Buyurun şampiyonun sofrasına

Yönetmen Michael Mann'in, Ali projesine Spike Lee gibi nice hevesli adayın arasından sıyrılıp sonradan dahil olmuş olması...
Haber: YEŞİM TABAK / Arşivi

Yönetmen Michael Mann'in, Ali projesine Spike Lee gibi nice hevesli adayın arasından sıyrılıp sonradan dahil olmuş olması, ortaya çıkan sonuca bakınca bir hayli şaşırtıcı. Bunun sebebi, filmin, konusuna nadiren rastlanan derecede tutkuyla asılıyor oluşu. Ali'nin her anına sinen mükemmeliyetçilik çabası, taarruza geçen bir hırs olarak karşımıza çıkmıyor; ciddi bir tutkunun varlığı hissediliyor ve bunun neticesi, konuyla sinema dilinin birbirini ezmediği bir uyum biçiminde perdeye yansıyor. Dev prodüksiyon kavramı da, sağlanan imkânların uç bucak bilmezliği açısından, Ali'de, demir atacağı manalı koylardan birini bulmuş oluyor. Ne de olsa attığın taşın vurduğun kuşa değmesi lazım ki, yaşamı parlak bir başarı öyküsünü fazlasıyla aşan Muhammed Ali, tam da bu anlamda çok zengin ve katmanlı bir kaynak.
Sıkı yumruklardan fazlası
Film, Ali'nin (Will Smith) Dünya Ağırsiklet Boks Şampiyonluğu ünvanını aldığı 1964'ten başlayarak, Vietnam'a gitmeyi reddettiği için elinden alınan ünvanını, Zaire'de George Foreman'la (Charles Shufford) karşılaşıp ikinci kez kazanışına, 1974'e uzanan dönemi ele alıyor; yani hikâyenin, Ali'yi Ali yapan kısmını. Bu dönem içinde, hem kariyerinin en parlak dönemine hem de onu 20. yüzyılın en önemli sosyal ve politik figürlerinden biri yapan gelişmelere tanık oluyoruz. Muhammed Ali, 'ünlü boksör'ün ötesine geçen kimliğini, emekli politikacı ya da eskimiş sinema oyuncusu misali, duyarlı
etkinliklerle vakit doldurmaca şeklinde kazanmadığından, filme yansıyan on yıllık dilimdeki her şey ortak bir bütünün parçası. Ali'nin kadın düşkünlüğü ve benzeri bilumum ilginç yan öykü de, filme, bu bütüne dahil olabildiği kadarıyla giriyor. Kısacası, 'yaptı, etti, sonra böyle oldu' formatında anlatılan bir 'resimli Ali tarihi'ne değil, eksenini ve kahramanına bakış açısını, olan biten onca hadiseyi neresinden tutacağını başından belirlemiş bir filme buyur ediliyoruz. Ali'nin, sürüyle ilginç anekdotun sette canlandırılıp, işin geri kalanı montaj masasına havale edilmek suretiyle kotarılmadığı (bkz. Kara Şahin Düştü) çok açık. Senaryonun çizdiği sınırlar ise, bu kanıya varmamızı sağlayacak unsurların sadece bir kısmı. Modern soul müziğin temelini atan isimlerden Sam Cooke'un
(David Elliott) Afro Amerikalı bir topluluğa çektiği coşkulu müzik ziyafeti, amacına kilitlenmiş antrenman yapan Ali ve onun çocukluğundan görüntüleri muhteşem bir kurguda buluşturan, epey de uzun süren açılış
sahnesi, filmin bütün duygusunu aktarıyor. Sıkı yumruklardan fazlasını, bir özgürlük mücadelesini izleyeceğimize dair çok güçlü sinyaller veriyor (ipucu denemez buna). Mann'in, Ali'nin kişiliği ile yönetmen olarak
kendi imzası arasında kurduğu denge, biyografik bir filmde ancak şanslıysak rastlayacağımız türden. Bu dengenin meyvasını, filmin görsel üslubunda açıkça tatmak olası. Mann, yine bir yaşanmış öykü - sinema işbirliği olan Köstebek'teki gibi, her yere burnunu sokan ve gerçek bir tanıklık hissi uyandıran belgesel tadını, özgün bir sinema dilinin içine yediriyor (farklı görüntü yönetmenleriyle çalışmış olmasına rağmen).
Rotayı şaşırmadan
Muhammed Ali'nin hayatından, envai çeşit film çıkabilirdi. İpin ucu, kadınlarla ilişkisinden, sadece boks macerasından ya da neresinden istenirse tutulabilirdi. Dün 12.00 sularında sinemalarımızdaki turuna başlayan film ise, Ali'nin öyküsünü, kendini halkın şampiyonu olmaya adadığı ve hem bir Müslüman hem de bir Afro Amerikalı olarak özgürlüğünün peşinden gittiği, kimliğini tüm dünyaya ve başta ABD'ye kabul ettirdiği açıdan alıyor. Bu çerçevede, Cassius Clay yerine Muhammed Ali adını alması ve İslam'ı seçmesiyle birlikte onun etrafında dönen politik dengelere, çıkar oyunlarına, Malcolm X'ten (Mario Van Peebles) Elijah Muhammed'le (Albert Hall) ilişkisine, mümkün olduğunca geniş biçimde yer veriyor film. Üstelik bu yeri genişletirken, rotasını şaşırıp meselenin karmaşıklığı karşısında darmadağın olma tehlikesinden kolayca sıyrılıyor.
Velhasıl...
Belki Ali rolü için kolay kolay kimsenin aklına gelmezdi ama, Will Smith de bu noktada filmin artıları arasına giriyor. Öfke, toyluk, oturmuşluk, dikbaşlılık, megalomanlıkla beslenen 'kafiye düşkünü' ve saldırgan mizah anlayışı ya da Ali'ye
dair ne varsa, önyargılı genel beklentiye karşın Smith'in üzerine cuk oturuyor. Benzeri bir kendine uyarlama becerisi, bizzat yazdığı karakterlere alışkın olan Mann için de geçerli. Yönetmen, Ali ikonundaki, kendi tipik karakterlerine yakın yönün üzerinde, 'gerçek öykü' kısıtlamasına karşın rahatça çalışıyor. Gerçek ya da kurgu, 'işinin ehli, cesur, savaşçı bir profesyonel' var yine elinde. Bu yakınlığın da katkısıyla, Ali, tüm hesaplanmışlığına,
'dev prodüksiyon' ısısında pişirilmişliğine rağmen kesinlikle duygusal anlamda kuru veya soğuk bir film değil. Mann ve ekibinin yaptığı hesaplar, teknik ustalık seviyesinde kalmayıp tutmuş. Ancak şurası kesin ki, filmden tatmin kalmak için kısa periyodlarla verilecek yüksek yoğunluklu gaza ihtiyaç duyanların hesabı, büyük ihtimalle tutmayacak. Velhasıl film, hikâyesine karşı tek kelimeyle ideal bir mesafede duruyor ve bu mesafede, Muhammed Ali efsanesine de, Mann'e de, seyirciye de yer var.