Çağdaş sanattan nefret ediyorum-2

Çağdaş sanattan nefret ediyorum-2
Çağdaş sanattan nefret ediyorum-2
Kültür dünyasında çağdaş sanata mesafeli duranlar, hatta onu reddedenler var. Pazartesi günü Cem Erciyes'in bu konuyu ele alan yazısını yayımlamıştık. Şimdi de kültür kurumu yöneticileri ile bir eleştirmenin konuyla ilgili görüşlerini paylaşıyoruz.

Kuşkunun kaynağı keyif endüstrisi
Vasıf Kortun (Salt): Yerelde ‘entelektüel kesimin’ güncel sanata olan şüphesi yeni bir durum değil, o ayrı bir konu... Şimdiki durum daha ziyade güncel sanatın diğer kültürel ifadelerden koparak keyif endüstrisinin ve neoliberalizmin kucağına oturmasıyla başlayan kuşku. ‘Entelektüel faaliyetler içinde olduğunu’ söylediklerinin bunun fevkinde olduklarını sanmıyorum. İki farklı kuşkuyu aynı bağlamda ele almamamız gerekiyor. Yüksel Arslan da güncel sanattan nefret eder örneğin ve Ömer Uluç’a bayılırız çünkü okuryazardır, Cihat Burak fetişi hiç bitmez zira hem mimar hem yazardır, ha bir de ressamdır. Abidin Dino bir entelektüel ve bir sinemacıdır ve sanatçıdır da ama sadece sanatçı olsa o değere binmez. SALT ‘güncel sanat kurumu’ olmamak üzere yola çıktı. Tam da güncel sanata hatta görselliğe verilen bu ayrıcalıktan feragat etmek için. Güncel sanatla sorunu olan çok sayıda sanatçı da var hatta haklılar. Mesela Hüseyin Alptekin, İz Öztat, Banu Cennetoğlu...

Rahatsız edici şeylerden kaçınıyoruzMelih Fereli (Arter): Yakın arkadaş grubumda da benzeri ifadeler kullanan kişiler var; üstelik aynı temel eğitimden geçmiş olmamıza rağmen! Bence esas neden eleştirel düşünceye uzaklık, merak eksikliği! “Rahatsız” edici, düşünmeye davet eden hiçbir şey, sanat dahi olsa, üzerinde emek vermeye değer biçimde algılanmıyor. Tam tersi bir yaklaşım içselleştirilmedikçe -ki bu da ancak eğitim felsefemizin sorgulanıp reforme edilmesiyle mümkün- çağdaş sanata karşı duruşlara daha çok rastlayacağız. Ama bizler yine de ‘sahile vurmuş deniz yıldızlarını birer birer denize fırlatarak onların hayatında fark yaratan çocuk misali’ çağdaş sanat kulvarında ilerlemeye devam edeceğiz.

Çaba ve özveri gerekNecmi Sönmez (eleştirmen): Çağdaş Sanat belli bir birikim, özel ilgi ve ön bilgilendirme süreçleriyle formlanan bir yaratı alanıdır. Nasıl ki herkesin kırmızı rengi sevmesi beklenemezse, herkesin çağdaş sanatı anlaması, onu takip etmesi de beklenemez. Nefret söylemi kilitlenmiş, algı dünyasını geliştiremeyen kişilerin içine düştükleri bir tuzaktır. Oysa görsel sanatlar ister klasik ister modern, isterse çağdaş olsunlar, görmeyi, bunu dönüştürerek soyutlamayı sağladıkları için çok farklı yorumların kapılarını aralayan anahtar gibidirler. Sanatın sürekliliğinde yeni ve farklı olanın her zaman bir cazibesi vardır. Kişilerin bunun peşine düşmeleri için belli bir birikime, çaba ve özveriyle şekillenen uzun bir yolda yürümeyi göz önüne alması gerekiyor. Müzelerdeki özgün yapıtlara bakarak onların aydınlattığı yolda kişiselleşmek kolay değil. Nam June Paik’ı, Bill Viola’yı, Beuys’u algılamadan Altan Gürman’ı, Füsun Onur’u, Seyhun Topuz’u kavramamız da mümkün değil.

Çağdaş sanat şiddetli bir kopuşla geldiLevent Çalıkoğlu ( İstanbul Modern): Benim çevremde de kimi entelektüel izleyicinin çağdaş sanata bir mesafeyle yaklaştığına şahit oluyorum. Çağdaş sanatçılar edebiyat, sinema , tiyatro gibi disiplinlere meraklı iken nasıl oluyorda diğer disiplinlerdeki üreticiler çağdaş sanata mesafeyla yaklaşıyor? Hatta senin de belirttiğin gibi küçümsüyor. Bu kırılma ve mesafe ne zaman doğdu?
Kanımca 1980’li yıllarda modernden kopan çağdaş sanatçıların kavramsala yaklaşması ile bu yarılma ortaya çıktı. Öncesinde neredeyse net bir temsil görüyordu tüm izleyiciler. Bir şeyin, bir durumun temsili, sembolü veya soyutlamasıyda görsel sanat. Düşünsel bir faaliyetin sanat yapıtının merkezi olarak konumlandırılmaya başlanması ile çağdaş sanatçılar kendilerine ait bir yol inşa etmeye başladılar. Bu yol uluslararasıydı ve o günün koşullarında neredeyse 20. Yüzyılın başına Dada’ya ve Kavramsal sanatın kurucusu Duchamp’a uzanıyordu.
Bence kesin olan şu: Ne sinema ne edebiyat ne de tiyatromuzda (ki belki de üretimlerinin doğası gereği) temsilden şiddetli bir kopuş olmadı. Özellikle 1980 ve hatta 90’larda bunu görmek tekil örnekler hariç mümkün değil. Oysa çağdaş sanat topyekün geçmişle varolan bağını kopardı. Kolay tarif edilemeyen, erken örneklerde kendi içine kapalı, dışarıdan bakıldığında kolaycacık üretilmiş izlenimi uyandıran bir yapıyla kendisini ortaya koydu. Bu anlaşılmaz bir durumdu tabii ki. Görünüşte ne bir emek vardı ne de paylaşımcı bir ilişki. Haliyle görüneni anlayabilmek için zaman ayırmak, metinlere başvurmak gerekiyordu. Sinema, Edebiyat ve Tiyatro’nun icrası için harcanılan zaman ve emek de sanat yapıtının başarısı ve varlığı için bir önkoşul olarak algılanıyordu.
Bir başka önemli durum ise çağdaş sanatın eleştirmen ve yazarının sanatçılarla eşzamanlı olarak doğmamasıdır. 1980’li yıllarda çağdaş sanatı anlayan, destekleyen, yazan ve eleştiren çok az ve etkili sanat yazarı var. İlginçtir onların kullandıkları dil de kendi içine kapalı ve neredeyse anlaşılmaz. Böyle bir dönem bu aslında. Kavramlardan bahsederken anlaşılmaz olmayı tercih etmek belki de dönemin modası olmuş. Gerçekten de ilk örnekleri açıklayan sanat yazılarının çoğu girift metinler. Eminim bu metinler de diğer disiplinler tarafından uzak ve hatta ukalaca bulunmuştur.
O tarihlerde başlayan bu ayrılık ve kopuş bugün hala devam ediyor gibi görünüyor. Çünkü o kuşaklar bugün hala sanat dünyamızın içinde ve aradaki mesafeyi kapatma gibi bir çaba içerisinde olmamışlar. Buna karşılık genç jenerasyonlar çok daha etkileşim içerisinde ve birbirlerinden beslenmeye öncelik tanıyorlar. Sınırları ve disiplinleri kategorileştirmeden yeni ve yaratıcı alanlar açmaya özen gösteriyorlar.

Cem Erciyes yazdı. "Çağdaş sanattan nefret ediyorum!"