Büyük aktörlerin en küçüğü

Büyük aktörlerin en küçüğü
Büyük aktörlerin en küçüğü

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Hayatında sinemada ilk seyrettiği film, başrolünde oynadığı, Berlin'den Altın Ayı'yla dönen 'Bal'. Sekiz yaşında kırmızı halıda yürümüş taze aktör Bora Altaş'la bir parktayız. Alacağımız oyunculuk ve hayat dersleri mevcut...
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinarbihter@gmail.com / Arşivi

Öyle sen, ben, bizim oğlan festivali değil, daha geçen ay Berlin Film Festivali’nde kırmızı halıda yürümüş ve hatta oynadığı ilk film ‘Bal’la Altın Ayı’yı kapmış bir aktörle buluşacağım. Filmin yönetmeni Semih Kaplanoğlu’nun ödülü alırken bir kez daha kuaklarını çınlattığı bir oyuncuyla...
Sekiz yaşındaki Bora Altaş’ın hafta arası okulu var. Ben tersini tercih edecek olsam da, hafta sonu Çamlıhemşin’den İstanbul’a geldi. Maçka Parkı’nda salıncaklara, kaydırağa nazır bir kafede buluşacağız.
Üzerindeki anorak omuzlardan dirseklere inmiş, seke seke bir çocuk gibi yaklaştı Bora, sonra masaya oturup bir koca adam gibi gazeteyi önüne çekti. Her sayfadan bir kelimeyi sesli okuyup geçerken, bir yerden başlamış olmak için gazete okumayı sevip sevmediğini sordum. Kitap okumayı tercih ettiğini söyledi; ödüllü bir aktöre yakışan şık bir cevaptı. “Nasıl kitaplar?” diye sordum. O yaşlardaki erkek çocuklarının kadınlara yarı utanır, yarı işveli kısık bakışıyla kafasını kaldırıp “40 sayfalık ve 20 sayfalık kitaplar...” dedi. Ben dağıldım. Gerçekten. Bu arada gazeteyi katlayıp kenara koydu.
Gazetecilikten sıkıldığımı, oyunculuk yapmak istediğimi söyledim Bora’ya. Bana neler önerirdi, nasıl bir şeydi oyunculuk, güzel miydi?.. Sırtını yaslayıp “Güzel de, sen benim kuyruğum değilsin ki... İstediğin şeyi yapabilirsin” diye girdi. Bu kez başka türlü dağılmıştım. Ama bu vakur erkeğin karşısında ezilmeyecektim. En azından nasıl rol yapıldığını anlatabilirdi bana. “Kolay” dedi, “Bir tane kitap var, birisi okuyor, sen de aklında tutuyorsun, bu kadar...”

Ankara makarnası
Hayatında sinemada hiç film izlememiş olan Bora, siftahını Berlin’de, üstelik başrol oynadığı filmle yapmıştı. Almanya’dan pek hazzettiğini söyleyemem. “Bence Almanya’ya hiç gitme, yemekleri çok kötü” dediğinde yönelttiğim anket defteri sorumdan utanmamamı sağlayan, cevaben gelecek bir başka bombadır. Yemeği bu kadar önemsediğine göre, en çok ne yemeği sevdiğini sormuştum. “Mercimek çorbası, pilav, bir de Ankara makarnası...” Yöresel bir Ankara makarnası mı var acaba? Hayır, halasının sürekli aldığı Nuh’un Ankara makarnasından söz ediyor. Favori mönüsünde bir de şekerli makarna var.
Sekiz yaşındaki bir çocukla konuşmanın en şahane yanı, büyürken halt edip unuttuğumuz o bilinç zıplamaları, o su gibi kaptığını götüren akış oluyor. Başka bir şeyden konuşurken, birden durup gözlerimin içine bakarak “Benim saçlarım dikili olduğu için, filmde hep ıslatıyorlardı” gibi bağlantısız teferruat kendiliğinden dökülebiliyor. Bunda tabii aramızdaki buzları eritmenin de payı var.
Ya yeni öğrenmiş, ya bu kalıbı çok seviyor, konuşurken arada bir mikro külhanbeyi gibi “Yaa benim zaten anam ağlamış...” demeyi pek seviyor. Nedeni yok.
Berlin sonrası okula ilk gidişinin haberlerini okumuştuk gazetelerde. Arkadaşları sınıfa girince hep birden alkışlıyor, müdür konuşma yapıyor, tam bir meşhur hayatı... Fazlası da varmış; bir-iki arkadaşı koruması olmayı teklif etmiş, bizimki “Ya yürüyün gidin...” demiş hafif utanarak.
Bu arada tabii sormasanız da haftalık harçlığının 1 lira olduğunu, bununla en sık tost aldığını, kantinde tost diye verilenin içinde sadece mayonez ve ketçap olduğunu, peyniri koklattıklarını, buna da pek sinirlendiğini öğreniyorsunuz. Okulda fotoğraf makinesi yasak, cep telefonu yasak, kopya çekmek yasak... Çok şikâyetçi bunlardan, çok. Ödevler de anasını ağlatıyor. En sevdiği ders beden... En yakın arkadaşı Enver, Şahin, Onur, Muhammet, İsmail... Onur’un harçlığı 100 lira, üstelik 100 lirayı bozdurunca bir 10 lira daha geliyormuş kendiliğinden. Ben çözemedim.
Doğduğu İzmir’i sevse de, asıl ‘memleket’ Karadeniz’i daha çok sevdiğini söylüyor Bora. Bana evlerinden bakınca ne göründüğünü anlatmasını istiyorum. Soruyu seviyor. Birden ayağa fırlayıp küçük kollarını iki yana aça aça anlatıyor: “Bu tarafta orman var, bu tarafta da Feridun Amca’nın evi. Düz bakınca böyle dağlar var. Havada da karlar gözüküyor.” Oradan bir zıplamayla iğneden korkan birinin kaçış hikâyesine, iğne olurken ‘Karadenizliler gibi’ uyyy diye bağırmasına geliyoruz.
Eskiden futbolcu olmak isteyen Trabzonsporlu Bora’nın kardeşi Gökdeniz de ismini takımdaki malum oyuncudan almış. Fakat artık Bora’nın hayali futbol değil sinema... Oyunculuğun en güzel kısmının çekim olduğunu söylüyor. Semih Abi derken gözleri parlıyor. Tanışma hikâyelerini ise belli ki çok anlatmış; ajansların geçtiği haber metnini eksiksiz aynı kelimelerle tekrarlıyor. Babasına diyor ki, “Bisikletle aşağı inebilir miyim?” Giderken Semih Abi onu görüyor, fotoğrafını çekiyor... Bazı kelimeleri anlaşılmaz motor hızında ezber bir metin bu.
Yavaştan söyleşiden de sıkılmaya başlıyor zaten. Birazdan parka gitme taahhüdü sonrası HES ’in ne demek olduğunu soruyorum. Az düşünüp “Ha tamam!” diye giriyor: “Belediye başkanı bile karşı... N’apacaklar biliyon mu, dereyi tahtalarla kapatacaklar, sonra bir açacaklar, bakacaklar sel dolmuş. Sonra da şey olacak...” ‘Şey’ fena bir şey, öyle çıkıyor ağzından...
Evin yakınındaki derede oynayan, balıkları, atmacayı tanıyan bir çocuk Bora. Feridun Amca balcılık yaptığından, bu üretim sürecine de aşina: “Arılar çiçeklerin üstüne konuyor, iğnesini batırıyor, balı alıyor, peteğe bırakıyor. Akşama kadar durmadan çalışıyorlar. Zaten arılar bizden çok erken kalkıyor. Sonra Feridun Amca balları çekiyor. Bir de sakız çıkıyor, onu biliyor musun sen?”

Baston silahlı Atatürk
Çok iştahlı bir çocuk olmasa da, yanımızda oturan babası Raşit Altaş, Bora’nın bebekken beş kilo bal yediğini anlatıyor. Ağladıkça emziğini bala batırırlarmış. “Bence o yüzden iyi oynadı filmde” diyor gülerek. ‘Yumurta, ‘Süt’, ‘Bal’ isimli filmlerden zaten anında ‘Bal’ı seçiyor Bora. Diğerlerinde oynamayı zaten istemezmiş.
Peki yeni teklif gelmiş mi şimdiden? “Semih Abi reklamı yasakladı” diye giriyor; çocuktan al haberi... Oynamak istediği film türü ise hem şaşırtıcı hem değil. ‘Atatürk’lü film’ istiyor Bora. Fakat sorunca sebebinin bir süper kahraman hasletinde yattığını anlıyorsunuz. Anıtkabir’deki Atatürk Müzesi’nde gördüğü baston silaha meftun olmuş Bora: “Savaşa uğradığında, herkes baston sanacak, sonra Atatürk bir gösterecek...” Bu arada ayağa fırlamış, parkın kedilerine nişan almış vaziyette. Başka? Seride X-Men, Hulk, Örümcek Adam, Batman ve tırmanabilen her tür karakter var. ‘Akasya Durağı’ dizisindeki Sinan’a hayranlığı tam bu çerçeveye oturmuyor, ama olsun...
‘Parka ne zaman gideceğiz’ soruları sıklaşmaya başlıyor. “Sıkıldın mı?” diyorum; çocuktan alınacak bir haber daha, Semih Abi fazla soru sorarlarsa ‘Canım sıkıldı’ de, onlar ‘Tamam’ der diye tüyo vermiş.
Kalkmadan beyaz eşya tamirciliğinden emekli babasına, Berlin’de herkesi kendisine âşık eden Bora’nın oyunculuk sırrını soruyorum: “Benim babam çok güzel sanat müziği söyler. Ben güzel saz çalarım. Halası güzel resim yapar. Annesi de akıllıdır. Bakkallık yaptığımız dönemde bir hafta önce adam ne almış, kaç kuruş tutmuş söylerdi adama. Hepsi bir araya gelince...”
Ayağa kalkar kalkmaz anorağı elime tutuşturup pire gibi parka zıpladı Bora. Kaydıraktan salıncağa, tırmanma iplerinden tahteravalliye geçiş aralığı 20’şer saniye olduğundan, fotoğraf çekimi mesaisi imkânsıza dönüştü. Asıl sırrı orada anladım ben. Bora’nın yanına gidip bir film çektiğimizi, ama bu filmin yönetmeninin Semih Abi değil, Muhsin Abi olduğunu söyledim. O ne derse ikimiz de rolümüzü yapmak zorundaydık. Gerçekten ikiletmedi, anında o pire çocuk gitti, bir profesyonel oyuncu geldi.
‘Bal’ın meramını, kıvamını, Bora’nın canlandırdığı Yusuf’u ve tabii bir de yanından bisikletle geçen bir çocuğun içinde uyuyan o madeni koklama maharetini, ayrıca Semih Kaplanoğlu’na sormak lazım... ‘Bal’ 9 Nisan’da sinemalarda.