Bu senenin Portakal'ları

Bu senenin Portakal'ları
Bu senenin Portakal'ları
Bu sene Altın Portakal'da denge Kürt sinemacılar (Cennetten Kovulmak, Mavi Ring, Kısa Film) ile İstanbullu sinema okullular (Kusursuzlar, Mavi Dalga, Uvertür) arasında kuruldu.
Haber: FATİH ÖZGÜVEN - fatih.ozguven@radikal.com.tr / Arşivi

Her yıl Antalya’ya gidip Altın Portakal’a göz atmak öğretici oluyor. Bir kere festivallerin giderek daha çok sahip olduğu garip prestij açısından; ‘müstakil sinema seyirciliği’ parlak bir manzara sergilemese de festival gösterimlerini tıkabasa doldurmak sevilen bir şey. Bu durum, sinemayı gerçekten seven seyircinin uğradığı bir dönüşümün sonucu galiba. Sinema seyircisi yavaş yavaş müstakil seyircilikten nefret edip film seyretme işini festivallerde yoğunlaştırmayı tercih ediyor. Sevilen salonların yıkılması, diziler, internet, film seyretme işinde gene de AVM konforuna yönelme eğilimi sanki bu konularda belirleyici oluyor. Bu küskünlüğün çarpıcı sonuçları olmalı; Filmekimi’nde tıklım tıklım olan ‘Moeibus’un festival ertesi girdiği vizyonda ya da Antalya’da yarışan ama festivalden iki hafta önce vizyonda olan ‘Meryem’in sinema salonlarındaki kaderini merak ediyorum.
İki, Antalya gibi mecralarda, özellikle gösterimden sonraki basın toplantılarında, herkesin film hakkında görüş bildirmesindeki toplu terapi havası. ‘Türk panel seyirciliği ruhu’ zaten biraz bu; kendini ifade etmenin şikâyetle karışık versiyonu… Yüksekçe bir yere oturtulmuş film ekibi sorular ne kadar saldırgan da olsa terbiyeli terbiyeli cevap veriyorlar... Antalya bu gösterinin sevilen bir sahnesi. Gene de bu sene en kanlı canlı tartışmalara sahne olacak filmlerin toplantıları bile ılımlı geçti denebilir. Açılım?
Bu sene Antalya’da denge Kürt sinemacılar (Cennetten Kovulmak, Mavi Ring, Kısa Film) ile İstanbullu sinema okullular (Kusursuzlar, Mavi Dalga, Uvertür) arasında kuruldu. Küfürbaz ve/veya romantik ve/ veya hayata karşı veciz ve espritüel Türk erkekleri de sırasıyla ‘Sev Beni’, ‘Uzun Yol’ ve ‘Kutsal Bir Gün’de arz-ı endam ettiler ama aşırılıkları bile ilginç değildi. Bu filmlerdeki eski Sovyetler Birliği’nden gelme, genellikle fahişelikle iştigal eden kızların gölgede kalmış hikâyeleri bir yana, bir tane de ‘ kadın filmi’ tabir edilen film vardı, ‘Meryem’. Başka bir açıdan bakılırsa, ‘Uzun Yol’ ya da ‘Meryem’i zamanında Memduh Ün ve Atıf Yılmaz, ‘Namus Uğruna’ ya da ‘Mine’de yapıp kenara koymuşlardı. Birincisinin anlatımındaki gevşeklik ya da ani hızlanma, ikincisinin görselliğindeki süslülük şunu düşündürüyor: Başka zanaatkârlıklar gibi bir çeşit sinema zanaatkârlığının da Türkiye ’de artık ‘ustası kalmadı’ denebilir. Çok önemli değil tabii. Ama bu ‘ahşap ustası olmadığı için PVC’ye mecbur kalma’ durumunun asıl ‘sanat filmleri’ne olumsuz etkisi var. İlginç iki deneme olan ‘Uvertür’ de ‘Kısa Film’ de derleyip toplayıcı, kararsızlıkları kırpan bir zanaatkârlıktan nasiplenseler, sanat sinemasının başarılmış örnekleri olabilirlerdi. Jarmusch ritmi ya da Demirkubuz doğaçlamasının iyisi aslında zanaatkârlıkla sağlanıyor.
Kürt sineması, tematik olarak ‘Beyaz Türklerin de vicdanı olabilir’e yönelmişti. İlginç olan, ‘Cennetten Kovulmak’ta da, ‘Mavi Ring’de de vicdan, kadın karakterlere yüklenmişti ve bunda bir kolaycılık, bir ‘kadınlar çiçektir’ havası vardı. (Ya da, Selahattin Demirtaş’ın “Hanım adayınız var mı?” sorusuna “Hanım değil, kadın adayımız var” cevabındaki parlaklık yoktu.) Bu durum, ‘Cennetten Kovulmak’ı bir ‘ya/ya da’ şematikliğine mahkûm ediyordu. Asker kardeşi beyaz Türk mühendis kızla Barbie’lerle oynayan küçük Kürt kız, filmin sonunda göz göze geliyorlar ama tanımadıkları hayatlar hakkında gerçekten ‘neyi öğrendikleri’ ya da ‘neyi özledikleri’ bu fazlaca paralel çizgide kayboluyordu. Bu nazarlık şeklindeki ‘kadın duyarlılığı’, kötü oynanmış, kapalı mekânın yeterince hakkını vermeyen, pek de ilgilenmeyen, bedenle direniş konusunda ‘Açlık’ gibi yetkin bir politik film yapılmamış gibi davranan ‘Mavi Ring’de iyice aksesuvar haline geliyordu. Oysa ikisinden ‘Cennetten Kovulmak’, Kürt işçilerin çalıştığı şantiyedeki Türk kadın şantiye şefi hattından çok ilginç bir yere gidebilirdi. (Zanaatkârlık deyince, o filmi de altın yıllarında Şerif Gören yapabilirdi, Ayşegül Aldinç’in beton zeminde ökçelerini tıkırdatarak Kadir İnanır’a laf yetiştirmesi gözümün önüne geliyor!)
Kadın karakterine vicdan yerine mizahi bir bilgelik yükleyen ‘Kısa Film’ ise Kürt erkeği ve beden meselesini bambaşka, neredeyse tabu sayılabilecek noktadan ele alıyor, Diyarbekir’e yeni bir gözle bakıyordu. Ama o da hafiften dalga geçtiği sinema okulu ya da ‘senaryo nasıl yazılır’ konularında kendisi sağlam durmadığı için, özellikle hallolmamış sonu ile hayal kırıklığıydı.


Okullulardan beklenen iki tavır

Gelelim okullulara; adını da koyalım, özel üniversite sinema bölümü çocuklarının işlerine; ‘Kusursuzlar’ çok iyi yazılmış, oynanmış, çekilmiş bir filmdi. Ama Beyaz Türk hikâyelerinde daima şöyle bir sınama noktası olacak: Bunlar kim, nerdeyiz? Aynı soruyu üslup açısından soracak olursak, Ozon ya da Rohmer sevmek aynı şeyi Alaçatı’ya uyarlayabileceğiniz anlamına gelir mi? İnsan, okullu çocuklardan iki tavır bekliyor.
Ya psikolojiden çok parodi; ‘Kusursuzlar’ın gönlünde bir seri katil filmi havası estirmek vardı, estiriyordu da. Dolayısıyla Bergmanvari kızkardeşler geriliminden çok, sonlara doğru tutturduğu ‘Bebek Jane’e Ne Oldu?’ barokluğuna yapışsa, daha da çekici bir film olabilirdi. Psikoloji sinemada iyi kullanılmazsa iğreti duruyor; hele bizde Batı kültürlerinde olduğu gibi bütün diğer sanatlarla, edebiyatla, resimle vb. aynı kökten gelen bir şey olarak kendi ayakları üzerinde durması daha da zor. Öte yandan her kültürün kendine özgü bir şamata-abartı zevki var ki, orası hakkında daha sağlam ipuçları verebiliyor. (Bkz. ‘Vavien’, bknz. okullu cenahtan ‘Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi’.)
Ya da; yeni olana giderken yeni bir yerellik yorumundan geçmek. ‘Mavi Dalga’ tam böyleydi. ‘Tatil Kitabı’ problematiğinin iki genç kadın yönetmen tarafından yorumlanışı olan ‘Mavi Dalga’, gayet ‘işlevsel’ iki mevlit sahnesiyle karakterlerin nereye ait olduklarını ama aynı zamanda farklı da olduklarını anlatma işini hallediyor, oradan kendi ergenlik, taşra, ilk aşk meselelerine yöneliyordu. Yönetmenlerin ‘seyrettikleri’ filmler filme daha yedirilmiş, görünmezleşmiş haldeydiler, şurdan Varda, ordan Lucretia Martel ara sıra başını uzatsa da filmi ezmiyor, küçük bir leitmotif olan bilimkurgu havası başarıyla kullanılıyordu.
‘Mavi Dalga’nın geleneksel anlamda dramatik olmaya özenmeyen, müziğimsi, ayrıntılar üzerinde gezinmekten hoşlanan empresyonist bir anlatımı vardı. Sona doğru biraz ufalanıp dağılsa da bundan doğan başka bir şey, dokular, duygular, anlar üzerinde gezinme anlamında bir erotizm de vardı filmde. Bulut Film’in erotizmden nasibini almış bu ilk filmi, ‘erotizm gerekiyorsa onu da kadınlar yapar’ı düşündürüyor. Onları vicdanla falan görevlendirmekten vazgeçmeli, kadınların dünyaya öğreteceği şey tam da bu ‘hayatın üzerinde uçuşan zerrecikler’ fiziği!