Bu 'ses' bizi ona götürür

Bu 'ses' bizi ona götürür
Bu 'ses' bizi ona götürür

Canlandırdığı karakter gibi Günsür için de ?koku hafızası? önemli. ?Roma?da en basit sosun ana malzemesi zeytinyağı, sarmısak ve böyle küçük kırmızı biber. Öğlen olunca zeytinyağında kavrulan sarmısak kokusu yayılmaya başlar. Sarmısağı çok severim, neredeyse tatlıya bile koyacağım. O kadar çok seviyorum ki, yemek yaparken parmaklarına siner ya kokusu, gece böyle burnuma geliyor, kokluyorum, kokluyorum? diye iştahla anlatıyor. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

İtalyan yönetmen Katherina Mongio ile evlendikten sonra Roma'ya yerleşen Mehmet Günsür, Ümit Ünal'ın yönettiği 'Ses' adlı film için İstanbul'daydı. Artık tam zamanlı baba, yarı zamanlı oyuncuya dönüşen Günsür, ikinci çocuğunu kucağına almış olmanın dingin ruh haliyle sesler, kokular ve tatların peşinde, her yerde keyfin izini sürüyor
Haber: ELİF TÜRKÖLMEZ - elifturkolmez@gmail.com / Arşivi

Dün vizyona giren ‘Ses’in başrol oyuncularından Mehmet Günsür, filmin konusundan söz ederken bir söyleşisinde, “Ses, Derya’yı (Selma Ergeç) yavaş yavaş bana getiriyor” deyince, ‘İnsanı Mehmet Günsür’e yaklaştıran bir ses nasıl korkutucu olabilir ki?’ demiştim. Türkiye’de ona hayran pek çok kadının ağzından alırsam lafı, bizi ona götürecek her yol ve ses nasıl olursa olsun kulağa romantik, bünyeye iyi gelmez miydi? Dediğim gibi de oldu. ‘Ses’, karanlık olmaktan çok, romantik bir film oldu benim için. Filme varlığıyla ‘romans’ katan Mehmet Günsür’le, onun içindeki sesleri, tatları, kokuları konuştuk.

Önce şunu bir netleştirelim; Günsür mü, Günsur mu?
Günsür. Ünlü uyumuna uyacak şekilde... 

Niye her yerde farklı yazılıyor?
Valla çalışmıyorlar herhalde. Açıp neymiş diye bakmıyorlar. Çok saçma... Ama ‘ü’ yani, kesinlikle.
En son ‘Bıçak Sırtı’nda izledik sizi, sonra kayboldunuz, şimdi ‘Ses’ var. Neler yaptınız bu arada?
İtalya’da bir film çektim. Mayısta çıkacak, ‘Matrimoni e altri Disastri’ diye bir film, ‘Evlilikler ve Diğer Facialar’... Komedi. Margherita Buy oynuyor, ‘Cahil Periler’deki kadın. Fabio Volo var. Başrolde falan değilim ama dikkat çeken bir yerdeyim. Burada mayısta bir filme başlıyoruz Ömer Faruk Sorak’la, bir aşk filmi. Bir de çocuk doğurduk büyüttük bu arada, bir şehirden başka bir şehre taşındık, binlerce şey oldu yani, hayat yoğun...

Nasıl geçiyor Roma’da bir gün?
Sabah kalkıyorum, Ali’yi okula götürüyorum, Colosseum’un yanında bir okula gidiyor, neyse, sonra kahvaltı mahvaltı... Gününe göre değişiyor ama oradaki ajansa gidiyorum, yüzüyorum, eve gelip tembellik yapıyorum, dışarıda güneşin altında yemek yiyorum, senaryo okuyorum, Ali’yi okuldan alıyorum, akşamüstü 5’ten yatana kadar onların yemekleri, banyoları, uykuları derken... 11’e doğru Katherina’yla bakışıyoruz, bir film seyretsek mi diye. Ya da bazen anneanneye teslim edip uyuyan veletleri, kendimizi dışarı atıyoruz. 

Kime benziyor çocuklar?
Ali bana, Maya anneye. 

İtalyanca mı konuşuyorlar?
Maya daha konuşamıyor zaten. Ali’yle ben hep Türkçe konuştum. 

O yüzden Türkçe’yi çok iyi anlıyor.
Ama şimdi okula başlayınca İtalyanca’da patlama oldu, daha çok İtalyanca konuşuyor. Ben iki dili de konuşacaklarına inanıyorum. Bizim bir de okulun bir bölümünü burada okutmak gibi planlarımız var, daha kesin değil ama burada yaşamayı da düşünüyoruz. Ama bence dert değil, kendini iyi anlatsın hayatta yeter. Kesinlikle tek bir dil konuşmayacak, İngilizce de var. Çizgi filmleri İngilizce seyretmek istiyor herif. İtalyanca mı diyorum, Türkçe mi? İngilizce diyor.

Sizde nedir durum? Kendinizi oraya mı, buraya mı ait hissediyorsunuz? Oraya gidince ‘Burada niye simit yok!’, İstanbul’a gelince ‘Burada da iyi parmesan bulmak zor şekerim’ diyor musunuz?
Kendimi İtalyan Türk gibi hissetmiyorum. Ben hep benim. Orada da ‘benim’ sevdiğim şeyler var. İlla İtalyan gibi olmam gerekmiyor. Her yerde keyfi kovalıyorum. Burada da sevdiğim şeyler var. Şansım şu ki, sık gelip gidiyorum. İster istemez buradayken orayı, oradayken burayı özlemek... Var, evet. Ama keyfini çıkarıyorum her şekilde. 

Filmde canlandırdığınız Onur ‘koku hafızası’ndan söz ediyor ya bir yerde, “Hiçbir şey koku hafızasından daha güçlü değilmiş” diyor. Sizin için de önemli midir bu; Roma nasıl kokar mesela, İstanbul nasıl kokar?
Benim için ses ve koku çok önemli. Oyunculuk öğrenirken de mesela, bir karaktere bürünürken kokularla çalışırsınız. Onları anımsar ve rolün içine girersiniz, bununla ilgili alıştırmalar yaparsınız. Kokular beni döndürüyor, hafızayı ateşliyor. Güzel bir koku duyunca gözlerimi kapatır, keyfini çıkarmaya çalışırım. Roma mesela, öğlen olunca sarmısak kokar. Millet camları açar, öğle yemeği yapar. Orada en basit sosun ana malzemesi zeytinyağı, sarmısak ve böyle küçük kırmızı biber. Öğlen olunca zeytinyağında kavrulan sarmısak kokusu yayılmaya başlar. Sarmısağı çok severim, neredeyse tatlıya bile koyacağım. O kadar çok seviyorum ki, yemek yaparken parmaklarına siner ya kokusu, gece böyle burnuma geliyor, kokluyorum, kokluyorum...

Eşiniz ne diyor bu işe?
Parmaklarımın sarımsak kokmasına mı? O da çok seviyor canım, (Gülüyor), harika yemek yapıyor ayrıca.

Filmde ağzınızı bozduğunuz sahnelerde, diğer sahnelerden daha rahat ve doğal görünüyorsunuz. Küfür eder misiniz çok?
Fazla etmem. Hatta insanlar o sahnelerin bana ‘hiç yakışmadığını’ söylüyordu az önce konuşurken. Bazen İtalya’da nasıl olsa kimse anlamıyor diye saydırdığım oluyor. Sebebini bilmiyorum, herhalde kendimi daha rahat hissediyorum. Belki biraz Türkiye özlemi, burada o kadar hayatımızın içinde ki... Orada duymaya duymaya unutup bir anda saydırabiliyorsun. Türkiye’yi hatırlamak için belki de. Ama çoğunlukla küfürlerim de İtalyanca oluyor orada, reflekslerim de... O dille tepki vermeye alışıyorsun.
Onur özel lise mezunu karısından bahsederken, “Özel lise mezunları işte, konuşmaları da altyazı gibi oluyor” diyor. Bir özel liseli olarak sizin de ‘konuşmanızın altyazı gibi kaldığı’ oluyor mu bu ülkede?
İtalyan Lisesi o kadar da ‘özel’ bir lise değildi. Yani ne öyle çok çok pahalı ne de özel bir zümrenin gittiği bir yerdi. Ben çok mutluyum orada okuduğum için. Onur eşiyle dostuyla altyazı kıvamında konuşanlardan bahsediyor. 
O da biraz şeyden kaldı galiba; filmleri çevirirken ‘ahbap’, ‘pekâlâ’, ‘cehenneme git’ filan geçiyor ya, artık kim çeviriyorsa... O çevirinin tatsız kısmını hissetmek iyi bir şey değil tabii. 

“Politikayla ilgilenmem” demiştiniz bir yerde. Orada da özel okul öğrencisi apolitikliği seziliyordu.
Bizim jenerasyon çok apolitik yetişti. Öyle dememin sebebi, içine doğduğum dönemin beni politikayla ilgilenmeye teşvik edecek bir özelliği olmaması. 80’lerde geçti gençliğim, ihtilal oldu, Turgut Özal, Süleyman Demirel; nasıl motive edebilir ki o isimler sizi? İşte bir İsmail Cem çıktı, heyecanlandık ama olmadı. İtalyan Lisesi Tophane’deydi, ben Tophane’de büyüdüm yani. Galatasaray Lisesi’nin dibi, Galatasaray’a ne kadar ‘özel’ diyebilirsin ki? Bizim köfteci hapisten yeni çıkmıştı, lisede bilmem kim öldü falan, öyle bir ortam. Çok da elit değil, orta yol. ENKA’ya özel diyebilirsin belki ama bu yabancı liseler bence çok da ‘özel’ değil. Şimdiki hallerini bilmiyorum, kendi dönemim için konuşuyorum. Bizim zamanımızda ilkokul bitince giriyordun, sekiz sene okuyordun. Dili de çok iyi öğreniyordun. Lisede Dante’nin ‘İlahi Komedya’sını okuyorduk orijinalinden, ortaokulda ‘İlyada ve Odysseia’yı okuyorduk.
O hocalarla öyle bir ortamda zaman geçirmek mutlaka bakış açını genişletiyor.

‘Şu anda olabilen insanları seviyorum’
Çocukluğundan beri etrafa ışık saçan, sevilen bir insan olmuş. Odaya girince bakışları üzerine toplayan, kendini sevdiren, hani ‘şeytan tüyü’ olanlardan... “Nedir bunun sırrı?” diyorum, “Burada olmak” diyor. 
“Nasıl yani?” diyorum, anlatıyor.
“Ben burada olan, anda olan insanları seviyorum, ancak öyle insanlarla iletişim kurabiliyorum, bir şey paylaşabiliyorum. Diğer türlü insanlarla ilişki kuramıyorum, zor geliyor. Şu anda tam burada olmaya çalışıyorum mesela” diyor. Yani Mehmet Günsür anı, o anda olan insanları yaşamayı seviyor. Hayatı da öyle zaten, keyfini çıkararak yaşıyor.

Filmde, karısını bir sene önce kaybetmiş bir adamı canlandırıyor ve bir yerde şöyle diyor, “Neden hep yanımızdakileri seviyoruz? Âşık oluyoruz, bir sene, iki sene onunla yaşıyoruz dolu dolu, sonra o bitiyor, o insan ölüyor, gidiyor ve artık onu sevmiyoruz. Eski aşklara ne oluyor?”
“Gözden ırak olan, gönülden de oluyor” diyor. Kendisini gözden ırak olduğu zamanlarda da delicesine takip eden kemik hayran kitlesine şaşırıyor. “Bir grup var, izliyorum onları, ben burada olmasam da haberler giriyorlar benimle ilgili, takip ediyorlar, çok seviyorum onları” diyor.
Bir de lafa nasıl gireceğini bilmeyen, bir sürü şeyden bahsedip sonunda ‘Sizi çok seviyoruz Mehmet bey’e gelenler var. Nasıl olursa olsun, Mehmet Günsür seviyor onları. “İnsanların ilgisi güzel bir şey, sokakta önünüze çıkıp sizi sevdiklerini söylüyorlar, e bu tabii ki harika bir şey” diyor.

Frekans tuttu
‘Ses’ filminin teknik ekibinden set çalışanlarına, prodüktöründen ulaştırmasına, herkese teşekkür ediyor Günsür. “Çok zordur bir filmde herkesin aynı dili konuşması ama bu filmde onu yakaladık” diyor. Yönetmen Ümit Ünal’la ‘Anlat İstanbul’dan sonra ikinci çalışmaları. “Ümit çok başka bir adam” diyor, “Onunla çalışmak çok rahat, çok keyifli.” Rol arkadaşı Selma Ergeç’iyse yere göğe koyamıyor. “Selma’yla çok iyi anlaştık. Aynı dili konuşuyoruz onunla, çok fazla ortak yönümüz var. Çok akıllı bir kız. İlk kez çalıştık ama mükemmel bir uyum oldu aramızda” diyor. Niyeti komedi filminde oynamak, çevresindekilerden de destek varmış bu konuda. “Herkesi çok güldürürüm, setlerde falan acayip neşeliyimdir, o yüzden arkadaşlarım ‘Sen komedi filminde oynasana’ diyor, ben de istiyorum ama bakalım” diyor.

Babadan rock’çı
Ses mevzuu mühim Günsür için. Bir insanla konuşurken, bir kenti dolaşırken duyduğu sesler, o kişiyle, o mekânla kuracağı ilişkide belirleyici. En sevdiği ses ‘elektrogitar’ sesi. “Çocukluğumdan beri rock müzik dinliyorum. Los Angeles ekolüyle büyüdüm, onların gitar sesleriyle” diyor. Kızı Maya da çok seviyormuş. “Ben gitar çalıyorum, Maya o sesle uyuyor” diyor. Rock’ı sevmesinde sıkı bir rock dinleyicisi olan babasının ve ablasının takip ettiği grupların albümlerine kolayca erişebilmiş olmasının payı büyük. Üzerinde ‘Tool’ yazan tişörtüyle, rengini zaten belli eden Günsür, kendisini ‘Profesyonel dinleyici’ olarak tanımlıyor, her müziğin bir anı olduğunu düşünüyor, her şeyi dinliyor. “Slayer dinlerken kahkaha attığım oluyor ama onu anlatmak zor, o dönemi, o ekolü bilmek lazım” diyor.