'Bu kadınlar anasının gözü'

'Bu kadınlar anasının gözü'
'Bu kadınlar anasının gözü'

?Önüne iki seçenek sunduklarında hangi erkek kötü vücutlu olan kadını seçer?? diyen Serkan Adın, işlerindeki kadınların hiçbirinin de ideal olmadığını söylüyor. Adın?ın foto-grafik temelli ?E-doll?larını 15 Kasım?a kadar Nişantaşı?ndaki Galeri x-ist?te görebilirsiniz. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Erkek egemen toplumda kadın mağduriyeti mi? Hayır! Serkan Adın, yeni nesil elektronik Barbie bebeklerden ilham alan 'E-doll' sergisi için "Mağdur değiller" diyor, "İzmirli kızlar gibi! Onların imajını bir düşünsenize..."
Haber: NİGAR AVŞAR / Arşivi

Galeri x-ist’den içeri girdiğiniz anda duvarlara asılı kadınların davetkâr, vaat eden, tahrik dozu yüksek, ‘kusursuz’luğu irkiltiyor. Sanatçı Serkan Adın’ın ‘E-doll’ adını verdiği resimlerine ilham veren his dünyasını merak ediyoruz.

‘E-Doll’ ne demek?
Yeni nesil Barbie bebekler ama elektronikler. New York’ta, Londra’da, Tokyo’da alıcısı çok olan, Tayvan’da üretilen 30 cm boyundaki bebekler. Bunların özelliği şu: Fabrikasyon olmalarına rağmen parmak izi gibi, her biri birbirinden küçük nüanslarla ayrılıyor. Bu bebekleri alanlar da çocuklar değil; daha çok stilistler ya da fotoğrafçılar modelleme adına kullanıyorlar. Artık eskisi gibi stilizasyon çizimler yapmıyorlar da, bunların üzerine giydirmeler yapıyorlar. Bir de bunlardan kendilerine kahramanlar yaratanlar var. Her birine isim koyuyorlar, sonra o isimle de yetinmeyip anne baba isimlerini de çıkarıyorlar. Yani her birini sanal ortamda birbirine gönderiyorlar. Bir süre sonra kendi kimliklerinin de ötesine geçmeye başlıyor hatta. Sonunda sizin idealize ettiğiniz bir kahramanınız oluyor.

Sizi bu konuya yakın ilgi göstermeye davet eden neydi?
Bundan sonraki sergi için aklımda şu var: Bebekleri edinebilirsem -çünkü henüz Türkiye’de yok- canlı model yerine bebekleri modelleyeceğim. Her birine farklı isimler koydum, gerek bilgisayar ortamında, gerekse tuval başında. İşlerin oluşumu şöyle: Önce model fotoğraflanıyor, sonra bu fotoğrafın üzerine dijital bir müdahaleyle vektöryelleştiriyoruz ve sonra tuvale aktarıyorum. Yani elektronik ortamda hazırlanmış bebekler. İsmi de zaten bu şekilde bağlıyoruz.

İşlerinizin foto-grafik temelli olmasının nedeni ne?
Bütün işlerim böyle oldu. Önceki işlerimde daha grafiksel, lekesel, daha yüzey resmine dönük, soyutlamacı bir tavır vardı. Şimdi yavaş yavaş parçalar daha da küçüldü, detaylar ortaya çıktı, ince işçilikle daha okunur hale geldi. Bu işlerde fotoğrafa müdahale daha da güçlendi.

Canlı model yerine fotoğrafla çalışmak mükemmel anın, ışığın durdurulması anlamına da gelmiyor mu?
Resim yaparken anlık, spontan kaygılarım yok. Resimde tesadüfe hiçbir şekilde yer bırakmıyorum. Zaten her şey çok kusursuz. İzleyicinin asla gözünün takılmayacağı obsesyonlarım var.

Nasıl obsesyonlar bunlar?
Vektöryelin, bilgisayar ortamında verdiği tesadüfi değerler var, bunları bilgisayarda çalışırken kontrol etmem mümkün değil. Ama tuvale geçirirken bilgisayar bana ne kodladıysa onun aynısını yapma takıntısına gidiyorum. Şimdi ‘Hasta ruhlu bir adamım’ deyip, resimler kolumun altında psikologa gidip ‘Abi buyur, ne görüyorsun burada’ demem gerekir. Evrim Altuğ da sergi kataloguna yazmış, ‘Teşhisi konulabilecek bir hastalık değil bu’ diyor. Bazen sıcak diye attığın bir renk tuvalin üzerinde soğuk bir renge dönüşüyor, bu sefer resmi atmak zorunda kalıyorsun. Aynı resimden dördüncü kez yaptığım var. Her biri bir hafta sürüyor, bir ay boyunca sadece bir iş üzerinde çalışıyorsun. İşte bunları düşündüğün zaman ‘Ben hastayım, niye takıyorum bunlara’ da diyemiyorsun. O noktada resme dizginleri kaptırıyorsun. Kontrol senin ötene geçiyor.

Resimlerinizdeki bütün kadınlar teşhirci, davetkâr ve vaatkar...
Vaat ediyorlar mı? Bundan önceki bütün serilerimde izlendiğinin farkında değildi izleyici de, şimdi farkında, yüzleşti. Bütün resimler direkt olarak gözlerinin içine bakıyor.

Bu yüzleşme anının vaat ettiği ne?
O daveti gösteriyor. Ama o davet nereye kadar? Gerçekten yaklaşsan, senin istediğin noktaya mı gelecek? Ya da onun davetiyle senin istediğin aynı mı? Aynıysa da izleyici bir suç ortaklığına giriyor, değilse de giriyor. Ama benim için sıradan çünkü hep bununla yaşıyorum, hep izliyorum, dikizliyorum.

Kadın bedeninin cazibesi ne?
Resme çok uç noktada anlamlar yüklemiyorum. Herhangi bir erkekten farklı bir noktada değil benim kadınla ilişkim.

Bütün resimlerinizdeki kadınlar kusursuz.
Önüne iki seçenek sunduklarında hangi erkek kötü vücutlu olan kadını seçer?

Kötü vücut ne?
İyi vücut neyse onun karşılığı. Bence buradaki kadınların hiçbiri de ideal değil. Tahta gibi k.çı var kadının! Hiçbir şekilde form yaratamıyorsun. Fotoşop bile yetmiyor. Sonradan aynı hatunu tekrar çalıştım, o zaman şekilleniyor. Resmi bitirdikten sonra rahatsız olmaya başladım, çok istemem karşımda dursun!

Bu kadınların kendilerini sunma biçimlerinin yarattığı mağduriyet onları gerçekten mağdur kılıyor mu?
Bu kadınlar mağdur değiller! Bu kadınlar anasının gözü! İzmir kızları gibi!
‘E-doll’ların varlığı da, Barbie’lerin varlığından başlayarak, kadınların erkek egemen düzen içindeki rollerini sağlamlaştırıyor. Barbie ol, ‘E-doll’ların mükemmelliğinde ol, itaat et, hizmet et...
Erkek dünyası için var ‘E-doll’lar, ama sadece erkekler için değil. İnan, resimlerin aynısından rozet bastık ve hiçbir erkekte görmedim. Ama her kadın göğsünü gere gere çıktı dolaştı ortalıkta. Diğeri geldi zorla istedi. Kadının ilgisini daha çok çekiyor. Alıcı da öyle, benim resimlerimi en çok alanlar bayanlar. Acaba şunu mu sorgulamak lazım: Kadın o rahatlığı deşifre etmek adına benim resimleri bir araç olarak mı kullanıyor?

Ataerkilliğin dimdik durduğu bir coğrafyadan, Türkiye’den bahsediyoruz, değil mi?
Türkiye dediğin anda benim için iş bitiyor, çünkü İzmir’de yaşıyorum. İzmir’i, yaşadığım yerden aileme kadar buradaki hiçbir şeyle bir tutamayız.

‘İzmirliyim, yırttım’ diyorsunuz yani, öyle mi?
Yırttım tabii! İzmirli kadının imajını bir düşünsenize! Onlar aslında bir yerde çıtayı zorlayıp, işte o rahatsız edici boyuta getiriyorlar. Ben işlerimle kadını o noktalara getirdiğimi zannetmiyorum. O boyuta getirsem bile, bir hafta boyunca hastalık boyutunda çalışmam, aşk, sevgi, belki de fetiş beslediğim resimlerim de takdir edilmeye değer, değil mi?