'Bu niyetin ziyan olmaz inşallah'

'Bu niyetin ziyan olmaz inşallah'
'Bu niyetin ziyan olmaz inşallah'

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Başlık da, albümün ismi de aynı şarkıdan... Mor ve Ötesi'nin yeni albümü 'Masumiyetin Ziyan Olmaz', belki de iyi vesiledir, morun ötesini ve berisini konuşmak için. Zekeriya Beyaz'ın kulakları çınlasın...
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinarbihter@gmail.com / Arşivi

Albümün kapağında bir soğan var, kapağın bembeyazlığında göz yaşartıyor. Aynı koşullanmanın mahsulü mü, Mor ve Ötesi’nin muhtemel politik göndermelerini düşünüyorum bir adet kuru soğan üzerinden. Kaldı ki zorlamasanız dahi, bütün o sınıfsal çağrışımlarıyla sebze âleminin en politiği olabilir soğan. Onlar daha ziyade kapakta tek görsel malzemenin gücünden, soğanın katmanlarından, çiçeğinden, zenginin de yoksulun da masasındaki demirbaş yerinden, birleştiriciliğinden söz ediyorlar. Olur.
Şaka maka 15 yıldır müzik yapıyorlar. İsimlerini hâlâ tek tük Morötesi grubu olarak zikreden çıkabiliyor (Söz timsali Harun Tekin’in Harun isminden sıkıldığı zaman varsa da hiçbiri Mor ve Ötesi isminden sıkılmamış), ama bilhassa 2000’lerin ortalarından beri yerleştirdikleri bir kanı var ki, Mor’un ardından hemen ‘Bunlar politik müzik yapıyor’ geliyor. Bu, kimi zaman bir markanın ikinci sloganı yahut bir göbek adı gibi klişeleşmiş de bir cümle. Kendileri de itiraf ediyor, gayet gönül meselelerine parmak dokunduran şarkılarını dahi, ‘Burada da şuraya gönderme var’ diye tercüme eden var. Bazen göndermeden de durulabiliyor.
Ya da taze bir tanıklık, ‘Siz politik bir grupsunuz, dünyanın da politik gündemi bu ara çok yoğun. Ne diyeceksiniz?’ gibi söyleşi sorularına muhatap kalabiliyorlar aynı sebepten. Buraların politikayı algılama modeli diyelim. Politik gündemin yoğunluğu ne demek, bir ucundan politik olmayan ne var hayatta?
Müzik şirketleri Rakun’un Esentepe’ye konuşlanmış ofisinde, bakışlarına meftun oldukları dev bir rakun çiziminin yanı başında Mor ve Ötesi ekibiyle sohbet ederken, bizim de bir ucundan politikaya bağlamadığımız az şey oldu. Halbuki soğan severler mi diye de soracaktım, ‘Ağzım kokar’ diye imtina edenler safındalar mı yoksa; unutmuşum...
Buluştuğumuz gün Zonguldak’tan, Karaelmas Üniversitesi’ndeki konserlerinden yeni dönmüşlerdi. Tam sahneye çıkmadan madende mahsur kalan işçilerin haberini almışlar. Yakada siyah kurdeleyle, bir iyi dilekler girişiyle, her zamankinden daha sakin bir şarkıyla başlamışlar. “Ama bu ruh halinin konsere yayılması kimse için iyi olmazdı” diyor Tekin. Kerem Kabadayı da, şehrin hiçbir yerinde öyle devasa bir telaşa tanık olmamanın, şehrin bu acıya alışkın hale gelmesinin acıklı yanından söz ediyor. Öyle bir ülke ki, maden kazalarından işçi ölümlerinin oranı, Avrupa ortalamasının neredeyse beş katı... İstediğiniz kadar yırtının Avrupa Birliği diye.

Masumiyetin günahları
‘Masumiyetin Ziyan Olmaz’, bir albüm ismi olarak çağrışımlı, haydi soğanlı gidelim, bol katmanlı... Masumiyet kavramını günahsızlık ucundan çekerseniz gayet ahlakçı bir noktada uyanabilirsiniz. Ziyan olmak, zaten kılçıklı fiil. Kime göre, neye göre? Yekten çocukluğa başlık atabilirsiniz, oradan da çocukluğu içimizde kist gibi rahatsız bir şey gibi hissettiren o sıkıcı yere varabilirsiniz. Çok daha şiirsel imkânlar da mevcut.
Masumiyet topunun aramızda bir süre dolaşmasından sonra vardığımız yer, aslında onların da bu cümlenin anlamını ‘Şudur’ diyecek kadar bilmedikleri oldu. Harun Tekin’e göre, ‘2012’ adlı şarkılarında geçen bu cümle, tamamen bilinçaltlarının hediyesi. Hatta dördünün bilinçaltı bile değil; onlara değenlerin, yaşadıkları zamanın kolektif bilinçaltından bir buluntu... Bu, herkes istediği yerinden anlasın manasına da geliyor.
Bu albümde iki numunesi var, daha önce de yaptılar, sanki yeni nesillere neden bahsettiklerini ifşa eder gibi ana fikri isim yapıyorlar. ‘Kutlayanım var / Ağlayanım da / Bak sana bayram / Bana bomba’ sözleri başı boş kaldığında nerelere gider; ‘Nakba’ deyince coğrafyamız belli, Filistin’e varıyoruz. Kaldı ki ‘ Beyoğlu artık güvenli / Lacivert ordu göğsümü gerdi / Sordum onları ne gerdi / Farklı olanlar onların derdi’ sözleri ‘Festus’ ismi altında bir araya gelmese, deyin ki bahsimiz 1 Mayıs kutlamaları, zorlayarak deyin ki Beyoğlu geceleri... Festus Okey’in şaibeli ölümünü kaç kişi duyarsa kârdır. Elbette ki bilinçli bir tercihmiş; sormak abes...
Mor ve Ötesi’yle belki de temel konuşmak istediğim meseleye geldik. Öyle heterojen bir his bulutu yaratıyorlar ki, bu ‘politik grup’ tamlaması onları dinleyenleri ikiye ayırıyor sanki. Bir, tatlı tatlı konuşurken şimdi ne soktun darbeyi, Festus’u da muhabbete limon sıktın minvalinde düşünenler. İki, politik sözlerini de, iddialarını da hiç de politik bulmayanlar... Bu kitlenin tamamına birden şarkı söylemenin, bir gazeteye, bir televizyona mülakat vermenin dilde gerektirdiği bir ayar vardır muhakkak. Var mı?
Kerem Kabadayı’ya göre bu ayrım Mor ve Ötesi dinleyicilerine has değil, zaten toplumda var olan bir bölünme. Garip olan bir şey yok. Burak Güven, lafı dolaştırmıyor, eğer onu ima ediyorsam nabza göre şerbet vermediklerini söylüyor. Topu alan Harun Tekin, iki kitlenin bu albümde daha öncekilerden farklı bir biçimde buluştuğundan, buluşacağından bahsediyor. Bir ara ağzından çıkan ‘Biz yaparız, anlayan anlar, anlamayan anlamaz fikrinden uzaklaştıkları’ cümlesini bu kez ben takip ediyorum; yani yapmışlar mı böyle? Tekin, olgunluklarını bir onayla tescilliyor: “Genç bir grup neler neler yapmaz ki...”
Bilhassa Harun Tekin ve Kerem Kabadayı, müzik dışında türlü etkinlikte, Marksist gelenektir, küresel soldur, darbedir, fikir beyan eden insanlar. Kendilerini zaman zaman göçmen gibi hissedip hissetmediklerini merak ediyorum. Bu, şöyle bir göçmenlik... ‘Milli birlik ve beraberlik’ diye cümleye giren 17 yaşındaki üniversite öğrencilerinin arasında hissedilen bir başka diyardalık hissi... Bir de tersi var: Uzun cümlelerle post Marksizm ’den konuşulan başka bir âleme sonradan göçmüşlük hali...
Kabadayı, en serinkanlı haliyle özgüvenden, inandığınız fikirlerin verdiği güçten söz ediyor; haklıdır da... Ama istediğim bu değil. Süslü cümle kurmadan doğrudan soruyorum: Siz istediğiniz kadar kendinize güvenin, ne kadar doğru laf ederseniz edin, mesela ‘Kapitalizm sonrası yaşam’dan konuşurken, sizi Erovizyon’a katılmış, diyelim bu ay Vogue dergisine poz vermiş kişiler olarak dinliyorlar. Ve sadece bu yüzden sizi daha az ciddiye alanlar mevcut. Sizi hiç yabancı / hafif / ezik hissettirdiler mi?
Harun Tekin bizzat yaşamamış böyle bir an. Kerem Kabadayı, bu kez anlatabildiğim derdime vâkıf, kendisi için bu gibi durumlarda tek kıstasın olduğunu söylüyor: O insanlar Hrant Dink duruşmalarına geliyor mu? Bu işi takip ediyor mu? Gerisi mühim değilmiş; skolastik zihin işleyişlerine aşina gibi konuşuyor.

Yalçın Küçük’e teşekkür meselesi
Kendileri dedi, ‘Genç bir grup neler neler yapmaz ki’ diye... Müzik endüstrisinin ta göbeğinde büyürken, yaptıklarından dolayı bugün içlerini bulandıran bir şey var mı? Neye pişmansınız Mor ve Ötesi?
Demek çok içlerine oturmuş, dördü birden ‘Gül Kendine’ isimli eski şarkılarının düşük metronomundan başlıyor. ‘Abi nasıl anlamadık’ diye, taze bir olaymış gibi tartışmaya başlıyorlar. Beni şarkı markı kesmez, ‘Yalçın Küçük’e albümünüzde teşekkür ettiniz diye pişman mısınız?’
Harun Tekin, kendini biraz daha mesul hissederek mi, “Ah ne salakmışız demek bize yakışmaz. O zamanki kendimize ihanet etmiş oluruz” diyor. Ama eklediği bir şey de var: İnsanlar değişir, değişmeyenler utansın... Kabadayı biraz daha ortayı bulmak ister gibi: “O zaman kendisinden alıntı yapmıştık. Teşekkürümüz ondandı. Bugün alıntı yaparsak yine teşekkür ederiz.”
Peki Erovizyon’u gereksiz bir efor kaybı olarak gördüler mi hiç? Nedir yani bu işin Mor ve Ötesi’ne faidesi? Hafif bir gülüşmeyle Kerem Özyeğen’e döndüklerinde, ben de sorar gibi baktım. Grubun munis ferdi Özyeğen hafif utanarak, “Benim nişanlım Sırbistanlı da...” dedi. Bir an öyle mutlu bir adam gibi göründü ki, ‘Deli’ değil, ‘Opera’ feda olsun, sustum, işe yaramış.
Buradaki muhtelif konserlerine gelen Ruslardan ‘Deli’ üzerine felsefi açılım getiren Alman hayranlarına, ‘altı ay-bir şarkı’ formülüyle çalıştıkları Erovizyon’un kendilerine yaradığı kanaatindeler.
Laf aşka meşke gelince kurtlandım yine, merak ediyorum, 15 yaşında bir hayranları gelse, ‘Ben sizi çok seviyorum, ne derseniz inanırım. Ergenekon nedir, noolur bana bir anlatın’ dese...
Bir ufak sessizlik anının arkasından Harun Tekin, “‘Ergenekon nedir, noolur bana bir anlatın’ın soru olarak bir söyleşide gelmesine göre iyidir” diyor. Şık hareket... Neticede makro ayrımlar olmasa da, Ergenekon grup görüşü alamayacağınız bir mevzu; belli. Kerem Kabadayı, gence Google’ı öneriyor. Burak Güven sürecin başıyla sonu arasındaki değişen fikrinden söz ediyor. Laf dolanıyor.
Denk geldikleri bir programda Zekeriya Beyaz’ın yaptığı girizgâh aklımdan çıkmıyor: “Efendim morun bir ötesi vardır, bir berisi... Berisi pembedir, aydınlıktır. Ötesiyse siyah, karanlık...” İki tarafta da dolandık; karınca kararınca...


    ETİKETLER:

    Marksizm

    ,

    Beyoğlu