Çankaya'nın bütün adamları (1)

Mustafa Kemal Paşa'yı liderliğe taşıyan, milli mücadelenin önderi olmasını sağlayan İttihatçılardan başkası değildi ama ipleri eline alıp gerçekten lider olduğunu kanıtladıktan sonra öncelikle İttihatçıların defterini dürmekte tereddüt etmeyecekti.

Yazı Dizisi
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

BAŞLARKEN
Mayıs 2007'de seçilmesi gereken Türkiye Cumhuriyeti'nin 11'inci cumhurbaşkanına ilişkin tartışmalar bir yıl önce, Mayıs 2006'da başladı ve dolayısıyla bu cumhurbaşkanlığı seçiminin de bir krize gebe olduğu anlaşıldı. AKP gibi bırakın hükümette olması, varlığı bile bazılarınca 'rejime tehdit' olarak görülen bir iktidar partisinin lideri Çankaya'ya çıkmayı düşündüğü için kriz çıkmış değildir. Gerçek şu ki Türkiye'de cumhurbaşkanlığı seçimi demek çoğunlukla kriz demektir, krizsiz cumhurbaşkanı kolay kolay seçilmez.
Peki ama neden böyle oluyor? Aslında bunun yanıtı basit ama çarpıcı bir gerçek: Atama yerine seçim yapmaya kalkışınca böyle oluyor! Aslında bir seçim söz konusudur ama bu, daha çok üzerinde anlaşılmış birinin onaylanmasından öteye gitmeyen bir seçimdir. Hatta üzerinde anlaşılmış ismin dışında adaylardan bile rahatsız olunur. Ve bu arada, devletin bu en üst makamına kimin geleceğinin belirlenmesinde ordu çok önemlidir.Sadece Türkiye'de değil her ülkede o ülkenin ordusunun kimin cumhurbaşkanı olacağına kayıtsız kalmayacağı, devletin temel kurumlarından biri olarak fikrinin ve etkisinin olacağı söylenebilir. Doğrudur da; ama Türkiye 'deki durum bunun ötesindedir. Parlamento bazen direnme cüretini gösterir, kriz derinleşir ve sonuçta bir uzlaşma zemini ortaya çıkar; ama bazen de ordu hükümetleri ve meclisleri 'görevden alır' ve doğrudan 'atama'yı gerçekleştirir. Doğrudan atamanın son örneği Kenan Evren'dir.
Sistemin böyle işlemesi kişilere bağlı değildir, tarihsel nedenlere dayanır. İsmet İnönü milli mücadeleyi 'ordu ihtilali' diye nitelendirirken haklı olarak bir tarihsel gerçeğe işaret ediyordu. Milli mücadeleyi örgütleyen ve başarıya ulaştıran ordu, yeni ulus-devletin ve Cumhuriyet'in de kurucusuydu ve daha sonraki süreçte de devletin ve ülkenin 'asli sahibi' olarak kendini görmeye devam edecekti. Cumhurbaşkanlığı, Çankaya Köşkü de devletin en yüksek makamı, sembolik olarak devletin kendisidir. Ordunun kendi içinden çıkmış olanlar; eski komutanlar Çankaya'da olduğu sürece askerde bir rahatsızlık, huzursuzluk yoktur. Devlet emin ellerdedir. Ama ne zaman sivil bir şahsiyet 864 rakımlı tepeye çıksa orduda şöyle ya da böyle bir sıkıntı, bir huzursuzluk baş gösterir. On cumhurbaşkanından altısı ordudan gelmiştir, asker kökenlidir ve bunlarla ordunun bir sorunu olmamıştır. Üçü siyasi parti lideri, biri de hukukçu olmak üzere diğer dördü sivildir ve tümünün zamanında askerle Çankaya arasında sorun olmuştur.
10'uncu cumhurbaşkanının görev süresinin bitmesine daha zaman varken 11'incisinin kim olması gerektiği tartışılmaya başlandı ama bu noktada isimden çok, söz konusu kişinin Çankaya'ya ne tür bir misyonu yerine getirmek üzere çıkacağı önemlidir ve asıl bunun tartışılması gerekir.


Mustafa Kemal Paşa'yı liderliğe taşıyan, milli mücadelenin önderi olmasını sağlayan İttihatçılardan başkası değildi ama ipleri eline alıp gerçekten lider olduğunu kanıtladıktan sonra öncelikle İttihatçıların defterini dürmekte tereddüt etmeyecekti.
Öte yandan İttihatçıların da ilk tercihi o değildi. En fazla üzerinde düşünülen Enver Paşa'nın amcası Halil Paşa yeterli bir isim değildi. Bunun üzerine önce saygın ve yaşlı asker Ahmet İzzet Paşa'ya başvurdular. O da olmayınca Mustafa Kemal'e yöneldiler. Mustafa Kemal'in düşünülmesi için bazı önemli özellikleri vardı. Birincisi ordu içinde saygınlığı olan parlak bir askerdi. Çanakkale'de yıldızı parlamış, askeri yeteneklerine de güvenilen genç bir paşa olarak askerin desteğini alması kolaydı.
İkincisi, İttihat ve Terakki Partisi'nin üyesi olmasına rağmen lider kadrosuyla arası pek iyi olmamış, sivrilmemişti. Hatta Enver Paşa'yla sürtüşmeleri olmuştu.
Üçüncüsü, Almanlarla da pek anlaşamamış, görev yaptığı birliklerde Alman subaylarıyla tartışmalar yaşamıştı. Ordu yönetiminin Alman Genelkurmayı'nda olmasını eleştiriyordu. İngilizler açısından pek antipatik görünmüyor olabilirdi.
Dördüncüsü, savaş sonrasının en önemli sorunlarından biri olan Ermeni kıyımına bulaşmamış subaylardan biriydi. Dünya savaşının galip devletleri 1915'teki 'Ermeni tehciri'ni önemsiyor ve sorumlularını yargılamakta kararlı görünüyordu. Bu olaydan uzak bulunması da, galip devletler tarafından muhatap alınması açısından bir avantajdı.
Nihayet beşincisi, Saray'la, Padişah Vahdettin'le ilişkileri iyiydi. 1917'de Vahdettin veliahtken Almanya seyahatinde kendisine eşlik etmişti. Sarayın önemsediği bir asker ve 'Padişah yaveri'ydi.
İşte tüm bu özellikleri dolayısıyla örgütlenmekte olan mücadelenin liderliği için düşünülecek uygun kişilerin başındaydı
Nazır olmak istiyordu
Birinci Dünya Savaşı'nın sona erdiği sıralarda Mustafa Kemal'in perspektifinin önde gelen İttihatçılardan farklı olduğuna ilişkin bir işaret yoktur. İstanbul'a dönmeden Adana'dan Vahdettin'in yaverlerinden Naci Paşa'ya çektiği telgrafta Ahmet İzzet Paşa'nın başkanlığında bir hükümet kurulmasını, Fethi Okyar, Rauf Orbay, Hayri Ürgüplü gibi isimlerin de bu hükümette yer almasını ve kendisinin de Harbiye Nazırlığı'na getirilmesini istiyordu. Böylesi bir hükümetin mümkün olan en eyi şartlarda anlaşma yapacağına inanıyordu. Nitekim pek uzun ömürlü olmasa da Ahmet İzzet Paşa başkanlığında, önerdiğine yakın bir hükümet kurulacak ama Mustafa Kemal Habriye Nazırı olamayacaktı.
Yakın arkadaşlarından Fethi Bey Dahiliye Nazırı, Rauf Bey'le Bahriye Nazırı olmuştu ve Mondros Mütarekesi bu hükümet tarafından imzalanmıştı.
Mustafa Kemal 13 Kasım 1918'de İstanbul'a döndüğünde bu hükümet de istifa etmiş bulunuyordu. Fethi Okyar'la birlikte duruma müdahale edip yeniden hükümet olmanın yollarını aradılar ama olmadı, başaramadılar.
Bundan sonraki altı ay, 16 Mayıs 1919 tarihinde Samsun'a doğru yola çıkıncaya kadar Mustafa Kemal, Harbiye Nazırı olmak için fırsat kolladı, girişimlerde bulundu. Hatta bu çabaları dolayısıyla Anadolu'ya geçen Kazım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy gibi yakın silah arkadaşlarının eleştirileriyle de karşılaştı. Ama o, politik olarak bu olanağı sonuna kadar zorlayacaktı. Hatta Samsun'a gidişini bile daha sonra sürgün olarak nitelendirecekti.
Kasım 1918'den Mayıs 1919'a kadarki düşündükleri olmayınca Anadolu'da gelişmekte olan hareketi de dikkate alarak 9. Ordu Komutanlığı'nı kabul etti.
Daha sonra yazılıp çizildiği gibi, daha 1919 Mayıs'ında Samsun'a giderken Mustafa Kemal'in kafasında her şey hazır, her şey planlanmış değildi tabii. Zaten bu mümkün de değildi. Ama Mayıs'ta Samsun'a askeri bir lider olarak giden Mustafa Kemal dört ay sonra, aynı yılın eylülünde düzenlenen Sivas Kongresi'nde artık politik bir liderdi ve siyasi perspektifi de yavaş yavaş olgunlaşıyordu. Askeri liderlikten politik liderliğe geçiş sürecininse bazı dönüm noktaları vardı. Bundan sonraki üç yıllık süreçte doğuda Ermeniler, batıda İngilizlerin desteğindeki Yunanlılar yenilgiye uğratılırken bu mücadelenin çeşitli dönüm noktalarında Mustafa Kemal de liderlik yeteneğini kanıtlayacaktı.
Jet Anayasa değişikliği
Milli mücadele başarıya ulaştıktan sonra yeni ulus-devletin bir cumhuriyet olarak kuruluşuna girişecekti. Gerçi cumhuriyetin ilanı konusunda önder kadro fikir birliği içinde değildi ama yine de itiraz edecek ciddi bir gücün varlığından söz edilemezdi.
Her şeye rağmen, muhalif liderlerin Ankara dışında olmasına denk getirilen bir siyasi kriz planlı bir şekilde çıkarıldı ve hızla yapılan Anayasa değişikliğinin ardından cumhuriyet ilan ediliverdi. İstanbul'daki Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Adnan Adıvar ve Trabzon'daki Kazım Karabekir gibi muhalif liderler kutlama için yapılan top atışlarıyla cumhuriyetin ilanını öğrendiler. Cumhurbaşkanı seçimine Meclis'in neredeyse yarısı, 287 üyeden 158'i katılmış ve katılanların tümü de tek aday Mustafa Kemal'e oy verince salt çoğunluk olan 144'ün biraz üzerinde oy almıştı. Zamanla 'ebedi şef' haline gelecek ve ölümüne kadar geçen 15 yıl boyunca yapacaklarıyla da yeni Türk devletinin ve Türk milletinin Ata'sı olacaktı.
1923-1938 arasındaki bu dönemde orduyu 'milliyetçi muhafazakâr' Fevzi Çakmak'a, hükümeti de 'itidalli reformcu' İsmet İnönü'ye teslim eden Atatürk, kendini tarih ve kültür işlerine vermiştir. Çünkü ordunun lideri olarak girdiği mücadelede başarılı olmuş ve yeni bir ulus-devlet kurulmuştur ve artık bu devlete bir de millet yaratmak gerekmektedir. Başta tarih olmak üzere, bütün o bilimsel ve kültürel çalışmalar bu devlete uygun bir millet yaratmak içindir.
Yenilenen her Meclis'te dört kez yeniden cumhurbaşkanı seçilen 'tek adam' esas olarak politikacıdır. Askerliği de politikacı olarak yapar; ya da savaşın politikanın başka biçimlerde devamı olduğu hakikati onun yaşamında çok açık görülür. Bir politikacı olaraksa kurduğu partiye, CHP 'ye benimsettiği altı okun, altı siyasi ilkenin üzerinden değerlendirilebilir: Devletçilik, halkçılık, milliyetçilik, cumhuriyetçilik, laiklik, inkılapçılık. Bunlar yeni ulus-devletin inşasında ve yerleşiklik kazanmasında önemli roller oynamış, imparatorluk bakiyesi toplumun ulus olarak yeniden şekillenmesinde etkili olmuşlardır. Öyle ki, ulus-devletin tehlikede görüldüğü 21. yüzyıl başlarında bu ilkelere yeniden dönmek isteyenlerin sayısının bu kadar artmasının nedeni de kuruluş sürecinde oynadıkları bu etkinliktir. Oysa 20. yüzyılın ilk çeyreğinde geçerli olanlar, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde de geçerli olamazlar. 21. yüzyılın 1920'lere olan uzaklığı 600 yıllarındaki asr-ı saadete olan uzaklığından az sayılmaz!



Yenilenen her Meclis'te cumhurbaşkanı seçilen Atatürk, bir politikacı olarak CHP'ye benimsettiği 'altı ilke'yle değerlendirilebilir. Altı okla simgelenen bu altı ilke, imparatorluk bakiyesi bir toplumun bir ulus olarak şekillenmesinde etkili oldu.

YARIN: Milli Şef İsmet İnönü