Çankaya'nın bütün adamları (6)

Tam yedi yıl süreyle cumhurbaşkanlığı yapmış ve pek çok ilginç, tarihsel anlamı olan gece yaşamış olmasına rağmen Fahri Korutürk'ün en önemli gecesi Atatürk'le Ankara'da, Karpiç'te karşılaştığı ve yemek yediği o gecedir.
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

Tam yedi yıl süreyle cumhurbaşkanlığı yapmış ve pek çok ilginç, tarihsel anlamı olan gece yaşamış olmasına rağmen Fahri Korutürk'ün en önemli gecesi Atatürk'le Ankara'da, Karpiç'te karşılaştığı ve yemek yediği o gecedir. Soyadını da borçlu olduğu o gecenin Türkiye'nin altıncı cumhurbaşkanının en değerli anısı olduğuna kuş-ku yoktur. Atatürk'ün misafirlerine 'ecnebi' olarak tanıttığı ama gece-nin sonunda "Nitekim ben zannettiğiniz gibi bir ecnebi değil, damarlarında asil Türk kanı olan bir Türk genci, bir Türk deniz subayıyım" dedirttiği o gece, henüz daha soyadı almamış bu yüzbaşıya 'Korutürk' soyadını verecektir. Cumhuriyet ve inkılaplar o gece kendisine emanet edilen bu genç subayın 38 yıl sonra devletin zirvesinde bu koruyuculuk görevini yapması artık sadece kaderin bir cilvesidir...
Gece gelen telefon
Hiç de aklında yokken birdenbire cumhurbaşkanlığına seçilmesini bizzat Korutürk şöyle anlatıyor: "1973 senesinin 5 Nisan günü güneş doğarken, hayatımda, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olacağım hakkında hiçbir düşünce aklımdan geçmiş değildi. Böyle bir hazırlığım yoktu. Herhangi bir teşebbüste de bulunmamıştım. İstanbul'daydım. O gün hayatta olan annemi ziyarete gitmiştim. Ve Ankara'ya dönmek üzere şahsen kendime bilet almıştım. 5 Nisan gecesi odamda yatağıma çekildiğim zaman da bu konuda bir şey bilmiyordum. Sıhhatteydim ve zamanında da uyudum."
01.30'da Korutürklerin Moda'daki evlerinde telefon çalar. Telefonu eşi Emel Korutürk açar. Arayan Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil'dir. "Fahri Paşa ile görüşebilir miyiz?" diye sorar. "Uyuyor" der Emel hanım ama, "Çok mühim bir şey için görüşmek istiyoruz" diye ısrar eder Çağlayangil. Zaten bu ara-da Fahri Korutürk de telefon sesine uyanmıştır. Emel hanım, "Ankara'dan sizinle görüşmek istiyorlar" deyince "Hayrola" diyerek telefonu alır. Çağlayangil, "Frakınızı alıp, yarın sabah Ankara'ya gelebilir misiniz?" diye sorar ve ekler, "Muhakkak gelmeniz lazım, bekliyoruz sizi."
'Köşede kaldığım için...'
6 Nisan günü Ankara'ya geldiğinde kendisini havaalanında karşılayan Çağlayangil arabasına alarak şehre doğru getirirken AP ile CHP'nin kendisini cumhurbaşkanlığına aday göstermek üzere anlaştığını bildirir. Korutürk, "İki parti ayrı ayrı aday gösterirse kabul etmem, aynı önergede iki partinin adayı olurum" diyerek kendi şartını bildirir. Ve sorar, "Niçin ben?" Çağlayangil, daha önceki asker cumhurbaşkanları için dikkate alınan kriterleri sayacaktır: "Dürüstsünüz, asker kökenlisiniz. Ancak sivil anlayışlı demokrat bir kişiliğiniz var." Korutürk bunları pek önemsemez anlaşılan ki, şöyle yanıtlar:
"Aradınız, taradınız, köşede kalmış beni buldunuz sanırım." Böylece o gün, 6 Nisan 1973 günü toplanan Meclis'te seçime katılan 557 üyeden 365'inin oyunu alarak Türkiye'nin altıncı cumhurbaşkanı seçilen Fahri Korutürk'ün Çankaya Köşkü'ndeki nöbeti yedi yıl, yani 1980'e kadar sürecektir. Korutürk'ün cumhurbaşkanlığına seçilişi bir askeri darbe sürecinin, 12 Mart döneminin sona erişi olurken, yedi yıl sonra görev süresinin bitişi ve uzun süre yerine birisinin seçilemeyişi ise yeni bir askeri darbe sürecinin, 12 Eylül döneminin başlaması için önemli gerekçelerden biri olmuştur.
Çatışmalar artıyor
70'li yılların ikinci yarısında sağ ve sol arasında bölünme yaşayan toplum giderek 'iç savaş'ı andıran bir çatışma içine sürüklenince siyasal alanda da 'istikrar', iki büyük parti olarak CHP ve AP'nin uzlaşması en önemli sorun olarak gündeme yerleşmiştir. Bu uzlaşmanın sağlanması için de cumhurbaşkanlığı makamından giderek artan beklentiler zamanla Korutürk'ü bunaltacaktır. Yedi yıllık görev süresi içinde tam 16 hükümetin gelip geçmesi bu açıdan yeterince açıklayıcıdır.
Ancak CHP ve AP'nin arasında 'büyük uzlaşma'nın bir türlü başa-rılamaması 'olumlu pasif' adı takılan Korutürk'ün beceriksizliği değildir. Toplumsal ve siyasal koşullar buna izin vermediği için o kadar uğraşılmasına rağmen bu iki parti bir araya gelmeyecek, tam tersine sağda ve solda konumlanıp süregiden çatışmada taraf olacaklar, oradan beslenmeye çalışacaklardır.
1979 yılının son günlerinde verilen bir 'uyarı mektubu' Korutürk'ün siyasi anlayışı ve kişiliğini yansıtmak bakımından da çok açıklayıcı nitelikteydi. Darbeye hazırlanan yüksek komuta kademesinin bir zemin yoklaması olarak da görülebilecek bu 'uyarı mektubu' aslında bir muhtıraydı. Böyle giderse iktidara el koyacağız, demekten başka bir anlamı yoktu. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren'in Cumhurbaşkanı Korutürk'e 27 Aralık 1979 Perşembe günü verdiği bu mektup beş gün süreyle kamuoyundan gizlendi. Daha sonra bu durumu "yeni yıl dolayısıyla milletin keyfini kaçırmak istemedim" diye açıklayan Korutürk 2 Ocak 1980 günü Başbakan Demirel ile CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'i birlikte Çankaya Köşkü'ne çağırarak ordunun mektubunu verdi. Ardından diğer siyasi partilere ve TBMM'deki gruplara da gönderdi. Böylece kamuoyuna açıklanan mektup, iktidarı ve muhalefetiyle bir-likte siyasi aktörlerin tümünü muhatap alsa da hiç kimse üzerine alınmadı.
İktidar, topu muhalefete, muhalefet ise iktidara attı ve sonuçta siyasi ortamın ve ilişkilerin değişmesine ciddi bir katkıda bulunmayan mektup ortada kalmış oldu. Oysa ordu mektuptaki istekler yerine gelmezse darbe yapmaya karar vermişti ve zaten askerlere bu doğrultuda çağrılar yapılıyordu. İlginç ve önemli olan bir diğer nokta ise mektubu verirken Evren'in Korutürk'e darbe için işbirliği önermesi ancak cumhurbaşkanının bunu reddetmesiydi. Bu durumu daha sonraları Evren de kabul edecekti ve hatta Korutürk'ü bu nedenle, kendileriyle işbirliği yapmadığı için eleştirecekti. Ancak bütün görev dönemi boyunca 'sembolik devlet başkanlığı' statüsüne uygun davranan, hatta bu noktada fazlasıyla titiz davranan Korutürk'ün böylesi bir askeri darbenin içinde yer alması mümkün değildi.
Lider değil görev adamı
Askeri darbeyle işbirliği yapmak istememesinin bir nedeni de kişisel özellikleri olmalıydı. Çünkü Korutürk siyasi olarak 'lider' olabilecek karakterde biri değildi, daha çok bir görev adamıydı, kendisine verilen işi titiz bir şekilde yapacak biriydi. Ama bunun ötesinde kendi inisiyatifiyle siyasete müdahale edecek, bu alandaki gelişmelere yön verecek biri değildi. Dönemin siyasi koşulları gereği kendisinden talep edilen de hep bu oldu, ancak o hep bundan uzak durdu. Sadece bir kez bir atama konusunda sonuna kadar direndi ve kendisinden isteneni yapacak başka birisinin, Kenan Evren'in önündeki kapıları farkında olmadan açtı. Evren'in kaderiyle birlikte ülkenin kaderinin değişmesinde de farkında olmadan büyük bir rol oynayacaktı.



Evren kadar konuşkan bir cumhurbaşkanı gelmemiştir
Bir fırsat çıksa da halkı eğitip aydınlatsam diye düşünen Kenan Evren, 12 Eylül darbesiyle cumhurbaşkanı olunca hayaline kavuştu. Namaz kılma adabından ideal klozete, kadınların ayakkabısından resim sanatına her konudaki görüşlerini meydanlardan anlattı

Her ne kadar "Genelkurmay başkanlığından sonra cumhurbaşkanlığı gelir" gibi bir laf bir dönem için dillere pelesenk olduysa da, "Cumhurbaşkanlığına gelmek istiyorsan önce Ege'de sakin bir emeklilik planları yap" sözü galiba tarihsel gerçeği daha iyi ifade ediyor. Çünkü genelkurmay başkanlığından sonra cumhurbaşkanlığına gelen sadece bir kişi vardır; Cevdet Sunay. 12 Mart darbesinin lideri Faruk Gürler de aynı şeyi yapmaya kalkışmış ancak başaramamıştır.
Ama emekliye ayrılıp Ege'de sakin bir hayat sürmenin hazırlıklarını yaparken cumhurbaşkanlığına gelen bir değil iki kişidir; birincisi Cemal Gürsel, ikincisi ise Kenan Evren. Tabii bu emeklilik planlarını yaparken daha sonra bir darbe yapmak ya da yapılmakta olan bir darbenin gelip sizi bulmasını sağlamak gerekiyor. Çünkü cumhurbaşkanlığına giden yol emeklilikten geçmiyor, darbe liderliğinden geçiyor! Darbe lideri olunca mecburen cumhurbaşkanı da olunuyor artık...
Aklının ucundan geçmiyordu
Her konuda, her şey üzerine konuşan Kenan Evren elbette bu konuda da konuşmuş ve bazı samimi itiraflarda bulunmuştur:
"Doğrusunu söylemem gerekirse Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na atanacağım aklımın ucundan bile geçmiyordu.
Önümde benden kıdemli üç orgeneral vardı. Ben Ege Ordu Komutanlığı'nda süremi tamamladıktan sonra emekli olacaktım. Hazırlıklarımı ona göre yapmıştım. İzmir'de bir ev almıştık. Eşimle birlikte evin eşyalarını yavaş yavaş yerleştirmeye başlamıştık. Hatta emir subayım Cevat Ertem de benimle birlikte emekli olmaya karar vermişti. O da İzmir'de oturmak için ev arıyordu. 30 Ağustos 1977 günü öğleden sonra makam odamda çalışırken Cumhurbaşkanlığı Hukuk Müşaviri Amiral Fahri Çoker telefonla Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na atanma kararnamemin imzalandığını söyleyince çok şaşırdım. Böyle bir şey beklemiyordum. Sürpriz oldu."
Altı ay sonra ise Genelkurmay Başkanlığı'ndaki görev süresi iki kez uzatılan Semih Sancar'ın yerine Mart 1978'de Ecevit hükümeti tarafından Genelkurmay Başkanlığı'na atanacak olan Evren 12 Eylül 1980'deki darbe liderliğiyle birlikte devlet başkanlığına ve 7 Kasım 1982'deki anayasa referandumu sonucunda da cumhurbaşkanlığına gelecektir. Böylece Anayasaya 'evet' deyince, Evren'in cumhurbaşkanlığına da 'evet' denmiş sayılan ve doğrusu halk tarafından gerçekten seçilmese bile 'seçilmiş sayılan' ilk cumhurbaşkanı Evren olacaktır.
'Kadınlar, çizme giymeyin'
Kenan Evren'in darbe lideri olması yetmedi. Bir fırsat çıksa da halkı iyice bir eğitip aydınlatsam, diye düşünen Evren Türkiye'nin neredeyse bütün kentlerinin meydanlarında yaptığı konuşmalarla bu misyonunu yerine getirecekti. Konuşmaya bu kadar hevesli bir asker, bu kadar istekli bir darbe lideri gerçekten az bulunur. Aynı zamanda bu kadar basit ve sokaktaki adamın diliyle, mantığıyla konuşan darbe lideri de kolay bulunmaz. Meydan meydan gezince üzerine laf etmediği konu da kalmıyor haliyle. "Namaz kılınacak safları öyle ayarlamak lazım ki, namaz kılanın ayağı arkasındakinin burnuna değmesin" diyerek namazda safların nasıl olması gerektiğinden, bir turistik kuruluşun açılışını yaparken "klozetlerin arkasına destek koyun" diye uyarmaya, "Dinimizde israf haramdır. Kadınlar çizme yerine ayakkabı giysinler" diyerek tasarruf önlemleri önermekten, Ankaragücü'nü tuttuğu için Türkiye Kupası'nı kazandı diye birinci lige çıkmasını sağlamaya veya daha sonra emekli olunca başlayacağı resim sanatına varana kadar Evren'in her konuda görüşleri vardı ve bunları ahaliyle paylaşmaktan kaçınmazdı. Bu görüşlerin içeriği ve derinliği de sokaktaki adamdan, her kahvede bulabileceğiniz emekli birisinden farklı olmadığı için ahali de baktığında kendisinden bir şeyler gördüğü, hatta kendisi gibi düşünüp konuşan Evren'i önemli ölçüde bağrına bastı. Nasıl basmasın ki, bu adam Picasso gibi bir sanatçının tablosunu görünce şöyle diyordu:
"Diyelim ki, şuraya bir siyah fırça vurmuş, yanına yuvarlak yapmış. Burada da bir siyah, aralar beyaz. Burada bir siyah, aralar yuvarlak. Baktım, baktım, baktım, dedim ki, ben Türkiye'ye gittiğim zaman resme başlayacağım. Ben de yaparım bunu. Herhalde Picasso olduğu için öyle pahalı bunlar." 'Netekim' cumhurbaşkanlığından ayrıldıktan sonra gerçekten de resim yapmaya başlayacak ve bunları satarak elde ettiği paralarla vakıf kuracaktı. Ancak bu resimlerden birinden manevi tazminata mahkûm olmaktan kurtulamadı. Gazeteci-ressam Fikret Otyam'ın bir fotoğrafını izinsiz olarak resmedince Otyam 1 liralık manevi tazminat davası açtı ve kazandı. Evren'in tek mahkûmiyeti budur!
Başarısız olduğu söylenemez!
1980'den 1989'a kadar, tam dokuz yıl boyunca Türkiye'nin konuşmadığı büyük meydanı ve dolayısıyla görüş ifade etmediği önemli sorunu kalmayacaktı. Bunlara göz atıldığında sadece Evren'in düşünce yapısı ve anlayışı ortaya çıkmakla kalmaz aynı zamanda 12 Eylül'le birlikte Türkiye'nin nasıl bir kalıba dökülmeye çalışıldığı da ortaya çıkar. Çünkü her iktidar kendi suretinde bir toplum yaratmaya çalışır, Evren de bunu yapmıştır ve sonuçta da pek başarısız olduğu söylenemez.
1 Kasım 1982'de İzmir'de yaptığı konuşmada Evren nasıl cumhurbaşkanı seçildiğini halka şöyle açıklıyordu: "Sevgili vatandaşlarım bir Anayasa yapıldı biliyorsunuz. Bu Anayasa bizim Anayasamız. Sizler tarafından kabul ve tasvip edilirse milletin Anayasası olacak. Bu Anayasa muhakkak çıkmalı. Ayrı ayrı sandıkta oylanırsa ne olur? Dediler ki, 'Anayasa ayrı sandıkta, Cumhurbaşkanı ayrı sandıkta oylansın.' Ne fark edecek? Farz edelim ki, bana atılan oylar daha fazla çıktı da Anayasa oylaması az çıktı. Ne çıkacak bundan? Koltuklarım mı kabaracak? Fuzuli masraftan başka ne işe yarayacak? İki tane sandık konacak; o nispette fazla kâğıt konacak, masraftan başka faydası yok. 'Adaylar olmadan cumhurbaşkanı seçimi olur mu' diyorlar. Ben o aday şekline de razı oldum. 'Çıksın karşıma adaylar onlarla beraber olayım' dedim. Büyük bir çoğunluk böyle şey olmaz dediler. 'Böyle bir ortamda adayların birbirleri ile çekişmeleri sonucu cumhurbaşkanı seçiminin çok mahzurları olur' dediler. Ben de çoğunluğa uydum. Doğru bulduk. Şimdi iki, üç aday, dört aday çıkacak, birbirimizle yarışacak mıyız? Propagandasız da seçim olmaz. Hadi desek ki kimse propaganda yapmasın öyle seçim olsun. Öyle de seçim olmaz. Bu sefer propaganda yapılırsa memleketin bugünkü hali böyle bir propagandaya elverişli değil. Öyle ise bu şekilde olsun dedim ve kabul ettim."
Bu ve benzeri konuşmalarına bakarak yine de Evren'i fazla küçümsememek gerekir. En azından öngörülü olduğunu kabul etmek gerekir. Kendisinin ve darbeci arkadaşlarının yargılanmasını Anayasa'yla yasaklamak gibi uzun vadeli bir önlem almayı akıl ettiğine göre, belki de sanıldığından daha akıllıdır. En azından, belki de suçlu olduğunu biliyor!

YARIN: Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Ahmet Necdet Sezer