'Çağdaş sanat adi ve artık güzelliğe inanmıyor, hâlâ'

'Çağdaş sanat adi ve artık güzelliğe inanmıyor, hâlâ'
'Çağdaş sanat adi ve artık güzelliğe inanmıyor, hâlâ'
Mezar anıtlarından oluşan yeni işlerini Paris'teki Daniel Templon Gallery'de sergileyen dünyaca ünlü çağdaş sanatçı ve tiyatrocu Jan Fabre ile Belçika'daki atölyesinde buluştuk, çağdaş sanattan girip Avrupa'daki aşırı sağ hareketten ve sıra dışı tiyatrosundan çıktık.
Haber: ITIR LIR TAN / Arşivi

Brueghel, Bosch ve Rubens gibi Flaman ustaların çağdaş devamcısı olarak kabul edilen dünyaca ünlü Belçikalı sanatçı Jan Fabre ile son çalışmaları mezar anıtlarının sergilenmesinden bir kaç gün önce Belçika’da atölyesinde bir araya geldik ve 54. Venedik Bienali’nde sergilediği sıradışı ‘Pieta’sını, kurucusu ve sahneye koyucusu olduğu saygın ve sıra dışı tiyatro topluluğu Troubleyn’e, Avrupa ’nın kuzeyini yavaş yavaş ele geçiren aşırı sağcı partileri ve bu doğrultuda şekillenmekte olan sanat ortamının geldiği noktayı konuştuk.

Sizinle son söyleşimizi 2010 senesinde, yine burada gerçekleştirmiştik. Size o gün, ‘Çağdaş sanat sizin için ne ifade ediyor’ dediğimde, “Çağdaş sanat adi ve artık güzelliğe inanmıyor” demiştiniz... Aradan üç sene geçti, bakış açınızda bir değişiklik oldu mu? Benim için çok büyük bir değişiklik yok. Kendi işlerimi hala bir ihtiyaç olarak yaratıyorum. Benim için en önemlisi, kendimi hiç bir modaya ve güncel akıma adapte etmeden, kendi eserlerimi yaratmak. Çünkü yeni medya ile herşey çok çabuk değişiyor ve kendimi ne söylemlerimde, ne yapmakta olduğum, ne de yapacağım eserlerimde modaların hiç birine adapte etmiyorum. Dışarıda neler oluyor bilmiyorum. Takip etmiyorum. Çünkü sanat gerçekliğin üzerinde ve öyle de olmalı.

Yani düşünceleriniz değişmedi... Ben artık Avrupa’da, özellikle de, aşırı sağcı milliyetçilerin seçimleri yüzde 38 ile kazandıkları bir ülkede yaşıyorum. Antwerp’te yeni belediye başkanı aşırı sağcı bir milliyetçi. Bu Hollanda’da ve burada çok şey değiştirdi. Sanatçılar ve yöneticiler arasında bir tür işbirliği başladı. Ben bu anlamda bağımsız kaldım ve bu insanlardan uzak durdum. Çünkü bu tip insanlar, kendilerine karşı hiç bir sempatim olmadığını biliyorlar. Bu belki de benim durumumu biraz yalnızlaştırdı. Avrupa’da bugün yaşanan aşırı sağcı hareketler tehlikeli. Ama aynı zamanda, ben her zaman bir sanatçı için ‘anarşinin şiiri’ nin önemine inanıyorum. Diğer bir taraftan, Antwerp’te solcu bir belediye başkanı varken onun yanında da değildim. Troubleyn’de ve diğer stüdyom olan Angelos’ta her zaman bağımsızdım. Hiç bir zaman hiç bir politik parti ile bağlantıda olmadım. Bütün parti üyeliklerini reddettim. Çünkü bir sanatçının her zaman bağımsız olması gerektiğini düşünüyorum. Bazen bu duruş sebebiyle toplum içinde cezalandırılıyorsun. Ama ben bu cezalandırılmayı bir ödül olarak görüyorum.
Bugün Avrupa’da, özellikle de benim ülkemde büyük değişiklikler oluyor. Kültür ve sanat dünyasından bir çok ressam, aktör, yönetmen, sinemacı kendilerini bu yeni sisteme adapte ediyorlar. Bunu bir tür işbirliği olarak görüyorum. Bu yüzden de mümkün olduğu kadar uzaklarında duruyorum. Fransa, İtalya, Hollanda ve Belçika gibi Avrupa ülkelerinde beni ve neyi savunduğumu çok iyi biliyorlar. Bunu röportajlarımda da çok açık bir şekilde ifade ediyorum.

Eserlerinize baktığımızda birbirinden farklı, bir çok farklı materyal kullandığınızı görüyoruz. Bu her bir materyal sizin için ne ifade ediyor? Projeye göre değişiyor. Örneğin bugün Brüksel Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi’nde koleksiyona dahil edilen “Chapters” serisindeki eserler için bronz kullandım. Çünkü otoportre yaparken bronzu bir gelenek olarak gördüm. “Chapters”da bir kralım, bir palyaçoyum, bir gangasterim, bir politikacıyım. Benim için bronz geleneksel bir malzeme ve bronzun parlak altın rengi aynı zamanda sanatçının ‘tinselliğini’ sembolize ediyor. Geleneksel bir malzemeyi çağdaş bir biçimde kullanmayı seviyorum. ‘Pieta’ mı sergilediğim Venedik Bienali’nde, Viyana’da ve Paris’te gösterdiğim eserlerimde beyaz Carrara mermeri kullanıyorum. Bu anne sütü gibi bembeyaz olan mermer, eserlerin konularıyla örtüşüyor. Carrara mermeri içerisinde hemen hemen hiç damar barındırmayan çok saf bir malzeme. Bu yüzden Pieta’mı ve beyinlerimi yaparken bunu malzemeyi kullandım. Tüm malzemelerin tarihi ve renksel içeriği vardır.

Hiç durmadan eser üretmeye ve diğer bir taraftan da tiyatro yapmaya devam ediyorsunuz. Tiyatro topluluğunuz sizin için ne ifade ediyor? Tiyatroda plastik sanatlardan farklı olarak ne buluyorsunuz? Aşağı yukarı 30 senedir tiyatro yapıyorum. Ben bir sanatçı olarak, güzelliğin hizmetkarıyım. Dolayısıyla fikirlerimi hayata geçirebileceğim en iyi aracıları arıyorum. Şu anda tiyatrom iki oyun sahneliyor. Biri 1982 diğeri 1984 tarihli. İnsanlar hala bu oyunları konuşuyorlar. Bu oyunları hem önemli tarihi yerlerde, hem de çeşitli üniversitelerde sahnelemiştim. Tiyatro tarihinde, şimdiden diğer önemli yapıtlar arasındaki yerlerini aldılar. Bu oyunları tekrar sahnelememin sebebi yeni aktör ve dansçılar yetiştiriyor olmam. Yeni ve genç bir oyuncu topluluğu kurmak için Avrupa’nın bir çok şehrinde, Roma’da, Paris’te, Atina’da, Brüksel’de, Stockholm’da 800’den fazla genç gördüm. Bu yeni genç topluluktan, 24 saat sürecek yeni oyunumda oynayacak aktör ve dansçıları seçeceğim. 2 senedir bu 24 saatlik projeyi hazırlıyorum. Projenin temeli Yunan Mitolojisi’nden, Matriksi’nden ve Trajedisi’nden esinlenerek yazdığım yeni bir tekste dayanıyor. Bu 24 saatlik oyun, bugün ‘katarsis’in ne olduğunu sorgulayacak. ‘Katarsis’e psikolojik bir fenomen olarak yaklaşacağım. Katarsis ve vücut ilişkisini sorgulayacağım. Aktörler ve dansçılar 24 saat boyunca sahnede olacaklar. Sahnede uyuyacaklar. Onların rüyalarına, kabuslarına dahil olacağım. Uyanma, uyanmama, uyuma, uyumama fikrine bakacağım. Bu konular bilim insanları ile araştırılacak ve bu da yaratımın kırmızı çizgisi olacak. Tiyatroya hala devam ediyorum çünkü yaptığım her araştırmada dansçılarımdan ve aktörlerimden çok şey öğreniyorum. Bununla diğer eserlerimi besliyorum. Dansçılarımdan kinetik zeka ile ilgili çok şey öğreniyorum ve bu öğrendiklerimi heykellerimde kullanıyorum. Diğer eserlerimden ise tiyatro kostümlerim ve sahne tasarımlarım adına çok şey öğreniyorum. Bir araç diğer bir aracı besliyor. Bu çok önemli. Bunu 30 senedir yapıyorum.

54. Venedik Bienali’nde sergilediğiniz ‘Pieta’nın fikri nasıl oluştu? Eser son şekline nasıl büründü? 8 senedir bilim insanları ve Antwerp Üniversitesi ile beyin üzerine çalışıyorum. Çünkü beyin vücudun en seksi kısmı. Hayal yoksa ereksiyon da yok. Çok önemli bir bilim insanı olan İtalyan Giacometti Rizzolati ile tanışma şansını yakaladım. Rizzolati’nin Parma’da bir laboratuarı var ve Nobel Ödül’ünü alacağını düşündüğüm bir kitabı var. Kitap ‘ayna nöronlar’ üzerine. Bu kitapta Rizzolati empati ve merhamet gibi duyguların ‘ayna nöronlar’ vasıtasıyla tetiklendiğini ispatlıyor. Bu bilimsel gerçeği kabul ettiğinde, tüm dinlerin insanoğlu tarafından kendi beyninde yaratıldığını kabul etmiş oluyorsun. Venedik Bienali’ndeki yerleştirme bir anlamda İsa’yı, Musa’yı, Muhammed’i bir çizgide bir araya getirdi ve beyni bir ‘pieta’ olarak düşündüm. Benim Pieta’mda Meryem’in yüzünü bir kurukafa. Oğlu için kendini feda eden anne. Ben de kıyafetlerim ile onun kucağında yatıyorum. Beyin ise elimden düşmekte. Vücudumda daha önce yaptığım eserlere göndermeler yapan çeşitli böcekler var. Pieta’ya ulaşmadan önce, altın renkli platformda yer alan 5 beyinin önünden geçiliyor. Her bir beyin bir inanışı temsil ediyor. Altın platfromun üzerinde tüm bu farklı düşünüşleri bir araya getirerek insanoğluna bir teklifte bulunuyorum. Öncelikle beynin vücudun en seksi kısmı olduğunu ve herşeyi onun üzerinde kurduğumuzu anlatıyorum. Ve belki de, hep beraber Budha’yı, Muhammet’i, İsa’yı ve Musa’yı kabul ederek birlikte ilerlemek çok güzel olurdu. Bu yerleştirmeyi yeni keşiflere, bilime ve ‘insan beynine saygı’ olarak yaptım.

Daha küçük heykellerin yer aldığı “Zeno Brains ve Oracles Stones” serilerinizde de aynı prensipten mi yola çıktınız? Evet bu bir adım ötesiydi. Kaplumbağalar ile çok çalışıyorum. Gençken kaplumbağalar ile performanslar yapmıştım. Çok büyük bir kaplumbağanın üzerinde olduğum bir heykelim var. Eski Yunan’da Atina ve Delfi’de kaplumbağaların kabuğuna bakarak geleceğe dair kehanetlerde bulunulurdu. Bu seride ünlü filozof Zeno’nun hikayesine değiniyorum. Konu ‘bir kehanet taşı olarak beyin’ ve kaplumbağa ve tüm kehanetler ve çağdaş yaşam arasındaki ilişkiler.

Eserlerinizde çoğu zaman sizi görüyoruz. Bir çok sanatçı eserlerini ve felsefelerini anlatmaktan kaçınıp, geri planda kalmayı tercih ederken, siz eserlerinizin başrolünde yerinizi alıyorsunuz. Bu sizin için bir ihtiyaç mı? Çünkü aslında bir sanatçı için, eserinin bu denli ön planında olmak bir risktir. Diğer bir taraftan egosantrik bir duruşunuz da yok... Evet. Kendimi bir aktör gibi kullanıyorum. Bir aktör kendine yeni maskeler verir. Bunun kaynağını gelenekte aramak gerekir. Ben Antwerp’te, Rubens’in evinin yanındaki evde doğdum. Rubens de çok otoportre yaptı. Otoportre aynı zamanda bir başkası için maskedir. Bir otoportre yapmak kendini bir soğan gibi soymak gibidir. Soydukça farklı Jan Fabre’lar keşfedersin.

Anlıyorum. Ama sizin eserlerinizde bir otoportreden çok, gelip mesajı bizzat sizin verdiğinizi görüyoruz... Evet çünkü bu bir ‘gizlenmeme’, bir tür rengini itiraf etme biçimi. Ben burada, yani Belçika’da, İtalya’da, Fransa’da ve Hollanda’da olanları anlatmaya çalışıyorum. Yani şu an iktidarda olan aşırı sağcılara kendilerine sempati beslemediğimi. Tabi bu yüzden onların karalistesindeyim ama bunu bildiklerinden emin olmak istiyorum. Dolayısıyla şu anda benim biraz da direniş savaşçısı olduğumu söyleyebilirsiniz.

En son ilham kaynaklarınız ve sizi üç senedir meşgul eden konular neler oldu? Son sergim ‘Gisants’ geçtiğimiz ay Paris’te Daniel Templon Galeri’de açıldı. Bu seri bir mezar anıtları terminolojisi. 2 tane mezar anıtı yaptım. Bir tanesi beni gençliğimde çok etkilemiş olan bilim insanı Konrad Lawrence a ait. Aynı zamanda bir biolojist. Diğer mezar anıtı ise Elisabeth Crosby’ye ait. Bu iki anıtı bu iki önemli bilim insanına ‘saygı’ için yaptım.

Bu iki bilim insanını seçmenizin nedenleri neydi? Çünkü bu bilim insanları benim çocukluk ve gençlik kahramanlarımdılar. Örnek aldığım rol modellerim olmuşlardı. Onları yüceltmek istedim. Bu yüzden onları seçtim.

Jan Fabre’nin ‘Gisant’ başlıklı sergisi 20 Nisan’a kadar Daniel Templon Paris galerisinde.