Bu oyun kaçmaz!

Bu oyun kaçmaz!
Bu oyun kaçmaz!
Paris'te tiyatro sezonunun yıldızı, Daniel Auteill'ün, başrollerinden birini oynadığı 'Kadınlarımız'. Adının aksine, kadrosunda kadın oyuncu yok ama kadınların varlığı yine sahnede.
Haber: TİLDA TEZMAN / Arşivi

Eric Assous’nun kaleme aldığı yeni oyunu ‘Kadınlarımız’ çok normal ve doğal bir şekilde başlıyor. 35 yıllık iki arkadaş Paul (Daniel Auteuil) ve Max (Richard Berry), Max’in evinin salonunda üçüncü arkadaşları Simon’u (Didier Flamand) poker oynamak için beklemekteler. Simon 45 dakikalık bir gecikmeyle salona dalar, damdan düşercesine karısını boğarak öldürdüğünü itiraf eder ve iki dostundan onu korumalarını ve polise ihbar etmemelerini talep eder, alkol sınırını aştığı için aniden yere düşer, bayılır. Paul ve Max arkadaşlarını içerideki odaya taşırlar, salona dönerler ve sabahın ilk ışıklarına dek sürecek, konusu dostluk olan bir diyaloğa başlarlar.
Oyunun başlığı ‘Kadınlarımız’ piyesin içeriğini yansıtmıyor: Bu oyun, ‘kadınlardan’ bahsedeceğine, ‘erkeklerin’ dünyasına bir yolculuk yapıyor. Elbette ki, oyunun yazarı Eric Assous her zaman yaptığı gibi karı kocayı tüm yönleriyle incelemeye alıyor. Ama özellikle dostluğu, dostların birbirleri için yapabileceklerinin limitlerini sorguluyor. Bu iki arkadaş, Simon’u koruyacak mı yoksa onu ihbar mı edecekler?
Böylesine olağanüstü bir durum karşısında, mülayim ve hep uyumlu olan Paul ile hoşgörüden nasibini almamış, her şeyi ince eleyip sık dokuyan Max, alışılmışın tam tersi şekilde davranırlar. Maskeler düşer, sosyal faça un ufak olup dağılır ve o çok iyi tanıdığımızı zannettiğimiz insanlar, farklı yüzlerini açığa çıkarırlar. Seyirci doğruluk ve gerçek üstüne tehlikeli bir oyuna tanıklık etmeye başlar. 

Bulvar oyununa gider... 

Eric Assous, en ucuz, sıradan hikâyeleri yazıp insanları bir o kadar derinden etkilemesini bilen bir yetenek. Assous’ya göre gerçek ve aşk bir arada iyi geçinemez: Çiftler sıradan, dostluklar kırılgan… Ama her şeye rağmen, Assous oyunundaki karakterlere şefkatli bir bakış atmayı bilir.
Karakterlerden Max, radyolog. Paris’te çok şık bir loft’ta bekâr yaşıyor. Müzik meraklısı, salonu long-play’lerle çevrili. Kız arkadaşı Magali ile karmaşık, inişli çıkışlı bir ilişki yaşamakta. Çetin günler geçiriyor, ilişkisi üstüne karar vermekte zorlanıyor; bekâr yaşamın getirdiği egoistliğin ve özgürlüğün lüksünü elden bırakmak istemiyor. Aslında idealist. Kendi anne-babasının beraberliği gibi hep sağlam bir evlilik hayal etmiş. Hâlâ bir şansı olduğu inancında.
Paul, romatizma doktoru. Düzenli bir yaşantısı var. Uzun yıllardır Karine ile evli. Şefkatle sevdiğini dile getirdiği bu sessiz ve silik kadından iki kızı var. Kızının tıp okuması için baskı kuran Paul, çalışkan, iyi huylu, yumuşak, hoşgörülü. Görünürde mutlu.
Simon ise kadın berberi. Kılık kıyafeti, zincir kolyeleri, deri bileklikleriyle genç görünmeye çalışan 60’lık bir delikanlı. Profesyonel yaşamında muvaffak olmuş, kurduğu iki kuaför salonu da çok başarılı. Pahalı bir villası, ihtişamlı bir yatı var. Ama özel hayatı pek iç açıcı değil. Estelle ile evliliği tam bir fiyasko. Dedikodulara göre Simon, Estelle’i fiziki güzelliği için, Estelle ise Simon’u parası için seçmiş. Bir öfke anında, karısını boğmaya kadar gidebilecek çatlaklıkta biri…
Max, Simon’u polise teslim etmekten yana. Paul ise kaçması için Simon’a yardım etmeye, onu saklamaya hazır. İki dostun felsefi kararsızlıklar üstüne diyalogları biraz uzun gibi. Assous bu diyalogları, sanki Camus ya da Sartre imiş gibi kaleme almayı denemiş. Fakat ani bir viraj ile bulvar oyununa dönüyor. Paul, bir anda Simon’un, kızıyla yattığına inanır ve ondan nefret etmeye, Max’a karşı da saldırgan bir tavır almaya başlar: “Sen ancak ölmüş şarkıcıları seviyorsun, LP koleksiyonun bir mezarlık!”, “Sen yaşlanmıyorsun, ağırlaşıyorsun!” gibi cümlelerle taarruza geçiyor. Max, bu suçlamaların üstesinden güncel bir rap dansı gösterisiyle intikam almayı başarır. İtiraflar, suçlamalar, o ana kadar düşünüp de söylenemeyenler bir bir ortaya dökülünce, her biri iç dünyasının muhasebesini yapmaya başlar.
Polisten gelen telefonla, Simon’un karısının ölmediği, onu taciz eden kocasından şikâyetçi olduğu için karakola gittiği ortaya çıkar. Karısının ölmediğine sevinen Simon, Paul’e kızıyla hiçbir ilişkisi olmadığını, kızının Paul’ün baskılarından bunaldığını, tıp okumak istemediğini ve her gün onu arayıp dertleştiğini açıklar. O an, Paul evliliğinde mutsuz olduğunu bir türlü kendi kendine itiraf edemediğini fark eder. Max’e gelince, o bütün bu aile facialarını görüp düşünür ve Magali’nin ne müthiş olduğunu anlar, telefona sarılıp bu şansı tepmemek üzere ona evlenme teklif eder.

Daniel Auteill yıllar sonra sahnede

Oyun, çarpıcı bir vuruşla başlayıp, yavaş ve durağan seyretmeye başlıyor. Ta ki ikinci perdedeki kuvvetli ve etkili zirveye kadar. 2008’den beri (son ‘Kadınlar Okulu’ piyesinde oynamıştı) tiyatro sahnesinde kendini göstermeyen Daniel Auteuil, çok büyük ve yetenekli bir tiyatro oyuncusu olduğunu bu piyeste kanıtlıyor. Oynarken mimikleri antolojilere geçecek cinsten.
Richard Berry, ilk rejisinde müthiş başarılı. Dekor için plastik ustası Philippe Berry ile işbirliği yapmış. Bu içedönük ve yalın teksti sıradanlıktan kurtarmak, oyunu bir gösteriye dönüştürmek için sahneyi ihtişamlı bir apartman dairesine dönüştürmüş. Pencereler 6 metre yükseklikte. Mobilyalar şık ve ağırbaşlı. Geçmişe tutkun Max’ın karakterinin altını çizmek için loft’un duvarlarını 12000 LP’yle kaplamış. Paris şehrini dairede yaşatabilmek için geceden gündüze akan sesler kullanarak, geceyi müthiş bir ışık düzeniyle vurgulamış, güzel bir mayıs gününde şafağın sökmesini romantik bir ışıkla tasarlamış.
Berry sahne üstünde çok rahat, kendinden çok emin ve komik unsurunu her an ortaya koymaya hazır. Lord Kassity gibi dakikalarca rap dansı yapıp, belini incitip iki büklüm oynamaya kadar komedi unsuruna asılıyor. Didier Flamand ise bu iki devin arasında kendini koruyor.