Bu hikâye mutlu bitmez

Bu hikâye mutlu bitmez
Bu hikâye mutlu bitmez
Osman Sınav'ın son filmi 'Uzun Hikâye', 60'lı ve 70'li yılların fonunda inanç ile sol ahlâkı birleştirmeye çalışıyor. Ama bu, biraz eşyanın tabiatına aykırı
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Osman Sınav, görsel hikâye anlatımının en yaratıcı isimlerinden biri. Hem televizyon hem de sinema alanında durmadan proje üreten bir yaratıcı. Sınav, bu kez başka bir sınava tabi tutuyor kendini. ‘Muhafazakâr’ camianın sevilen yazarlarından Mustafa Kutlu’nun ‘Uzun Hikâye’ kitabından aynı adla uyarladığı film, 60’ların başından 70’lerin sonuna kadar (gerçi film birkaç küçük gösterge dışında zamanını pek açık etmiyor) geçen sürede bir ailenin izini sürüyor. Kitabı okuma fırsatım olmadı. Dolayısıyla kitap ile film arasındaki organik bağdan çok (zaten gerek de yok) ortaya çıkan ürün üzerinden konuşmakta yarar var. 

‘Uzun Hikâye’ kahramanımız Ali’nin eşi Münire ve oğlu Mustafa ile birlikte küçük bir kasabaya yerleşmesi ile başlıyor. Zaman geçtikçe Ali’nin bir tür ‘üst insan’ olarak tasarlandığını anlamaya başlıyoruz. Romantik bir âşık, anlayışlı bir eş, mükemmel bir baba gibi kişisel özelliklerinin yanı sıra radikal olmamakla birlikte inançlı (örneğin cuma namazlarını kaçırmıyor) ve aynı zamanda da haksızlıklar karşısında isyankâr. Hatta isyankâr özelliği nedeniyle ‘komünist’ olarak damgalanıyor. Bu nedenle gittiği hiçbir yerde barınması mümkün olmuyor. Talihsiz bir biçimde eşini kaybeden Ali, oğlu Mustafa ile birlikte kasaba kasaba dolaşırken bir yandan memleketin siyasi ve kültürel atmosferini diğer yandan da baba-oğul ilişkisinin inişli çıkışlı duraklarını görme fırsatı buluyoruz.
‘Uzun Hikâye’; dokunaklı, seyirciyi içine alacak öyküsüne ve görsel diline rağmen iyi bir film olamıyor maalesef. Birkaç nedenden ötürü. Öncelikli film belli ki seyirci kaygısıyla yoğun bir didaktik dil tutturmuş. Örneğin, zaten göz önünde yaşanan gelişmeleri Mustafa’nın dış ses olarak bir kez daha tekrarlaması filmde işlevsiz kalıyor. Aynı şekilde, Türkiye ’nin bu en hareketli dönemi fonda belli belirsiz olarak kendisini gösteriyor. Ali’nin öfkesinin ‘işgüzar’ okul müdürüne mi, kızını korumaya çalışan savcıya mı yoksa sistemin bizzat kendisine mi bir türlü anlayamıyoruz. 

İmkânsız bir karışım
Bu da bizi filmin asıl yapmak istediği şeyin imkânsızlığına getiriyor aslında. Hem kitabın hem de filmin yaratmak istediği karakter (Ali), buluşturulmak istenen özellikler birbirlerinin doğasına aykırı olduğu için ‘ideal’ olmak yerine ‘eksik’ kalıyor. Sınav, radikal olmayan inanç sahiplerinin tevekkül ve hoşgörüsü ile sosyalistlerin iktidara boyun eğmeyen, dürüst ve emekten yana tutumlarını tek bir potada eriterek bu topraklara özgü bir ‘ideal insan’ yaratma çabasına düşüyor. Bu aynı zamanda hikâyenin geçtiği dönemde ‘sistem’le sorunlu olan iki tarafı aynı potada eritme çabasına da denk düşüyor. Bu ‘iyi niyetli’ bir çaba olarak kayıtlara geçse de, eşyanın tabiatına aykırı olduğu için karakter de havada asılı kalıyor.
Buradaki imkânsızlık ‘inanç’ meselesinden kaynaklanmıyor aslında. Bu ‘karşılıklı saygı’ ile ilk merhalede halledilebilir durum. Halledilemeyecek olan iki tarafın ‘ailenin, devletin ve özel mülkiyetin kökeni’ konusundaki görüşlerinin yan yana konulamaz oluşunda. Ali dedesinden aldığı hikâyeyi oğluna devrediyor; devlete değil uygulayıcılara kafa tutuyor, mülkiyet meselesine ise hiç girmiyor. 

İmirzalıoğlu iyi ama
Kenan İmirzalıoğlu ‘maalesef’ üzerine yapışan karakterlerden birisini daha hakkıyla canlandırıyor. Onu, birbiri peşi sıra gelen ‘jön’ rolleri dışında ‘Yazı-Tura’da biraz yaklaştığı ‘sıradan adam’ karakterlerine bürünmüş olarak görmek için daha bekleyeceğiz belli ki. Öte yandan son dönemin yükselen iki genç oyuncusu Ushan Çakır ve Damla Sönmez’in filmin son bölümünü ayakta tutmayı başardıklarını da ekleyelim. Neticede ‘Uzun Hikâye’ sinemaya gidenlerin pişman olmayacağı ama sonrasında da uzun uzun üzerinde durmayacakları bir yapım olarak vizyondaki yerini alıyor.