Bu yazın 10 fenomeni

Dünyada bir grup öngörü sahibi insan her yıl harıl harıl çalışıp özellikle sezon başlarında 'Şu içilecek, bu yenecek, o giyilecek' netliğinde çarşaf çarşaf listeler hazırlıyor. Fakat tabiatı birbirine denk Batı illerine yönelik o trend dökümleri, ne kadar eğdirip büktürsen de bu topraklara denk düşmüyor. Oysa rüzgårın nereden eseceği şimdiden aşikâr. Kendinizi hazırlayın, 2010 yazında işte bu 10 meseleyle iştigal edeceksiniz

İstikamet vizesiz ülke
Evrak toplaması ayrı ıstırap, solundan kalkmış memura çatma ihtimali başka kâbus; vize kuyruğu büyük çile. Buna karşılık bir sürü ülke artık vize istemeden ‘gel gel’ yapıyor. Bir-üç-beş derken, toplamı an itibarıyla 57. Dolayısıyla pekâlâ imza sirküleri temin edebilecek, hatta üstüne kayıtlı gayrimenkullerle plaza inşa edebilecekler bile baktı ki dünya artık vize istemeyen ülkelere giderek de gezilebiliyor.
İster Dünya Kupası’nın artıklarını süpürmeye Güney Afrika’ya (‘Big five’ denen büyük beşliyi görme fantezisiyle safari, Boulders Beach’te penguenleri görmek, Ümit Burnu’na çentik atmak, teleferikle Masa Dağı’na çıkmak ve de iri kediden hallice yavru aslanlarla ahbaplık kurmak farz)... Ya da Arjantin’den Arnavutluk’a, Jamaika’dan Kırgızistan’a, Malezya’dan Maldivler’e, Tayland’dan Tunus’a, diğer 56’dan birine...
Tabii esas mıknatıslı bölgeler, komşular ve komşuları: Suriye’ye dolmuş kalkıyor, İran’a ilginç kültür turları düzenleniyor mesela.
Ama bu mevsimde açık ara favori iki destinasyon var: Aşağıdan Beyrut, yukarıdan Dubrovnik. Beyrut, sadece oraya bir kariyer, hatta bir hayat adamış Cengiz Çandar’ı değil, turistik gezi için gidenleri bile kendine çekmeyi bilen tuhaf güzellikte bir şehir. Hüznü, coşkusu, tezatıyla, anlatması zor o yarınsızlık havasıyla, insanı silkeleyen ve sarmalayan bir şehir. Tabii mutfağıyla da: Humus, İstanbul’da aynı adla karşınıza çıkanları bir çırpıda geçin, Antep, Urfa, Antakya’da rastlayacaklarınızın da çok ötesinde. Abdel Wahab, Al Balad, Ahwet El Ezzaz gibi lokantalarda tabouleh, fatayer gibi diğer yöresel mezelerle haşır neşir olunduğu gibi, bir de Centrale gibi tasarım yerler, Tünel muadili Gemmayzeh’de dizili bar-restoranlar var ki, en havalı metropollerin yeme-içme-gece numaralarıyla yarışır.
Balkanlar ise ayrı güzellik, hüzün, aşinalık taşıyor. Dalmaçya sahilleri, Makedonya, Hırvatistan, Bosna Hersek; çocukluğumuzun sonradan matruşkalaşan Yugoslavya’sı... Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna’da savaşın acısı binalardaki hasardan da, anlatılan hikâyelerden de hâlâ belleklerde ama hüznün yanında coşku ve heves de hissediliyor. Saraybosna’ya gidip de Boşnak böreği, kurutulmuş isli et yemeyene diyecek lafımız
yok, ama bir de küçük sır verelim: Saraybosna Müzik Akademisi’nin karşısındaki Mala Kuhinja’nın sadece 13 sandalyesi var, mönüsü yok.
Sahibi ve aşçısı Muamer Kurtagiç, insanlara sevdiği ve sevmediği malzemeleri sorup, şahsa özel yemek yapıyor. Müthiş bir deneyim.
Yine de bir tek yere gideceksek, hemen bu hafta sonu, Dubrovnik olsun. Bizim Ege’yle yarışacak güzellikte deniz, üstüne Venedik çağrışımlı, avuç içi kadar piyasa alanı, daracık karakteristik sokaklarda hem de ucuza aylaklık... (Nur Çintay A.)

Bir bahar sürümü olarak yaz
İlkokul hayat bilgisi kitaplarından başlayarak ülkemizin dört mevsimin de tadına bakan, jeopolitik önemi haiz bir noktada konuşlandığı öğretildi bize. Zaten cümle âlemin gözünü bu topraklara dikmesinin temel sebeplerinden biri de buydu.
Sonra iklim değişikliğiydi, küresel ısınmaydı derken, ilkbahar-yaz-sonbahar-kış şeklinde ünite defterlerine işlenen mevsimlerde kimi sapıtmalar gerçekleşti. Mevsimlerin süreleri uzadı kısaldı, sıcak ya da soğuk, bir sürü sıfatın ‘çok’ halini tadar olduk.
Bilimsel olarak bu sene yazın temmuz ayında gelmeyi tercih edişinin nedenleri nelerdir bilinmez, ama ilkbahar yağmurlarına boğulan günler ve sonbahar ısırıcılığındaki gecelerle haziran, şimdiye kadar alıştığımızın çok dışındaydı. Öyle ki, yazın gelemeyişi, yazın en büyük meselesi oldu.
Bu tabii ki sadece meteorolojik bir mesele değil. Bir reklamda ‘Hepimiz tatil için çalışıyoruz’ diyorlar. Tatille kurduğunuz ilişki ve tatilden anladığınız değişebilir ama yapılacak bir plan varsa düşecek yağmur miktarı da önemli tabii. Üç ay diye bildiğimiz yazın üçte birinin böyle gümbürtüye gidişi, her üç kişiden birinin tatil planını mahvetti. Gerekli kaydırmayı yapanlar da önümüzdeki aylarda kimi sahillerde koy başına düşen insan sayısını artıracak maalesef.
Mayıs ayında hevesle askılıları çıkaranların bir müddet şemsiye-sandalet kombinasyonuyla sokaklara dökülüşü, vitrine ne koyacağını bilemeyen dükkâncılar meselenin tekstil sektörüne yansımaları... ‘Terasa bu kadar parayı boşuna mı harcadım’ diyen mekâncılarla, hâlâ ‘yazın içkisi’nin adını koyamamış dergi çalışanlarının dertleri de cabası...
Bir de ta kış kıyamet zamanlarından dev ‘kır düğünü’ projesi için kol sıvayan hüzünlü çiftler mevcut... O aniden kapalı mekân ayarlama gayretleri, o yağmur indirince maaile saçak altına koşturmalar, o suyu çekmiş gevşek topuzlar... Onlar için yazın gelemeyişi, maalesef hayatlarının fenomeni olacak. Biz bir şekilde başımızın çaresine bakarız. (Pınar Öğünç)

Patlat bir vuvuzela...
Dünya Kupası’nın son haftasına gelmişken, sanki o ince uğultu, o arı saldırısını, fil diskosunu andıran ses hayatımızda hep varmış gibi geliyor, sanki vuvuzela bize zurna kadar yakın. Halbuki hayatımıza gireli şurada kaç hafta... Sürprizli takımlar olabilir, unutulmaz bir an, bir pozisyon, bir gol, bir sevinç şovu olabilir, ama yok. Dünya Kupası, ilk kez bir sesle anımsanacak.
İlginçtir, maç izlemeyi güçleştiren itici bir ses olmakla kalmayıp, ses ölçümleriyle duyma yetisine zararları da kanıtlanan bu aletin en büyük savunma kalkanı kültür oldu. İş, ‘Güney Afrika’nın kültürüne laf mı ediyorsunuz’a gelince tepkiler de başka yöne kırılıyor. Oysa vuvuzelanın bu plastik hali ve bu tonda sesiyle ortalıkta görünmesinin tarihi 90’lar. Başta oyuncak olarak çıktı da sonra mı stadyumlara taşındı kısmı karışık, ama Güney Afrika’da bir futbol seyirlik çerezine dönmesinin tarihi 20 yıl bile değil. Zulu kabilelerine, gerçekten kültürel üflemelilere göndermeler yapanlar var. Vardır da bağlantısı, ticari girişimci de o toprakların evladı sonuçta...
Sanıyor musunuz ki kupada şampiyon belli olduktan sonra kafamızı dinleyeceğiz? Birtakım Afrikalı girişimciler kısa kupanın kârı olarak milyonlarca vuvuzelanın parasıyla kalacaklar? (Hiç şaşırtıcı olmayan bir haber: Vuvuzela üretiminde Çin de baş aktörlerden...)
Örneğin insanın sinir tellerini germesine rağmen bağımlılık yapan bu acayip Afrika ritmi önce kendi filtrelerini, sonra da cep telefonu melodilerini doğurdu. Daha bir süre kayınvalide aradığında birinin telefonundan vuvuzela yükselebilir yani.
Bunun dışında tabii ki vuvuzela üretimi yedi cihana yayılacak.
Lig mevsimi bir gelsin, sanıyor musunuz ki vızıltısız maç göreceğiz? Bakın, geçenlerde Gebze’de bir futbol turnuvasında ilk vuvuzela konulu kafa göz yarma olayı da yaşandı. Sezon açılınca kim bilir neler olacak?
Bir de tabii önümüzde seçim var. Saadet Partisi atak davranmış, Yıldırım ilçesinde yapımı devam eden Kaplıkaya Cazibe Merkezi (O da neyse...) önünde basın açıklaması yaptıktan sonra partililer vuvuzela çalmış. Seçim otobüsleri sokakları turlamaya başladığında kim bilir ne olur? (Pınar Öğünç)

Neden illa ki iPad?
iPad, bir Apple efsanesinin gerçeğe dönüşmesinin hikâyesi. Steve Jobs, Apple’ın bir tablet bilgisayar çıkarmak için gerekli teknolojiye sahip olduğunu ilk kez 2002’de açıkladı. O günden sonra teknoloji dünyası, Apple’ın gerçekliği muamma tabletiyle yatıp kalkmaya başladı. Günümüzün pazarlama dehası Jobs, iPhone’la telefonu yeniden keşfettiği gibi 90’ların popüler ürünü tablet bilgisayarı da 2010’da küllerinden doğurmayı başardı.
Önünde uzun kuyruklarla birlikte New York’ta satışına başlanan iPad, ilk gün 700 bin alıcı buldu. Satış rakamlarının 3 milyona ulaşması içinse üç ay geçmesi yeterli oldu. Windows işletim sistemine sahip ve orijinal üründe bulunmayan birçok özellik barındıran taklitleri Çin’de bir hafta içinde üretildi. The New York Times dakika dakika iPad satışlarını anlattığı bir blog açtı. Daha ne olsun!
iPad ile yeniden harlanan tablet piyasası, vaat ettiği pazar payıyla birçok teknoloji şirketinin de bu işin peşine düşmesine sebep oldu. Bilgisayar piyasasının devlerinden HP, yakın zaman önce emektar Palm’ı satın alarak, piyasaya ‘Ben de buradayım’ dedi. Ürün isimlerinin başına ‘i’ koyulmadığı sürece Apple’ın başarısı yakalanabilir mi bilinmez ama kesin olan bir şey varsa o da Apple’ın teknoloji tutkunlarının içini nasıl kıpırdatacağını çok iyi bildiği...
Peki neden illa ki iPad? Çünkü siz gerçekten Mac’intosh ve iPhone tarafından karşılanamayan ihtiyaçlarınız için bir alete daha gerek duyuyorsunuz. Saatlerce koltuğunuzda oturup dizüstü bilgisayarınızın ağırlığı altında ezilmeniz söz konusu bile olamaz. Dünyayı yerinden oynatan, mağazaların önündeki uzun kuyrukların müsebbibi bu alet, bir oyun konsolu, bir statü sembolü, müşterileri etkilemek için şık ve yeni bir araç. Ön siparişle evinize kargolanabilecek bu teknoloji harikası için günlerce kuyrukta beklemek bile kalbinizde bir festival havası estirmeye yetiyor. Amerika’daki tanımıyla ‘büyük seçim iPhone’, çok kısa sürede arzu nesnesi haline gelerek ‘boyutun önemli olduğunu’ kanıtladı ve fenomen olarak anılmayı hak etti. (Zeynep Sarptır)

Bir sürmanşet aracı olarak evlilik 
Evlilik, işin başında aşkla, heyecanla, göğüs kafesinde kuşlar, midede kelebeklerle başlasa da, imzaların atılmasıyla beraber aileler, ortak bütçe, çoluk çocuk derdi, itiş kakış, kriz, kirli çamaşır da demek. Ama kirli çamaşırlar hiç bu kadar ortaya saçılmamış, kokuları kamunun burnuna burnuna böyle direkt tutulmamıştı galiba.
Son haftalar Eren Talu-Defne Samyeli münasebetinin bütün mahrem ayrıntılarına hâkim olup, Can Tanrıyar-Petek Dinçöz üstünden kadının evde pofidik terlikle dolaşmasının doğru olup olmadığını tartışmakla geçti. Şimdi tekrar deneyeceklermiş.
Direkten dönen bir başka çift de Demet Akalın-Önder Bekensir’di. Daha önce dört aylık bir evlilik bitirmiş Akalın’la üç ay içinde boşanmış Bekensir’in beş aylık evliliklerini çatırdatan iki olay dillendirildi. Millet daha Bekensir’in erkek arkadaşıyla zodyaktaki samimi pozları mı, karısına ayarladığı konser ücretini üç söyleyip beş alarak aradaki iki lirayı iç etmesi mi kriz çıkardı diye konuşurken onlar davalardan vazgeçti, hatta üstüne 10 gün kadar süren bir programla, eve kamera yerleştirip canlı evlilik gösterme olayına girişti.
Hadi bunlar kendimize yakın bulmasak da adını duyduğumuz tipler. Ya geçen hafta sonu ana akım medyanın sürmanşetlerine kurulan Özge Ulusoy ile Ferruh Taşdemir’e ne demeli? Kim bunlar?
Kısa evlilik, daha önce hiç karşılaşmadığımız iş değil. Yaşı yetenler Ajda Pekkan ile Coşkun Sapmaz’ın sadece altı gün süren izdivacını hatırlayabilir (1973). Hande Ataizi’nin Fethi Pekin ile sadece 24 saat süren rekor evliliği ise çok daha yakın bir tarih, Ağustos 2004.
Fakat ‘manken’ ve ‘yapımcı’ titrlerini bu evlilik vesilesiyle öğrendiğimiz Özge Ulusoy ile Ferruh Taşdemir’in, birkaç gün içinde tanışıp, Demet Akalın gazı ve şahitliğinde kurdukları müessese, inşasıyla da yıkımıyla da, aradaki sadece üç günlük sancılı süreciyle de sürmanşetlerde ağırlanıyorsa, bir haber olma aracı olarak evlilik; neden olmasın? Anne düğünü basar, sonrasında baba kızını döverse hele, tadından yenmez. (Lale Dilbaz)

Yer demir gök metal
Yei-Yeheyah! Havlu bileklikler, ter, dolanmış saçlar, diş etleri, azgın desibel, alabildiğine siyah... 2010, yazı, baharı ve sonbaharıyla metal müziğin Türkiye tarihinde ‘zirve’ yaptığı yıl olarak anılacak kesinlikle. Bir kere her telden var; soft’undan death’ine, cayır cayır gitar seven tüm kulaklara bir konser, bir festival patlaması yaşanıyor ülkede.
Her şey İstanbul’da olup bitmiyor hem. Foça, Zeytinli gibi Anadolu festivallerinin mücadelesi sonunda tozu kaldırdı ve artık büyük resmin içinde yer alıyorlar. Ortadakiler ise yerini iyice genişletti. Dikenli metal dünyasının efsaneleri dev gruplar, üç gün boyunca Boğaz sırtlarını salladılar.
Peki bir anda ne oldu da böyle oldu? Biz zaten tek başına Metallica için de dolduruyorduk stadı, diğer gruplara da gelmez gözüyle bakıyorduk. Rammstein, Manowar, Megadeth, Slayer ve diğerleri; hepsi üç güne sığdı. Uluslararası Sonisphere (Elektronik festival ismine benzemiyor mu?) adı olmasa, zaten aşardı bünyeyi.
Küçükçiftlik’in bir lunaparktan ‘ağır metal kazanı’na dönüşmesi ise metafor peşinde olana ayrı bir lezzet. Sezonun başlarında Sepultura gelmişti sessiz sedasız; konser ise fazlasıyla gümbürtülüydü. Sonisphere’den sonra Unirock, sahne önündekilere gırtlak hasarı bırakan ne kadar ağır grup varsa doldurdu ardından.
Türe uzak olanlar için biraz isim verelim, fikir yer etsin; Cannibal Corpse (Yamyam Ceset), Grave Digger (Mezar Kazıcı), Obituary (Ölüm İlanı)... İlham verici değil mi? Şöyle bir yanılgı olmasın, bu grupların şarkıları buralarda kimseyi ölüme teşvik etmiyor. Zaten o gırtlaktan İngilizce ile ne dendiğini anlayabilen bir genç liseli, o potansiyelle büyük adam olur, ölmez.
Metal/rock, kim ne derse desin en zevkli başkaldırı biçimi. Bağırıp çağırıp isyan etmek kadar birlik ruhuyla eğlenmeyi de seviyor metalciler.
Bu arada, İstanbul sahnesine hafif makamdan gelecekler de var, The Cranberries ve Scorpions. Onların ilk seferleri değil ama ilk kez gelen biri var ki herkesin dilinde olduğu şekilde söyleyelim: “Ozi Ozborn geliyo oluum!” Ozzy’nin geldiği yıl, metal müzik fenomen olmaz da ne olur? (Umut Eroğlu)

Söylemesi güzel, giyimi rahat... 
Bir kere söylenişinde bile hoş bir tını var: Espadril... Hangi ayakkabı modelinden bahsederken bu kadar ahenkli bir ses çıkıyor ki ağızlardan? Hemen ‘80’ler işte...’ diye dudak bükmemeli, her sene ayrı bir parçasını içinde bulunduğumuz zaman dilimine savurarak kendini muhakkak hatırlatan 80’ler, espadrili seçerek 2010’a insaflı davranmış bile diyebiliriz. Altı hasır örmeli düz ya da dolgu esnek tabanlardan oluşan, üstü renk renk ketenden bu ayakkabılar, yazlık havalarda rakipsizdir. ‘Ayakkabı’ sözcüğünün espadril gibi hafif bir tür için ağır bile kaçtığı düşünülebilir.
Espadril ayağa iyi davranır, zahmetli yürüyüşlere dayanıklıdır, yazlık elbiselerin, eteğin, şortun altında yabancılık çekmez.
Tamam, Yeşilçam Türk sineması gençliğinin, dönen disko topu altında dans eden ayaklarında, esas oğlanın beyaz pantolonuyla omzuna attığı V yaka merserize kazağı eşliğinde düşününce komik geliyor ama günümüz kılık kıyafetiyle pek de güzel anlaşabiliyorlar. Hem zaten; vaktiyle, ki bu vakit 14. yüzyıla tekabül ediyor, İspanya’nın Katalan diyarlarındaki ustaların elinden çıkan geleneksel pabuçlar bunlar ve bugün dünyaca ünlü tasarımcıların koleksiyonlarından göz kırpmaktalar.
İsminin kökeni, Akdeniz’de ip yapmakta kullanılan ‘esparto’ adlı dayanıklı bir ot türüne dayanıyor. ‘Ayakkabı’nın Katalanca’sı ‘espardenya’, Fransızca’da ‘espardille’e dönüşmüş. Şimdilerde dünyadaki üretimin yüzde 90’ı Bangladeş’te yapılıyor.
80’lerde meşhur olmasını en çok borçlu olduğu ‘Miami Vice’ dizisinin Sonny Crockett’ı Don Johnson’ın giydiği düz tabanlar da bâki ama 30 yıl önceki modeller, 2010 vitrinlerindeki çeşitlerle boy ölçüşemez. Topuktan geçirmelisi de var, üst kısmı tipik sandalet kıvamına getirilmişi, önü tamamen kapalı ya da burnu kesik olanları da... Kadınlar için en fiyakalıları; dolgu tabanı yüksek, bağcıklarıyla bileğe çarprazlamasına birkaç kat sarılabilenler.
Kusurunu sona sakladık; bütçeyi sarsmadan alıp bir heves giymeye başladığınız espadriller, kaçarı yok, beş-on kullanımdan sonra koku yapacak. Sezonluk kullan-at uygulamasını işletmekte fayda var. Yine de gelmek bilmeyen yaz erkenden kaçıp gitmeden efil efil bir pantolon, etek altına bir çift espadrilden zarar gelmez. (Bahar Çuhadar)

Bol çikolata ye, brokoliyi kes!
Brokoliyle haşlanmış kabak iyi, çikolatalı pastayla patates kızartması kötüydü. Ama hızla yayılan yeni bir beslenme şekli gösterdi ki öyle değilmiş, en masum bildiğiniz katiliniz olabilirmiş. Bu yaz yaptırmayanın ayıplandığı ‘gıda duyarlılık testi’ Alman bir doktorun Dr. House’luğa soyunup, çocuğunun sebebi bir türlü anlaşılamayan rahatsızlığını öğrenme isteği üzerine yaptığı çalışmalar sonucu ortaya çıkmış. ‘Gıda intolerans (duyarlılık) testi’ ImuPro300, kişiye zarar veren besinleri basit bir kan testiyle belirliyor. Ondan biraz daha önce ünlenen ancak o kadar kapsamlı olmayan York testi de hemen hemen aynı işlevi görmekte ama yaptırabileceğiniz kurum sayısı daha az. Yani bir küçük test, ‘Hayatınızda kötü giden ne varsa sebebi elma!’ diyor mesela ve bunu duymak için ortalama 1000 TL ödemeniz gerekiyor. Size yaramayan pek çok gıda cilt sorunları, migren, kilo alamama ya da verememe, mide ve bağırsak rahatsızlıkları, akne, nefes darlığı, kalp-dolaşım sorunları, depresyon gibi sinyallerle kendini belli ediyor. Belirli gıdalara duyarlı olmanın birden fazla nedeni olabiliyor. Bu arada bütün bunlar emzirmeyle anneden bebeğe de geçebiliyor.
Yani şu sıra çevrenizde ‘Keten tohumu bana yaramıyormuş’ ya da ‘Avokadoyu kesmem gerekiyormuş’ gibi cümleler duyarsanız şaşırmayın. Hadi avokado neyse de, sabah yataktan kalkma sebebi kahve olan birinin test sonucunda ‘Kahveyi kes’ yazıyorsa mesela,
o ne yapacak? Ki, listede genelde en çok sevilenlerin çıktığını hatırlatalım. (Elif Türkölmez)

Hiçbir pembe böyle sevilmedi
Epey bir vakit renginden kaybetti, kırmızı ve beyaz akrabalarının harmanlanmasıyla var olduğuna dair yaygın inanç da şöhrete kavuşmasını iyice geciktirdi. Ama üç yıl öncesine kadar esamesi okunmayan roze, son aylardaki havalı adıyla blush, hiç tereddütsüz 2010 yazının bir numaralı alkollü içeceği. Çıkışını Amerika’dan yapan, kendisinden önce Güney Fransa’nın şık tatil beldelerinde ellerden düşmediği haberleri gelen roze şarap, buralarda da yazın aranan serinleticisi haline geldi.
Mazisi 70’lere uzanan roze, iki temel metotlar üretiliyor: Siyah üzümlerin şırası çıkarılıyor, şaraba rengini veren üzüm kabuklarının şırayla teması çok kısa tutuluyor ve şıra pembe renkteyken kabuklardan ayrılıp mayalanmaya terk ediliyor. Tanklarda dinlendirilip filtre ediliyor ve hemen şişeleniyor.
Diğer metottaysa üzümlerin zedelenmeden salkımlarından ayrılıp suların kendi ağırlığıyla süzülmesi sağlanıyor. Açık renkli bu şıra, beyaz şarap gibi soğuk fermente ediliyor.
Kulaklarda daha havalı bir çınlama yaratan blush ise rozenin daha açık pembe ve daha tatlı bir türü. İsimlendirme mevzusu, Amerika-Avrupa hattında da farklılık gösteriyor.
Dünyada lüks üreticinin çoktan el attığı ‘pembe’, bizde de yerli üreticilerin makul fiyatlara raflara dizdiği roze ve blush’lar ile çoğaldı. Hâlâ denemediyseniz; hazır yazlık mekânlarda saltanatı doruktayken barmeninizden isteyiniz. Soğuk içiniz, ferahlatıcı meyvemsi kıvamın tadını çıkarınız... (Bahar Çuhadar)

Hangi oje yakışmaz ki sana!
Medeniyet tarihinde kısa bir gezinti bu işin öyle yüz, hatta bin yıllık gelenek olmadığını gösterir. İnsanın kimi uzuvlarını renklendirip bundan bir güzellik yaratışı serüveninde ‘makbul’ün tarifi de sürekli değişiyor. Bunun ‘niye’si hiç yok.
Bu derin antropolojik sulardan serin ‘Cosmo’ diline atlamamız lazım derhal... 2010 yazından konuşacaksa,k kadın parmaklarında iki acayip eğilim göze çarpmakta. Hatta biri gözümüzde patlamakta...
İlki, bu yıl Altın Küre Ödül Töreni’nde Sandra Bullock, Ginnifer Goodwin ve Jeanne Tripplehorn’un tırnaklarından ışıldayarak dünya kadın âleminde hızla yayılan Chanel 505. Bu seviyeli boz kahverengi, tek kat sürüldüğünde kese kâğıdı tonlarını, sonraki katlarda gittikçe daha organik dünyaları çağrıştırıyor.
Bir de bunun zıttı yönde seyreden başka bir trend var. Parmaklarda mat neonlar, fosforlar... Oje deyince akla ilk anda gelmeyecek sarılar, maviler, lilalar... Bunların kesinlikle kılık-kıyafet-ambiyans üçgeninde de geri çağrılan 80’li yılları çağrıştıran bir havası var. Herkes bir Cyndi Lauper, herkes Kim Wilde...
Diğer yandan kimine fazla Shrek, kimine fazla çocuk odası da gelebilecek renkler. ‘Ben buradayım’ diye bağıran, on parmaktaki on marifete sinyal çakan havalar...
Bir de tabii altın tonları var. Başka bir özgüven, başka bir dişilik arz ve talep eden renkler bunlar. Herkese gelmeyebilir.
Neticede bu yazın ojeleri o kadar acayip ki, hepsi öyle göze çarpıyor ki, yazın fenomenleri yazısına da durup dururken parmak atıyorlar. (Eylem Ural)