Çağın epidemisi: Nefret suçları

Çağın epidemisi: Nefret suçları
Çağın epidemisi: Nefret suçları

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Yarının Dünya Irkçılıkla Mücadele Günü olması belki tesiri vahim, bilinirliği az nefret suçlarını konuşmak için iyi bir fırsattır. Bu suçlar diğerlerinden neden farklı? Kim, neden, kimin gırtlağına biniyor? Medyada nefret söylemi üzerine çalışan Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu'na sorduk
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinarbihter@gmail.com / Arşivi

Birçok suçun temelinde dostane sayamayacağımız duyguların yattığı kesin, fakat nefret suçu başka bir tür. Fiziki şiddet içersin ya da içermesin, bir diğerine verilen zarardan söz ediyoruz. Gerekçe ise sadece kurban konumundakinin etnik, dinsel, cinsel aidiyeti. Bazen yaşı, bazen zengin ya da yoksul sıfatlarıyla toplumsal statüsü, bazen engelli olup olmayışı. Tek başına ırkçılık değil, tek başına ayrımcılık değil; ortada bir suç var, motivasyon olarak bariz bir nefret var. Bir insanı sadece Ermeni yahut sadece Hıristiyan olduğu için öldürmek... Sadece travesti diye saldırmak... Ten rengi yüzünden malına zarar vermek.
Adı 1980’lerde konmuş, aynı yıllarda ABD’de yasalar kapsamında tarif edilmiş bu suç çeşidi, 10’dan fazla motivasyonuyla birlikte kimi zaman medyaya yansımıyor, kimi zaman nefret kısmı gözardı edilmiş olarak hengâme içinde kayboluyor. Hem BM, hem AGİT üzerinden Türkiye’nin adım atmak konusunda taahhütleri olsa da, bilinmezliği ve görünmezliğinin dışında uluslararası platformda, Türkiye kendisini raporlamıyor da. Bu da kendi içinde suçluyu teşvik aslında.
Nefret suçlarının en vahim yanı, sadece mağduru değil, mağdurla ortak karakteristik özelliklere sahip kişileri de aynı tecrit duygusuna itmesi, yaşadığı toplumda istenmediği hissiyle travmaya neden olabilmesi.
Türkiye, malumunuz mebzul miktarda nefret suçunun her gün, her dakika işlendiği ve daha fenası bunun çoğu kez farkında olunmadığı bir ülke. Farkında olarak çalışanlar da var. Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Girişimi (DurDe) içinden doğan Sosyal Değişim Derneği, bir süredir Nefret Suçlarına Karşı Platform çatısı altında ilgili sivil toplum kuruluşlarını ve inisiyatifleri bir araya getirmeye çalışıyor. Bu iki hareketin dışında Uluslararası Hrant Dink Vakfı, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Kaos GL, Pembe Hayat, Siyah Pembe Üçgen İzmir LGBTT Derneği, Lambda İstanbul, İnsan Hakları Araştırmaları Derneği (İHAD), İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Geliştirme Merkezi, İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP) da konu üzerine hassasiyetle eğilerek türlü açılımlarıyla çalışanlardan. En ısrarlı talepleri ise üzerine çalışılan ayrımcılık yasasının dışında, nefret suçları yasalaştırabilmek.
Nefret Suçları Karşıtı Platform’dan Levent Şensever de sonuçlarını önümüzdeki ay açıklayacakları kapsamlı bir medya taramasından ve hazırlandıkları Nefret Suçları ve Söylemi Konferansı’ndan da söz ediyor. DurDe’nin kurucularından olan Şensever de bu konuda merak ettiklerimizi sorduğumuz Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu gibi Hrant Dink’in öldürülüşünü Türkiye için milat kabil edenlerden.
Sosyal Değişim Derneği’nin, 20 günlük gazetenin haber sunuşları üzerinden 10 çeşit nefret suçunu taradığı araştırmanın Danışma Kurulu’nda yer alan İnceoğlu, medyada nefret söylemi ve nefret suçları üzerine çok yazmış, çok konuşmuş bir kişi. ‘Gay bardan çıkıp gasp yaptılar’, ‘Rahipler uçkuru kilisede çözüyor’, ‘Öğrenciyi taciz eden sapık Yunan’a baskın’, ‘Travesti dehşeti’, ‘Ters ilişki teklif etti, öldürdüm’ başlıklarının uçuştuğu bir ülkenin nefret potansiyeline dair Yasemin İnceoğlu’na soracaklarımız bol. Bilhassa yarın Dünya Irkçılıkla Mücadele Günü’yken...
Türkiye’den değil, dünyadan başlayalım. Nefret suçu kavramının adının konması neden bu kadar zaman aldı? İnsanlık neyi fark etti de bazı suçları diğerlerinden ayırma lüzumunu gördü?
Aslında çok güzel bir soru. Türkiye’de kesin geç, ABD’de, Avrupa’da 80’lerden beri konuşuluyor. Diyeceksiniz ki 80’ler geç değil mi? Evet, geç. Sonuçta 30 yıllık geçmişi var. Belki konuşuluyordu ama bu kadar cesurca değildi; bir baskı unsuru oluşturamıyordu. Ama artık dünya sıkışıp kaldı bir köşeye. İtiraf etmek istedi, inkârdan vazgeçmek, temize çıkmak istedi. Şeffaflık, gün ışığında yönetim, külahımızı önümüze koyup düşünelim isteği... Hepsi etkili.
Bir virüs gibi bakarsak nefret suçlarının çok bulaşıcı bir yanı var.
Çok. Zaten nefret suçları için çağın epidemisi denir.
Bu virüs hangi yollarla bulaşır? En çok aktarıldığı zeminler nereler?
Althusser’in dediği gibi medya, devletin ideolojik bir aygıtı. Meşrulaştırıcı yanı var. Kendi gündemini yaratırken, toplumsal bağlamdan kopuk bir bombardıman halinde, hem örtük hem açık biçimde, sinsice çalışıyor. Hrant Dink cinayeti Türkiye’de milattır, nefret suçları da bundan sonra konuşulmaya başlandı. Yine de hâlâ çok bilinmiyor. Medyayı taradığınızda eskiden sürmanşette olan nefret söyleminin artık güzelce satır aralarına yerleştirildiğini görüyorsunuz. Bir de nefret, hep korkuyla birlikte gidiyor. Bütün fobilerin içinde korku vardır: İslamofobi, yabancı düşmanlığı zenofobi... Tabii bilmediği bir şeyden nefret söz konusu. Mesela Beyoğlu Musevi Hahamhanesi Vakfı’yla Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu’nun ortak bir çalışması var. 1108 kişiyle telefon anketi yaptılar. Metodolojik olarak ne kadar sağlıklı, ne kadar temsil eder tartışırsınız ama sonuçlar ilginç. Yahudi eşittir terör. Toplumun yüzde 90’ı hayatında hiçbir Yahudi’yle tanışmamış. Buna mukabil yüzde 42’si bir Yahudi’yle komşu olmak da istemiyor. Irkçılığı, milliyetçiliği, şovenizmi spor medyasında da görebilirsiniz. Türk’ün Türk’ten başka dostu yok şiarından hareket ediliyor hep. ‘Göster şu Avrupalı’ya Türk’ün kim olduğunu...’ ‘Yedin mi Türk’ün lokumunu hırbo İngiliz...’ Leeds-Galatasaray maçındaki ‘Two size’ı zaten unutamayız... Bunların hepsinde ciddi bir nefret söylemi var.
Özellikle azınlıklara karşı gelişen nefrete baktığımızda, memlekette azınlık mazınlık bırakılmadığı bir dönemde yükselişine şahit oluyoruz. Nicelikse olay, yoklar ki zaten, kalmamışlar işte... Asıl mesele ne?
Evet tabii, ama yaratılmış, sözde bir tehditten söz ediyoruz. Bir öcüler dünyası... Bu kelimeyi kullanmamız doğru değil belki ama paranoya... Bu her tehdidi büyütme ihtiyacını, egemen ideolojinin oksijeni olarak da değerlendirebiliriz. İktidar odakları her zaman medya üzerinden gündemi saptırır, hangi korku objesinin yaratılacağına, hangisinin görmezden gelineceğine karar verir. Sanki size yapay ve yatay bir şema sunar. Arka planı çok bilmiyorsunuz belki. Çünkü eleştirel düşünmeden yoksun, okuyup yazmayan bir toplumun üyesisiniz. Medya gibi önemli bir silah da bunu kullanabiliyor. Medya ‘watch dog’ denilen o bekçi köpeği misyonunu üstlenmiyor bu ortamda. İnsanlar medyadan aldığı kadarını biliyor, ona inanıyor, gerisini kurcalamıyor. Televizyon başlı başına önemli bir silah. Bizim toplumumuz sözlü kültürden yazılı kültüre geçme sürecini tamamlayamadan görsel-işitsel kültürle tanıştı. Kimse okumuyor. Çoğu eve kütüphane, gazetelerin promosyonla ansiklopedi verdiği dönemde girdi. Marangozlar o ara öyle bir iş yaptı ki... (Gülüyor) Sonuçta aptal kutusu denen televizyon ciddi bir enformatif bombardımanla insanlar üzerinde bir narkotik etki bıraktı. Bunun kuramı bile vardır, sizi öyle bir narkotik bombardımana tabi tutuyor ki işlevselliğinizi yitiriyorsunuz.
Nefret söylemi hiçbir zaman tek tür de olmuyor. Biri Yahudilerden hazzetmiyorsa, yüksek ihtimalle eşcinsellerden de tiksiniyor. Paket halinde geliyor nefret. O bahsi geçen ortalama Türkiyelinin hayalindeki ülke nasıl bir yer?
Sıfır yabancı... Herkes Müslüman olsun, ama Alevi değil, Sünni. Herkes heteroseksüel. Herkes muhafazakâr. RTÜK’ün de söylemidir ya, Türk aile yapısının ahlakını korumayan, bozan herkesin ‘out’ olduğu bir ülke istedikleri. O ahlak da neyse...
Böyle olursa mutlu olacaklar mı?
Maalesef evet. Çok hastalıklı bir durum tabii. Bir de nasıl renksiz, zevksiz, fotokopilemişsin gibi... Bunu psikiyatrlara ve sosyologlara sormak lazım ama Türkiye, toplumsal ve kültürel değişime ciddi direnç gösteren bir ülke. İstemiyor. Esneklik yok. Erkek egemen, geleneksel ve kapalı bir toplum. Ben denmiyor ki, hep biz...
Yüzdeye vurursak Türkiye’de en büyük nefret neye karşı?
Etnik temelli nefret suçlarının yüzde 40’ı aşan bir seviyede olduğunu söyleyebilirim. Sonra dinsel sebepler geliyor ki onun yüzdesi 20; yani arada bayağı da fark var. Bir de şu var, bu medyaya yansıyan bölümü. Medyada haber yapanların dünya görüşü, cinsellik algısı o kadar önemli ki... Bu konudaki çalışmalar da ürkütücü.
İnternette gazete ya da haber sitelerindeki okur yorumlarını takip ediyor musunuz? Bazılarını başka bir ülkeye gösterseniz ‘Ben bunların yazılabildiği yerde yaşayamıyorum’ diye, iltica sebebi sayılır. Bazıları kendi kendisinin suç duyurusu...
Bakıyorum, bakmaz mıyım; dehşet, dehşet... Bu gerçekten üzerine çalışılması gereken bir alan.
Kimi haber sitelerinde okur yorumları artsın, herkes birbirinin anasına küfredebilsin diye sanki, daha nefret dolu bir dil kullanılıyor.
Kesinlikle. Yeni medyayla çıkan yeni bir alan işte bu...
Nefret söylemine sahip olanlara dair bir nefret söyleminin, işlenmiş bir suçun örneği var mı? Biraz garip oldu ama bu histe yalnız olmadığımı duymak istiyorum.
Olabilir, bakmak lazım. Ben dediğinizi anlıyorum, size empati de duyuyorum. (Gülüyor)
Öğrencilerinizde açık ya da örtük böyle bir tavır hissediyor musunuz?
Üniversite ayrımı yapmak doğru değil, hatta üniversiteyle sınırlamamak lazım; ben gençlerle çok haşır neşirim, maalesef bu yeni kuşak çok milliyetçi, aşırı ırkçı. Bazen korkutuyor beni. Gözleri dönmüş olanlar var. Davos Zirvesi’nden sonra mesela ‘Ben zaten Yahudileri hiç sevmem hocam’ diyen duydum. Bir fırsat çıktığında, hemen kusuyor. Milli Eğitim’in kitaplarından geçmiş hepsi. Mesela Milli Eğitim Bakanlığı onaylı bir kitapta Çingenelere dair neler dendiğini biliyor musunuz? Bunu okumam lazım size... Doç. Dr. Ali Rafet Özkan’ın ‘Türkiye Çingeneleri’ adlı kitabı... “İnançları zayıftır. Nikâha itibar etmezler. Kavgacı olurlar. Karanlıktan korkarlar. Kuzu eti yemezler. Kadınlarının kalçaları geniştir. Dilenirler. Hırsızlık, dolandırıcılık, gaspçılık, tefecilik, vurgunculuk yaparlar. Karıları kocalarını aldatır.” Bu kadar mı dışlayıcı olunur!
Pardon da Roman açılımı yaparken “Siz insansınız” diye lafa girmek, kaş yaparken göz çıkarmak değil mi biraz?
(Gülüyor) Öyle tabii. Biraz üslup sorunu var, hep vardı.

‘Bir şeytan tüyü var herhalde’
* ‘Kişiler arası iletişimde etkileme ve ikna’ başlıklı bir atölye çalışması yapmışsınız.
Ya ben ona gidemedim aslında; yapacaktım.
* Öğrencilerinizin sizin hakkınızda ettiği laflara bakınca öyle görünüyor, şahsen kendinizde böyle bir kabiliyet görüyor musunuz diye soracaktım.
(Gülüyor) Bilmiyorum ki. Bilgi dışında bir ikna stratejisi bilmiyorum. Biz kuram öğretiyoruz, ama empati biliyoruz. Sayın Başbakan’ın dediği gibi öğrencilere “Siz insansınız” demiyoruz ama onları anlamaya çalışıyoruz. 
* Ama başka türlü bir yakınlık hissettikleri de kesin size karşı. Sadece kolunuzdaki dövmeyle, motorla olmaz bu işler...
Yok canım... Bir şeytan tüyü var herhalde. ‘Tatlı-sert’i beceriyorum galiba. Otoriter bir yanım var, ama bakıyorum konsantrasyon dağılıyor, bir anekdot, iki ayar, hemen gevşetiyorum. Ben zaten blok ders yaparım, 90 dakikadan aşağı bırakmam.
* Bu bir tür sahne kabiliyeti mi?
Ben öyle olduğuna inanıyorum. Artık sohbet kısmına girdik; ben yıllarca bale de yaptım, sahnenin önemini bilirim. Sonuçta çocuklar kitap dışında bir şey almalı sizden. Kitabın aynısını anlatacaksanız, niye okula gelsin ki... Ben hep çalışarak gelirim. Medya bugünden yarına değişen bir şey; mülkiyet yapısı değişiyor, kanunlar, teknoloji değişiyor. Demode kalmamanız lazım. 1999 yılının kaynaklarıyla ders anlatamam, hatta geçen sene bile demode...

DurDe Girişimi, 21 Mart Dünya Irkçılıkla Mücadele Günü vesilesiyle bugün ‘Nefret suçu nedir? Niçin önemlidir?’ başlıklı bir panel düzenliyor. Girizgâhı buradan yapanlar daha sonra Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu’nu ve hukuki boyut hakkında avukat Ulaş Karan’ı dinlemeye gidebilir. İstanbul, Taxim Hill Hotel’de, saat 16.00’da. Buluşmada platforma dair sunum da yapılacak. www.durde.org