünkü riskli. Politik bir riskten söz etmiyorum, ticari bir riskten söz ediyorum.