Bu savaştan sonra gökkuşağı çıkar mı?

Bu savaştan sonra gökkuşağı çıkar mı?
Bu savaştan sonra gökkuşağı çıkar mı?
Mermi kovanlarıyla oyun oynayarak büyüyenler, 90'larda Güneydoğu'da çocuk olmayı anlatıyor... 'Bûka Baranê' belgeselini yaratıcıları İrfan Aktan ve Dilek Gökçin anlatıyor.
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

Üstteki fotoğraf, Hakkâri’nin Yüksekova’ya bağlı Befircan Köyü’nün okul bahçesinde çekilmiş. Tarih 1989. Kimi 3., kimi 4. sınıf öğrencisi ama küçücük bir sınıfta hep birlikte okuyorlar. İlkokula çantayla değil, poşetle gidilen; köylerin devlet tarafından henüz boşaltılmadığı, yoksulluğun sefalete dönüşmediği yıllar…
“Dışarıdan bakan, bu öğrencileri yeryüzündeki cennette sanabilir” diyor Mensur, “ama gerçek, bu fotoğraftaki gibi değil. O öğrenciler öyle dayak yerdi ki tarifi imkânsız... Öğretmen çocuğun kulağına tırnaklarını batırırdı kanatıncaya kadar. Ya da başında ceviz kırardı. Böyle bir eğitim işte, böyle büyüdük biz.”
Alaattin, Aysun, Azad, İrfan (Aktan), Kenan, Mensur, Necip, Özay, Özgen, Rıfat ve Rojhat, Hafıza Merkezi bünyesi altında Dilek Gökçin tarafından çekilen ‘Bûka Baranê’ adlı belgeselde, savaşın yaşandığı bir köyde büyümüş, 90’lı yıllarda yaşadıklarını anlatan 10 arkadaş…
Bûka Baranê, Kürtçede ‘yağmurun gelini’ demek. Yani gökkuşağı. Özgen anlatıyor: “Gökkuşağına yetişir de üzerinden atlayabilirsek, cinsiyet değiştirirmişiz. Biz de deneme amaçlı peşinden koşardık, hiç de yetişemezdik.” “Kızlar hep erkeklerin bir adım arkasında görülür ya, koşardık yakalamak, üzerinden atlayıp erkek olmak için” diye devam ediyor Aysun, “ama yetişemezdik bir türlü…”
Belgesele neden ‘Bûka Baranê’ adı verildiğini sona sakladık... Önce biraz Hafıza Merkezi’nden bahsedelim. Hafıza Merkezi, zorla kaybedilmeler üzerine çalışan ve bunu hukuki olarak belgeleyen bir merkez. Yine kayıplar üzerine bir film planlanırken, Dilek Gökçin, 30 yıllık savaş boyunca insanlar kadar doğanın da yok edilmesini göz önüne alarak daha ters köşe bir şey yapmaya karar veriyor. Çıkış noktası İrfan Aktan’ın, yıllar önce Geo dergisinde Yükseova’daki ırmağın ve onun etrafındaki devasa sazlıkların nasıl yok edildiğini anlattığı bir yazısı. Bunun üzerine Yüksekova’ya gidiliyor ve sazlığın güvenlik gerekçesiyle değil rant için yok edildiği ortaya çıkıyor. Projeleri yatmış, “Ne yapalım, ne edelim” derken, o sırada cep telefonuyla oynayan ve belgeselin daha sonra metin yazarı olacak gazeteci İrfan Aktan, az önce bahsettiğimiz fotoğrafı gösteriyor. Gökçin, görür görmez projenin bu fotoğraf olmasına karar veriyor. Çekimler, 2012 Ağustos’unda, yani Şemdinli olayları sırasında, üstlerinden Heron’lar geçerken başlıyor.
Peki, ‘Bûka Baranê’de çocukluklarını anlatan bu on kişiyi ikna etmek zor oldu mu? İrfan Aktan yanıtlıyor: “Onlar zaten olabilecek en tehlikeli şeylerle karşılaştıkları için kendi geçmişlerini anlatmak bir korku sebebi olmaktan çıkmıştı. Hatırlarım, evlere sineklik takılırdı ama sineklerden korunmak için değil; içeri bomba atıldığında giremesin diye. Bir savaş hali içinde büyümüş insanlarız...”
Ayrıca mermi kovanlarıyla oyun oynamışlar büyürken... Azad anlatıyor: “Oyunlarda yakalanan kişiye dayak atardık. Bir gün nasılsa işkence çekecek, alışsın şimdiden diye…” Bir ‘kaçak-polis’ oyunları varmış, köye baskınların yoğunlaştığı dönemde çıkan, adı daha sonra ‘gerilla-polis’ olarak değişen... Alaattin’den dinleyelim: “Bazen polis gerillayı, bazen de gerilla polisi yakalardı. Polis ya da gerilla olmak sıraylaydı çünkü herkes gerilla olmak isterdi. Gerilla yakalandığında işkence etmezdi. ‘Niye dağa çıktım, nasıl çıktım?’ üzerine konuşur, ‘Polislik yapmayın, evinizde oturun, gidip iş bulun’ derlerdi. Fakat polisler gerillayı yakaladıklarında öyle bir işkence ederlerdi ki…”
Isırgan da o dönemin ‘popüler’ işkence araçlarından. Yenilen/yakalanana ısırganotu sürülüp biraz da su dökülüyor üstüne. Ya da elektrik veriliyor. Ama şöyle… İrfan Aktan anlatsın: “Baban işkence görüyor, eve gelince annene anlatıyor, duyuyorsun ki elektrik verilmiş. Sonra diyorsun ki ‘Ulan peki biz nasıl elektrik veririz?’”
Okul, bu çocukların devletle karşılaştıkları ilk yer. Belgeselde, bir öğretmenlerinden bahsediyorlar sık sık: Murat Öğretmen. Sorduk, fotoğraftaki o değilmiş. Hemen hepsi, Murat Öğretmen’in attığı korkunç dayakları anlatıyor. “Ama” diyor Dilek Gökçin, “Eleştirdiğimiz o değil, devletin zihniyeti. Çünkü o, devletin bir politikasının temsilcisi, devleti köyde temsil eden kişi...” Murat Öğretmen’le görüşüyorlarmış, küsmesini istemiyorlar. “O zaman okullarda bir eğitim sistemiydi dayak” diyor İrfan Aktan, “Sadece ondan değil hepsinden dayak yedik.”
‘Bûka Baranê’nin bir diğer önemli noktası da gayri hukuki uygulamalar üzerinde durması. İrfan Aktan 18 yıldır Bitlis Cezaevi’nde tutuklu bulunan İsmet ve Çetin Çakır’ı anlatıyor: “İsmet ve Çetin Çakır, OHAL döneminin gayri hukuki uygulamaları neticesinde tutuklandı ve ömür boyu hapse mahkûm edildiler. Çetin’i Yüksekova’dan köye keşif için getirdiler, yürüyemiyordu, çok ağır işkence görmüştü ve ailesine yalvarıyordu: ‘Lütfen bir silah bulun ki işkenceyi bıraksınlar’. İşkencede ‘Evimde iki tane silah var, şu kadar asker öldürdüm’ diye yazdırılıyor, evde bir silah bulunuyor, adam öbürü için yalvarıyor! O zamanın hukuku bu işte. Düşünsene seni alıyor, bütün o hafta ya da ay boyunca Yüksekova’daki eylemleri senin üstüne yazıyor. Sonra da kolluk güçleri devlete diyor ki: ‘Failleri buldum.’ Halbuki onlar sadece köylü.”
Filmi özellikle ‘Fırat’ın batısı’ndaki kesime yaptıklarını anlatan Gökçin’in “Bu süreçte önemli olan Türklerin barışa ikna olması” cümlesini yine Aktan devralıyor: “Türklerin daha ziyade Kürtlerin eşitliğine ikna olması lazım. 2004’te Hakkâri’de bir deprem oldu ve o deprem küçük internet sitelerinde haberleştirildi. Onunla ilgili bir yazı yazdım, altındaki yorumlar şöyleydi: ‘Öyle bir deprem olsun ki bir daha onlar ortaya çıkmasın’, ‘Deprem bunlara yetmez, kitle imha silahlarıyla da imha etmek lazım.’ Tanıl Bora’nın anti-Kürt, ırkçı şahlanış üzerine yazdığı kitabın adı olayı özetliyor aslında: ‘Medeniyet Kaybı’. Türkler eşit olmama pahasına medeniyet kaybı içine gark olmak üzere. İzmir’de bir konferansta, hatırlıyorum, biri dedi ki: ‘Her an her şeyimi kaybedebilirim diye korkuyorum.’ Ne kaybedebilirsiniz mesela? Hakkâri’yi mi kaybedeceksiniz, neden olmasın? ‘Peki, diyelim Hakkâri sizin şehriniz değil, Gana’ya bağladık, günlük hayatınızda ne değişecek? ‘Kürtler bizden zorla bir şey alacak’ diyorsunuz, köyü zorla boşaltılanlar İzmir’de midye satıyor diye ‘Pis Kürtler!’ diyor, ‘Kürtler üremesin!’ diye imza kampanyası başlatıyorsunuz… Önce insanların eşitliğini sindirecek, demokratik haklarını verecek, mağduriyetini giderecek ve en önemlisi toplumsal barış denen şeyi sağlayacaksınız. Çünkü bu meselede savaş ve barış diye bir ikilik yok. Savaş, çözüm ve sonra barış var. Çözüme gelmeden barışa gidemeyiz.”
Sadece mağdur olmadıklarını, aynı zamanda direndiklerini de anlatan çünkü barışın ancak direnerek geleceğini söyleyen İrfan Aktan’a bırakalım yine son sözü: “Her yağmurdan sonra bûka baranê yani gökkuşağı çıkardı. Aysun’un dediği gibi gökkuşağının arkasından ne kadar koşsak da asla ulaşamazdık. Peki, bu savaştan sonra bir gökkuşağı çıkar mı? Yıllardır ulaşmak için koştuğumuz barışa bir gün ulaşır mıyız?”
‘Bûka Baranê’, gösterime girmeyecek. Filmi göstermek isteyen STK ve üniversiteler, http://www.bukabarane.com/ adresinden ekiple iletişime geçebilir.