'Bu kadın komediyi beceriyor' demeleri hoşuma gidiyor

'Bu kadın komediyi beceriyor' demeleri hoşuma gidiyor
'Bu kadın komediyi beceriyor' demeleri hoşuma gidiyor

Şebnem Bozoklu, köpeği Barnie ile birlikte. Fotoğraf. MUHSİN AKGÜN

Şebnem Bozoklu, 'Heberler'de, bir 'haberci hızıyla' mizah yapıyor şu ara. İstanbul seyircisiyle festivalde buluşan Uğur Yücel imzalı 'Soğuk'ta ise o hep alışık olduğumuz 'komik kadına' tamamen zıt bir karakterde. İkisini de onun ağzından dinleyelim dedik...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Dört yıl önce hayatımıza Meliha olarak girdiğinde hem kendi oyunculuk kariyeri açısından güçlü bir çıkış yapmış hem de TV dizileri hafızamızın unutamayacağımız karakterlerden birinin yaratıcısı olmuştu. Geçen dört yılda DOT’un ‘Vur/Yağmala/Yeniden’ serisinde ve ‘Festen’de, ardından İstanbul Halk Tiyatrosu’nun ‘Bezirgân’ında, TV’de ise ‘Bizim Yenge’de çıktı karşımıza. Bir süredir Turkmax’in mizah programı ‘Heberler’de farklı kadın tiplemelerine girip çıkıyor. Rol aldığı ilk sinema filmi, ‘Canım Ailem’de karşılıklı döktürdüğü Uğur Yücel’in yazıp yönettiği ‘Soğuk’, dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yaptı. ‘Soğuk’ta sinema ve TV seyircisinin karşısına ilk defa, komik olmaktan uzak; sessiz bir kadın olarak çıkıyor Bozoklu.
İlk söyleşimizde tam bir şehir çocuğu olarak büyüdüğünü, hayatının geçtiği Anadolu yakasını ne kadar sevdiğini anlatmıştı. Bu sefer, kısa bir aradan sonra döndüğü eski mahallesinde, Kalamış’taki evinde buluştuk. Bozoklu’yu Twitter’dan takip edenlerin iyi tanıdığı köpeği Barnie’nin heyecanlı karşılamasının ardından, kayıt cihazı çalıştı. Buyurun... 

‘Heberler’i sorayım önce, nasıl dahil oldun ekibe? 

Onlar uzun süredir devam ediyorlar. Oyuncuların tamamı erkekti. Yönetmenleri, yazarları erkek… Bir kadın oyuncuyla çalışma arzusu oluşmuş. Çok iyi bir ‘Heberler’ seyircisiydim zaten. Uygun da olduğum bir döneme geldi. Martta başladım. 

Hep farklı uzmanlık alanlarından kadınlar olarak çıkıyorsun Heberler’e değil mi? 

Mart ve nisan aylarında Heberler stüdyosuna farklı kadın konuklar olarak çıktım. Dernek başkanı, ev kadını, modacı... Mayıstan itibaren de bir muhabir olacak, onun kalıcı olması da düşünülüyor. Abuk sabuk meslekler yapan, başına abuk sabuk şeyler gelmiş kadınlar oluyorum. Hep beraber bir şeye karar verip onu çekiyoruz. Hızlı çalışıyoruz, gündemle ilgili bir şey yaptığımız için... Stüdyoya geliyoruz ve çekeceğimiz sayfalar belli… Ama o anda bir şey patlıyor ülkede ve yazarlar hemen o günün haberleri üzerine bir şey yazıyor ve o anda çalışıyoruz. Bu hız çok güzel, bayağı haber stüdyosu gibi çalışıyoruz. Mesela canlı yayın yapacağımız gün her şey belliydi, sonra o gün çok sıcak bir gündeme uyandık, Fazıl Say’la ilgili karar çıktı. Bunun üzerine yeniden skeç yazıldı, o an çalışıldı. Haber toplantısının oyunculuk ve mizahla karışmış hali gibi… 

Biraz haberci refleksi gelmiş olabilir... 

Geldi, yemin ediyorum! Okuduğum her şeyde “Aa bunu oynasam mı?” diye elim telefona gidiyor. Habercilik refleksine ek olarak çabuk düşünüp, hızlıca bir tip bulup oynamak gibi bir şey de gelişti. 

Dışarıdan belirgin bir komik kadın imajın var. Sen nasıl buluyorsun bu hali? 

Tabii ki bayılıyorum. O kadar çok “Komedi erkek işidir” efsanesiyle büyüdük ki… Birilerinin de çıkıp “A bu kadın komediyi beceriyor” demeleri çok hoşuma gidiyor. Çünkü o çok büyük bir yalandır. Komediyi beceren kadın olarak anılmak hoşuma gidiyor. Ama bu oyunculukla ilgili vazgeçilmezim değil. 

Bizde aile içlerinde kadınlar arasında bir anlatıcılık, taklit durumu, kadınların kendine has argosu vardır. Ama çok ev içi bir durum tabii... 

Tabii ki sebep bu; kadınların uzun yıllar daha ev içinde bir hayat sürmesi… Ama komedi cinsiyetle ilgili değildir, yapan kişinin hayatı neresinden gördüğüyle ilgilidir. 

Senin ailenin kadınlarında var mı öyle bir damar? 

Son derece matraktır, özellikle anne tarafı. Annem ve kız kardeşlerinden sekiz film, dört sit-com, üç komedi falan çıkar! ‘Canım Ailem’de oynadığım karakter, Gülümser Teyzemdir. ‘Bizim Yenge’deki Filiz’i hep annemin üstüne oynadım. Bana bir bavul malzeme verdiler. 

Dört yıl önce bir Meliha fırtınası kopmuştu. Sonrasında nasıl oldu Meliha’yla vedalaşman? 

Karakter elimden gidip sanki hayatta yaşayan bir kadın olmuştu... Benim o olduğuma dair de ciddi bir geri dönüş almaya başlamıştım. Yolda insanlar benimle karşılaştıklarında hayal kırıklığına uğruyordu; “A bu çok küçükmüş” falan… Meliha’yla vedalaşmak insanlar için de zor oldu. Düşündüğüm bir konu haline geldi; “Bundan nasıl sıyrılıp başka bir şeye devam edeceğim?” gibi. Birçok sevdiğim oyuncu da isimlerinin önünde başka bir şeyle anılıyor, bu bazen olur. Çok fazla üst üste iş yapmayı tercih etmiyorum. ‘Canım Ailem’den sonra bir sene ara verdim, DOT’ta oynadım, bir bn filmi için çalıştım, sonra sete gittik, Kars’a. 

Lafı gelmişken, ‘Soğuk’u sorayım... 

Uğur Yücel’in bu hikâyeyi çok çekmek istediğini biliyordum, ‘Canım Ailem’in setinde bir gece yarısı karavanda anlatmıştı. Çok sevmiştim ama oynayacağımı düşünmemiştim. Dört yıl sonra bir akşam telefonda, “Şebnemcim, gel şu Fincan’ı oyna” dedi. İnanılmaz mutlu oldum. 

Bu ilk sinema filmin değil mi? 

Evet. 

Ve sinema/TV seyircisi seni ilk kez komediden farklı bir rolde görecek? 

Evet. Yapayalnız bir kadını oynuyorum. Hayatı zor bir kadın. Filmi ilk defa Berlinale’de seyrettim. Kendime söz vermiştim, film ilk hangi festivale gidecekse orada seyredeceğim diye. Şansıma Berlin Film Festivali’ne gittik! Filmi seyrettik, soru-cevap, Eleştirmenler Birliği’nin üyeleri izledi... Sonra Nürnberg’e gittik. Festival dünyası, o ruh bambaşka. Böyle bir ortamın içinde seyretmek çok güzel. 

Uğur Yücel sert bir erkek dünyası anlatmış. Sana nasıl geldi filmin meselesi? 

Hayatın küçücük bir yerinden, yalnız ve kırılgan insanların filmi ‘Soğuk’. Son derece müstakil bir hikâyemiz var, bu film zamanın içinden şöyle bir geçip gitmek istiyor bence. Anlattığı şey, ele aldığı karakterler, gerçeklik dozu yüksek. Ve hiçbir tarafın gözüyle yapılmış bir film değil bence. 

Senin karakterin Fincan ve kız kardeşi Boncuk ağır erkek şiddetine maruz kalıyor. Ben filmden; o dünyayı erkeklerin tarafından bakarak anlattığı, kadınları edilgen bıraktığı hissiyle çıkmıştım. 

Filmin geçtiği dünya sert bir erkek dünyası ve baskın karakterler ne yazık ki erkekler. Karakterim en masum, en yalnız ve son derece sessiz karakterlerden biri. Çocuklarıyla ve karnındaki bebeğiyle hayatını devam ettirmeye çalışan; sessizliğinin içinde aslında dünyayı fark eden bir karakter. Çok üzülerek oynadım Fincan’ı. Ve Boncuk’u da çok üzülerek seyrettim.

‘Hiçbir şey sonraki jenerasyona kalmamaya başladı’

Hep Anadolu Yakası’nda yaşadığını anlatmıştın daha önce, kısa bir aradan sonra tekrar mahalleden dönmüşsün... 
Hep Kadıköy’deydim. Kadıköy’ün farklı yerlerinde oturdum, ‘Canım Ailem’i Emirgan’da çekiyorduk, gidiş geliş zor olmaya başladı, bir buçuk yıl Asmalımescit’te oturdum. Hayatıma Emre girince, Asmalımescit’teki 30 metrekarelik eve sığamadık, Arnavutköy’e taşındık ve evlendik. Ama sonra Anadolu Yakası virüsü kanıma girdi. Burayı çok seviyorum. Bir Kalamış operasyonu yaparak, iki sene önce buraya taşındık. Ama burası, Kalamış prodüksiyon şirketleri tarafından, sakinliği bakımından keşfedildi. Geçen gün apartmanın kapısından çıktım, “3-2-1, Kayıt!” diye bir şey duydum. Aman Allah’ım! İmdat! Aralarından çıkıp, “Herkese kolay gelsin arkadaşlar” diyerek geçtim. Moda’ya yürüdüm, Fenerbahçe’ye gelmeden bir setin daha içinden geçtim! Ve sonra bunu iki, üç defa daha gördüm. 

Bisiklete biniyor musun? 

Evet, Moda’ya doğru bazen Caddebostan’a doğru. Çok güzel bir bisiklet yolumuz var. 

Sen hep “Şehir insanıyım” dersin. Kent dönüşürken, bizim içinde yaşayanlar olarak şehir üzerinde hiçbir söz hakkımız olmaması üzerine ne düşünüyorsun? 

Bizim dışımızda ve biz yokmuşuz gibi gelişen bir şehir İstanbul. İstanbul’u yaşayanları, sevenleri yönlendiremiyor maalesef. Kararlarda bu şehrin insanlarının da söz sahibi olmasını çok isterdim. Ama ne yazık ki her şey parmaklarımızın ucundan kayıp gidiyor. Bir şeyleri görüp yaşamış olmak, 10 sene sonrası için bir kazanç gibi. “Oh, şurayı da yaşadık, çünkü 10 sene sonra burayı burada bırakmazlar” gibi bir algı oluştu. İyi ki Emek Sineması’nda film seyretmişim, iyi ki şurada yürüyüş yapmışım… Hiçbir şey sonraki jenerasyona kalmamaya başladı.