Buranın örnek sanatçısı olmadım hiçbir zaman

Buranın örnek sanatçısı olmadım hiçbir zaman
Buranın örnek sanatçısı olmadım hiçbir zaman

Vahap Avşar, Bildiğimiz Üzere 20 nci Yüzyıl işinde hocalarıyla hesaplaşıyor. Altta sergiye ismini veren Kara Albüm .

'Kara Albüm' sergisiyle Rampa'ya konuk olan Vahap Avşar, meşhur Gar Sergisi'nde yasaklanan işiyle ilgili "Bu tür olaylar suratınızdaki yaralar gibi kalıyor. Hâlâ mesafeli davranıyorum Türkiye'ye" diyor.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

“30 yıl önce gördüğüm bir kartpostal ile yeni gördüğüm bir görseli nasıl yan yana getirebilirim diye işliyor kafam. Yoksa sabahlara kadar uyuyamıyorum”. Kafasında biriktirdikleri üzerinden hayatımızı belirleyen güç ilişkilerinin resmini çıkartan kavramsal sanatçı Vahap Avşar, imgelerle ilişkisini böyle tanımlıyor. Rampa’daki yeni sergisi ‘Kara Albüm’ için New York’tan ağırladığımız Vahap Avşar’la buluştuk, Malatya-İzmir-New York hattında biriktirdiklerini konuştuk.
Vahap Avşar işleri daha çok gündelik hayattaki gizli siyasi unsurlar üzerineydi. Şimdi ise tam tersi bir süreç yaşıyoruz, siyaset gündelik hayatın en görünür yerinde. Bu durum, işlerinizi nasıl etkiledi?
Biz de bu meseleye çok kafa yorduk sergiyi kurarken. Son bir yıldır üzerinde çalıştığım, birkaç ay önce meyvesini aldığım bir iş var: Sergiye de ismini veren ‘Kara Albüm’. Daha önce gizli görünen meseleleri irdeliyordum, bu işte ise tam tersi söz konusu. Gezi’den sonra bu memleketin kaderi o kadar değişti ki kaçınılmaz olarak üretimimiz, yaşayış biçimimiz, insanların birbirine bakışı da değişti. Benim işler için de kaçınılmaz bu değişim. Hemen Gezi’den sonra oturup yaptığım bir şey değil. Ama durum başka türlü gelişseydi belki bunları böyle göstermeyebilirdik.
Nasıl yaptık, ne yaptık sorusuna gelince epeydir kavramsal sanatçının haz alınabilecek, seyirlik işler yapmaya, estetik meselelerle uğraşmaya hakkı var mıdır meselesi kafamı meşgul ediyor. Bu işte de iki kavram buluştu. Birincisi, Güzel Sanatlar’da resim okurken memleketin doğusunu görmek inanılmaz bir saplantıydı benim için. 1985 - 86’da İzmir’den kalkıp Doğu’ya yolculuğa çıkmıştım; Ağrı, Van, Diyarbakır, Malatya, Sivas... Bu seyahatlerden kafamda çok güçlü bir imaj kaldı. Gece yolculuğu yapıyoruz. Sivas civarında kayalık bölgeyi, karlı dağları seyrediyorum. Yanımda da aylarca dağda savaşmış askerler vardı. Olay tabii ki sadece askerle konuşmam değil, memleketin çok önemli bir meselesine dokunmaktı. Doğu kökenli olmama rağmen oranın yerlisi olmadığım için savaşın en yoğun yaşandığı dönemde sırtımda çantayla Doğu’ya gitmem zaten tehlikeliydi. Öyle çok korkulu bir geceydi. Bir gün bir yerde kullanıp bu imajı kafamdan çıkartırım diye düşündüm. Bir yandan da demin bahsettiğim, kavramsal sanatçının haz duyulabilecek iş yapabilir mi meselesi vardı. Bir yıllık laboratuvar çalışması yaparak böyle bir düzenek oluşturup bayağı uğraşarak bu işe ulaştım. Benim için önemli bir iş...
Dokuz Eylül Resim’de eğitim görürken kavramsal sanatın estetikle ilişkisiyle ilgili ne düşünüyordunuz?
Ciddi bir resim geleneğinden geliyorum ve çocukluğumdan beri resim yapıyorum. Resim bölümünü kazandığımda orada yeni bir kadro vardı: Cengiz Çekil, Erdağ Aksel, Halil Akdeniz... Kısa zamanda Çekil’in hem talebesi hem asistanı oldum. Onun sayesinde kavramsal sanat pratiğini keşfettim. O zamanlar kavramsal sanatın birtakım klişeleri vardı. Soğuk olacak, resim, yağlıboya ya da heykel olmayacak gibi... Özellikle Türkiye ’de kavramsal sanatçılar, akademinin estetik, dekoratif ya da soyut resim geleneğine karşı tamamen bulunmuş ya da ima edilmiş nesnelerle sert, soğuk işler yaparlardı. Onu bir ölçüde benimsedim ama resimden vazgeçemedim. ‘Kara Albüm’ de bunun iyi bir örneği... Ama buraya da resim yapayım diye değil yine kavramsal sanat hattından giderek döndüm.
Cengiz Çekil’den bahsetmişken, sergide hoca-öğrenci ilişkisinin odakta olduğu işler de var.
Serginin bir parçası öyle gelişti. ‘Bildiğimiz Üzere 20’nci Yüzyıl’ diye bir iş var. Cengiz Çekil’le atölyede figüratif heykeller yaptığım döneme dair bir şey. İzmir’de gizli saklı bir atölyede çamurdan, kilden heykeller yaparken bir yandan da Cengiz Çekil, Joseph Beuys’un fikirlerinden, Duchamp’tan bahsederdi bana. Çekil’in Joseph Beuys ve Duchamp obsesyonu üzerine bir şey yapmak isterdim hep. 20’nci yüzyılı paketleyip kişisel olarak arkamda bırakmak için yaptım bu işi. Burada biçimsel olarak klasik heykel de var, müzelerde kullanılan kaideler de var. Ama benim yaptığım, bunları ters çevirmek.
Neden 20’nci yüzyılla hesaplaşmak istediniz?
Kendi sanatımla, o zamanki idollerimle hesaplaşmaktı bu. Okurken şunu fark ettim ki Beuys da Duchamp’la kafayı bozmuş, fakat kendi aura’sını oluşturduktan sonra Duchamp’ı biraz dışlamış. Buna yönelik biraz da mizahi tarafı olan bir iş.
Sanat dünyasında hoca - öğrenci ilişkisinin kesintiye uğradığını söyleyebilir miyiz?
Bence kesintiye uğradı. Artık bunun örneklerini, mentorluk yapanları görmüyorum. Çok bireysel hale geldi. Hem burada hem de Batı’da.
Bunun sebebi nedir sizce?
Sermayenin çok hızlı bir şekilde işin içine girmesi... Herkes kendi kendini ve işini korumak istiyor. Eskiden olduğu gibi bir ekol, oluşum görmüyoruz. Onun yerine bireysel çıkışlar var. Sinemada, tiyatroda da bir star sistemi vardır ya. Burada da herkes kendi starı oluyor. Özellikle İstanbul’da. ABD’de halen birlikte çalışıp birbirini iten, destekleyen sanatçılar görüyorum.
Sergide ‘Bildiğimiz Üzere 20’nci Yüzyıl’ın hemen yanında bir de Atatürk anıtının görüldüğü ‘Gece Vardiyası 2’ var...
Bizim o zaman o atölyede yaptığımız çamur heykellerden. Hocanın aldığı bir siparişi bitirmek için sabahlara kadar çalıştığımız bir dönemdi. O yüzden ismi ‘Gece Vardiyası’... Kavramsal sanatçı özenle kendi işini yapar, sipariş iş yapmaz meselesinden dolayı saklı gizli tutulurdu. Ama bir yandan da yaşamı idame ettirme gerekliliği olduğu için sanırım akademide herkes yan iş olarak bunları yaptı. Benim de gizliliği ortaya çıkartma gibi bir anlayışım olduğu için 1987’de bu işi yapmıştım.
İşin içine Atatürk girince daha farklı algılar da giriyor devreye. Sizce bu işin 1987’de sergilenmesiyle şimdi sergilenmesi arasında izleyiciyle kurduğu ilişkide nasıl farklılıklar olabilir?
Cevabını da işaret eden bir soru bu. Evet büyük bir değişim oldu. O dönem kayıtsız şartsız otorite olan, ordu tarafından korunan, tanrı katındaki bir mit kırıldı, sonra tekrar biraraya getirilmek istendi. En azından resmi olarak... Tabii o ülküye inanan birtakım insanlar hâlâ var. Ama resmi olarak çok büyük arbedelerden geçti.
Daha önceki ‘İptal’ serinizde ordunun asker imgesi üzerindeki denetimi konu alınıyordu. Bu sergide de asker imgesinin yer aldığı bir iş var...
Ben bu fotoğrafı, uzun zaman sonra ilk kez Türkiye’ye gelmeye başladığım yıllarda, 2010’da askerde çektim. Bir dönem askerlik yapmadığım için Türkiye’ye gelemedim. Sonra kısa dönem askerlik yaparken böyle bir görüntüyle karşılaştım. Asker olmak ve sürekli orduda kalmak isteyen birisi Kürt olduğu için reddediliyor ve kahroluyor. Ve eline sigara basıyor. Bunun snap-shot’ını çekmiştim ve bu fotoğraf kafama kazındı. Onun yanındaki fotoğraf da aradan üç yıl geçtikten sonra çekildi. Orada da başka bir ortamda, başka bir ülkede benzer bir duruşu yakalamıştım. Bu fotoğrafta askerinkinin tam tersi bir hikâye var. Burada fotoğrafı çekilen de kendi ailesinin tarihini araştırdığında sert meseleleri keşfeden, koluna Dersim 1938 diye dövme yaptırıp dağa çıkan bir savaşçı. Birbirinin tam tersi bir noktalarda ama benzeri duruşlar var.
Geriye dönük imgeler sürekli kafanızda mı?
Bazı sanatçılar vardır, sırf arşivle çalışırlar. Benim öyle bir takıntım yok ama arşivler çok önemli. Toplumsal ve siyasal benliğimizi oluşturuyorlar. O yüzden zaman zaman fırsatını bulduğumda arşivle çalışıyorum. Ama ondan daha önemli bir şey var: Kafamdaki imaj koleksiyonları. Bazen kendi çektiğim ya da bulduğum görüntüleri kafamda ayırıyorum. Sonra o görüntülerle başka görüntülerle bağlantı kuruyorum. Burada olduğu gibi şimşek çakarsa o görüntüyü buluyorum.
Bu, çocukluktan gelen bir durum mu, yoksa eğitiminizin mi sonucu?
Kişisel bir arıza olarak görüyorum bunu. 30 yıl önce gördüğüm bir kartpostalla yeni gördüğüm bir görseli nasıl yan yana getirebilirim diye işliyor kafam. Onu işime yarar hale getiriyorum. Yoksa sabahlara kadar uyuyamıyorsun görüntüyü kafana takıp...
Siz bir de 90’da Ankara Tren Garı’nda yasaklanan içi kan dolu bidon yerleştirmenizden sonra New York’a taşındınız ve halen orada yaşıyorsunuz.
Doğrusu o gar olayı çok ağır bir darbeydi. Zaten beş altı yıldır Ankara’da sürekli sanat yapıyordum ve insanlar onu sürekli göz ardı ediyor, göstermiyorlardı. “Böyle sanat mı olur” diyorlardı. Zaten bir mücadele içindeydim. O sergiyi yapıp da bitkin hale düşüp, ilk kez 15 kişi bir araya gelip böyle kavramsal bir sergi yaptık diye düşünürken polis onu kapatıp da tahrip edince bana çok büyük bir darbe oldu. Ben zaten New York’a üç aylık bir rezidans için gitme hazırlığındaydım. Yolda da “Değer mi? Bundan sonra açacağım sergi nerede olur? Ne kadar sonra kapanır?” diye düşününce New York’ta kalmak daha cazip geldi. Bir de İstanbul, gibi yaklaştığınızda hemen sizi kendisine çeken mıknatıs bir şehir New York. O da etkili. Ama o olay olmasaydı belki kalmazdım.
Bu olay, Türkiye algınızda hâlâ etkili mi?
Bu tür olaylar derinizdeki, suratınızdaki yaralar gibi kalıyor. Onun getirdiği bir çekingenlik var sanki. Ben hâlâ mesafeli davranıyorum Türkiye’ye, Türkiye siyasetine, sistemine, insanına... Maalesef... Kendimi çok buraya ait hissetmiyorum. Buranın toprağıyla, doğasıyla bir bağım var. Ama bir yandan da buranın örnek bir vatandaşı ya da sanatçısı olamadım hiçbir zaman. O yüzden kaçınılmaz olarak iki şehir arasında kayıp gezgin bir sanatçı ve insan olarak yaşamımı sürdürüyorum.
Vahap Avşar’ın ‘Kara Albüm’ başlıklı sergisi 4 Ocak’a kadar Rampa Galeri’de. Tel: 0212 327 08 00
 

Keşke hatırlamasaydım...

Elinizde olsa hatırlamamayı tercih edeceğiniz bir görüntü var mı?
Evet. O da bu sergideki bir iş. Camekânda bir halı üzerine düşmüş bir avize var. Böyle bir görüntüyü yaşadım ben. Malatya’da çocukluğumdan hatırladığım 1979’a ait bir görüntü. Ailenin toparlanıp Malatya’dan İzmir’e göç etmesine yol açan bir görüntü. Şimdi o görüntüyü sistemimden çıkardım. Kafamdaki hastalıklı görüntü olmaktan çıktı, topluma mal oldu. Sanatın da böyle kuvvetli bir tarafı var.
Nasıl bir süreç sonunda yaşanmıştı bu görüntü?
Malatya’nın en nezih semti olan Kanalboyu’nda oturduğumuz apartman dairesinde ailemin yaşadığı bir olaydan kaynaklanır. Sokağımızın karşısındaki komşumuz Belediye Başkani Hamit Fendoğlu’nun meçhul bir paket bombası ile ölümünden hemen sonra başlayan Malatya katliamında birçok aile evinden ve şehrinden olur ancak bizim aile mahalleyi terk etmez. 1979’da bir gece saat üçte büyük bir gürültü ile uyandığımızda oturma odamızda taşlar ve cam kırıklarıyla karşılaşırız. Bu taşların net bir uyarı olduğunu ve ciddiyetini anlayan babamın kararıyla sadece kişisel eşyalarımızı yanımıza alarak bir daha dönmemek üzere, üç gün süren uzun bir yolculuğa çıkıp sonunda İzmir’e varırız. Bu yolculuk benim hayatımda ve sanatımda önemli bir motif olarak kendisini hep gösterir. O görüntü Malatya’da yaşadığım çocukluğuma ait en son ve en berrak görüntü olarak hafızama kazınmıştı. Bugün Beşiktaş’ta gösterdiğimiz bu görüntü yakın tarihimizde çok yaşanan ve yaşanmaya da devam edecek gibi görünen durumların bir metaforu...