Çankaya'nın bütün adamları (7)

Turgut Özal'ın hayatında pek çok ilk vardır, ama milletvekili seçiminde kaybettiği için sevinen; o seçimi kaybettiği için altı yıl sonra başbakan, 12 yıl sonra da cumhurbaşkanı olan ilk ve tek adamdır.

Yazı Dizisi
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

Turgut Özal'ın hayatında pek çok ilk vardır, ama milletvekili seçiminde kaybettiği için sevinen; o seçimi kaybettiği için altı yıl sonra başbakan, 12 yıl sonra da cumhurbaşkanı olan ilk ve tek adamdır. 5 Haziran 1977 milletvekili seçimlerinde Milli Selamet Partisi'nin İzmir adayı olan Turgut Özal seçimi kıl payı kaybetti. Kazansaydı üç yıl kadar sonra, 12 Eylül 1980'de yapılan askeri darbe sonucunda bütün milletvekilleri gibi en azından beş yıl süreyle siyasi yasaklı hale gelecek ve 6 Kasım 1983 seçimleriyle başlayan yeni dönemde hiçbir rol oynayamayacaktı. Ama kader ona bir oyun oynadı ve küçük bir kapıyı kapatarak çok daha büyük kapılardan geçmesini sağladı.
12 Eylül darbesinin açtığı yol ve oluşturduğu ortamda siyasete giren Turgut Özal'ın kurduğu ilk hükümet 24 Aralık 1983'te güvenoyu alırken ANAP 1984 yılı martında yapılan yerel seçimlerde de büyük başarı kazanacaktı. 1987 yılında yapılan genel seçimlerde oy oranı yüzde 36'ya düşmesine rağmen seçim sisteminde yapılan değişiklikler sonucunda 292 milletvekili çıkararak parlamentodaki gücünü artıran ANAP Mart 1989'da yapılan yerel seçimlerde oyların ancak yüzde 21.75'ini alarak SHP ve DYP'nin ardından üçüncü parti olabildi. Ancak TBMM'de çoğunluğu elinde bulunduran Özal, Kenan Evren'den boşalacak Cumhurbaşkanlığı'na 31 Ekim 1989'da 263 oyla seçilirken TBMM'de sadece ANAP milletvekilleri oy kullanıyordu.
Meşruiyet tartışması
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ilk ciddi meşruiyet tartışması da Özal'ın seçilmesi sırasında yaşandı. ANAP'ın 1987'de yüzde 36 olan oy oranı Mart 1989'da yapılan yerel seçimlerde yüzde 21.75'e düşmesine rağmen Özal Çankaya'ya çıkmaya karar verdi. Oysa Demirel, Özal'ın Çankaya'yı isteyeceğini bildiği için çok önceden önünü kesmeye çalışıyordu. Yerel seçimlerde yüzde 36'nın altına düşerse aday olmaması gerektiğini ilan etti ama Özal buna hiç aldırmayacaktı. Çankaya'yı kaptırmamaya çalışan Demirel, oyları SHP ve DYP'nin altına inen Özal'a, "Bu millet sana daha ne yapsın? Üpüryan sokağa bıraktı. Gitmezmiş, böyle skandal olmaz" diye saldırıyordu ama Özal gayet pişkin "Alışırlar, alışırlar..." diyerek Köşk'e yerleşecekti.
Özal'a uzun süre 'cumhurbaşkanı' diye hitap etmeyen, Çankaya Köşkü'nün yüksekliğinden hareketle "864 rakımlı tepenin sakini" diyen Demirel, 1991 seçim kampanyası sırasında SHP lideri Erdal İnönü ile birlikte Özal'ı Köşk'ten indirme sözü verdi. Nitekim 1991 seçimlerinde ANAP'ın oyu yüzde 24 olurken DYP yüzde 27 oy aldı ve Demirel'in başkanlığında DYP-SHP koalisyonu kuruldu. Artık Demirel Başbakan, Özal ise Cumhurbaşkanı idi. Devletin en tepesindeki bu iki makam arasında bir ilişki olmak zorundaydı, ama Demirel öyle ileri gitmiş, öyle ağır laflar etmişti ki, şimdi Çankaya'ya çıkışını izah etmek zorundaydı. Kendine özgü üslubu ile edecekti tabii: "Ne yapayım, onun oturduğu yerde başka birisi yok ki!.." diyerek işin içinden çıkıverdi.
Böylece meşruiyet tartışmaları sona eren Özal'ın cumhurbaşkanlığı 17 Nisan 1993'te ani ölümüyle sona erene kadar yaklaşık üç buçuk yıl sürecekti.
Emperyal vizyonu hâkim kıldı
Dünyada esmekte olan neoliberal dalganın sırtına binip, küreselleşme sürecinin dinamiklerine yaslanarak politikada yükselen ve bir misyon üstlenen Özal, aynı zamanda Soğuk Savaş döneminin de sona ermesine denk gelmiştir. Örneğin 1960'lı ve 1970'li yılların Demirel'i nasıl Soğuk Savaş dönemi koşulların gerektirdiği politikaları izleyerek yükseldiyse, Özal da 1980'li yılların ikinci yarısı ve 1990'ların başında Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve küreselleşme sürecinin uygun adamı, yıldızı parlayan politik kişiliğiydi. Ona diğerlerinden farklılık kazandıran asıl önemi ve rolü de bu bağlamda ortaya çıkar; globalizm çağına, yeni döneme ayak uydurmak, Türkiye'yi küreselleşme sürecine uygun bir şekilde yapılandırmak...
Özal'ın 'devrimci', 'reformist', 'put kırıcı've benzeri sıfatlara layık görülmesinin asıl nedeni işte bu yeni dünya düzeninin uyumlu bir parçası olarak şekillendirmeye çalıştığı Türkiye'ye yeniden emperyal bir vizyonun hâkim olmasını sağlamasıdır. O zamana kadar, Atatürk'ün kurup, İnönü'nün sağlamlaştırdığı ulus-devletiyle 'Yurtta Sulh, Cihanda Sulh' ilkesine uygun ve daha çok kendi içine dönük, hatta kendi içine kapalı bir ülke olarak yaşayan Türkiye tekrar Osmanlı coğrafyasına doğru açılmaya başlamıştır. "21. Yüzyıl Türk Yüzyılı olacaktır" diyen, 'Adriyatik'ten Çin Denizi'ne kadar bir Türk dünyası'ndan söz eden Özal, büyük sermayede, aydınlarda ve hatta orduda bir vizyon değişimi meydana getirmiştir. Özal'dan hiç de hazzetmeyenler bile bir süre sonra Türkiye'yi bölgesel bir güç yapmaya çalışır hale gelmişlerdir.
Özal'ın bu emperyal vizyonu özellikle iki alanda kendisini somutça ortaya koydu; birincisi Körfez Savaşı, ikincisi ise Kürt sorunu. ABD'nin bölgeye yönelik kararlılığını gören Özal derhal George Bush'la yoğun ilişki içine girerek pastadan pay kapma hevesine kapıldı. Öte yandan Kürt sorununa ilişkin izlediği politikalar onu Çankaya Köşkü'nde oturan diğer dokuz cumhurbaşkanından farklılaştırıyordu. Baba tarafından Kürt olduğu söylenen Özal'ın bu alanda geleneksel devlet politikalarından farklılaşmasının asıl nedeni yine emperyal vizyonu ve kısmen de dini inancın birleştirici yanına fazla önem vermesiydi.
Diğerleriyle, hele de kendisinden sonra Çankaya'ya yerleşecek 'abi' dediği Demirel gibi siyasetçilerle karşılaştırıldığında, her şeye rağmen Özal 'bir nev'i reformcu' idi.
Ve 'bir nev'i reformcu' olarak Kürt sorununa ilişkin ortaya attığı fikirlerin ve kışkırttığı tartışmaların ötesinde, belki de en cüretkâr eylemi bir yaz günü Ege'deki bir askeri birliği şortla teftiş etmesiydi!



Gitti geldi, gitti geldi, gitti yine gelmek istiyor
1985'te, 'yasaklı' olduğu dönemde Süleyman Demirel gazeteci Yavuz Donat'la konuşurken o tarihte var olan 76 ilden sadece Adıyaman'a gitmediğini, 575 ilçeden ise 550'sini gezdiğini söylüyordu. Gidemediği ilçeleri saydıktan sonra ileride "Başbakan olarak hepsine gideceğim" dedi. Daha siyasi yasaklı ve yeniden başbakan olacağına ilişkin ortada hiçbir belirti yokken söylenen bu sözlere Donat'ın inanmadığını gören Demirel gürledi: "Demirel öldü diyorlar, hayır... Bu söylediklerime inanmasam işte o zaman ölürüm. Geleceğim, kaç yıl geçerse geçsin, geleceğim. Yaşayan görecektir."
Dediğini yaptı. 1991'de DYP birinci parti olarak çıkınca SHP ile koalisyon kuran Demirel yedinci kez başbakan oldu. Nisan 1993'te Özal'ın beklenmedik ölümü üzerine 'kendisi için bir şey istiyorsa namert' olduğunu söyleyen Demirel, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturuverdi. Böylece onlarca yıl solculara yapmadığını bırakmayan sağın lideri solcuların desteğiyle, koalisyon ortağı SHP'nin oylarıyla Cumhurbaşkanı oluyordu. Bunun, solcuların mı, Demirel'in mi özeleştirisi olduğu bir türlü anlaşılamadı!
Özal'a kızmıştı ama...
Bu arada kendisinden önceki cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın seçimi sırasında diğer muhalefet partileriyle birlikte Meclis'i terk eden ve ardından Özal'ın sadece kendi partisinin oylarıyla seçildiği için meşruiyetini tartışan Demirel'in kendisi de sadece partisinin ve koalisyon ortağının oylarıyla ve üstelik Özal'dan daha düşük bir oyla cumhurbaşkanı seçilmişti. Özal'ın 263 oyla, Demirel'in ise 244 oyla seçilmesini hatırlatan gazetecilere Demirel artık iyi bilinen üslubuyla şöyle diyordu: "263 oyla seçilen birinci sınıf Cumhurbaşkanı, 244 oyla seçilen ikinci sınıf Cumhurbaşkanı olur diye düşünürseniz, bu yanlıştır. Anayasa'daki hükümler çerçevesinde seçilen herkes Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı'dır."
Soğuk Savaş yıllarının en önemli politikacısı olan Demirel Mayıs 1993'te çıktığı Çankaya Köşkü'nde 2000'e kadar bir 'siyaset bilgesi' gibi oturacaktı. En 'demokrat ve özgürlükçü' olduğunu iddia ettiği bu yıllarda Demirel'in demokratikleşmeden anladığı şey 'eskimiş devlete yeniden hayatiyet enjekte etmek' idi. "Sağlam çoğunluğa dayanan hükümetler çıkaran bir parlamento olmalı ve buna askeri müdahale olmamalıdır." İşte Demirel için ideal demokrasi buydu! Ve bu anlayışı dikkate alındığında bütün yenilenme söylemine rağmen aslında Demirel 7'sinde ne ise 70'inde de oydu!
Gerek 28 Şubat sürecindeki performansı, gerekse siyasi alandaki çalkantılar ve parçalanmışlık Mayıs 2000'de sona eren görev süresinin uzatılmasını gündeme getirecekti. Ancak eski rakibi, cumhurbaşkanlığı sırasında ise en iyi anlaştığı dostu Bülent Ecevit tarafından yapılan Anayasa değişikliği önerisi TBMM'den 367 oy alması gerekirken 303 oy alınca Demirel'e de Güniz Sokak'taki evin yolu göründü.
"Güniz Sokak'taki evime dönerim, ama oraya sığmam" diyen Demirel zamanında aynı şekilde Sunay'ın görev süresinin uzatılmasına karşı çıkarken söylediği şu sözleri unutmuştu tabii: "Bizim Sunay'ın şahsı ile bir meselemiz yoktur. Mesele kaide ve ilke meselesidir... Sunay'ın görev süresinin uzatılması mümkün değildir. Biz böyle bir şeye karşı çıkarız. Hepimiz bugün varız, yarın yokuz, ama devlet var. Var olmaya devam edecek olan biz değil devlettir. Devlete kötü gelenekler kazandıramayız. Bir defa bu yol açıldı mı, oraya oturan kalkmaz. Türkiye bir cumhurbaşkanı seçemeyecek mi? İki sene sonra seçemeyecek mi? Üç sene sonra seçemeyecek mi? Yani uzattık...
O zamana kadar cumhurbaşkanı anasından doğup büyüyecek mi? Devlete baş olmaya layık olan kimse, onu bugün seçeriz."
Evine dönen Demirel siyasetin etkin bir odağı olmaktan çıkmadı tabii. O kadar ki, Cumhuriyet'in laik rejimi için AKP'yi bir tehdit olarak gören ama ona karşı etkili bir muhalefet de geliştiremeyen kimi çevreler, 'solcu' İlhan Selçuk'un inisiyatifiyle Demirel'in liderliğinde, sağı-solu birleştirecek bir cephe önerecek kadar ileri gittiler. Türkiye'deki sağın 'baba'sı, muhafazakâr siyaseti asıl oluşturan, kadrolarını yetiştiren hocası 80 küsur yaşında yeniden umut haline getirilmeye çalışılıyordu, hem de 40 yıldır kendisiyle kavga edenler tarafından... 80'i geçen yaşı dolayısıyla başbakanlığa veya cumhurbaşkanlığına belki gelemeyecektir ama hâlâ oralara layık görülmesi, ancak o makamlarda kendisinin olması halinde ülkenin karşı karşıya kaldığı tehlikeleri bertaraf edebileceğine inananların sayısının bu kadar artması Demirel'e yeter. Bu durumda Fikret Kızılok'un ünlü 'Demirbaş' şarkısını ve klibini hatırlamamak elde değil. Klibin sonunda "Daha bitmedi" yazar. Demirel çıkar, "Nerede kalmıştık, verin bana şapkamı" der.
Yıl 2006, 68 kuşağından Fikret Kızılok rahmetli oldu gitti. Bir televizyon programı için gittiği Kayseri'de sabahın ilk ışıklarına kadar üniversite öğrencileriyle konuşan, sorularını yanıtlayan Demirel, sabah beşte mantı ve pastırma yiyor ve soruyordu: "Nerede kalmıştık?" Artık herkesin benimsediği 'Baba' unvanı, kendisiyle ilgili İngilizce metinlerde de aktarılıyor. Elbette İngilizceye çevrilerek: 'The Godfather!'


En geniş uzlaşmayla seçilen o oldu
Çankaya Köşkü'nde yakın aile çevresinin katılımıyla oğlu Levent Sezer'e nikâh töreni yapan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer o gün harcanan elektriği tespit ettirdi ve ödemesini kendi cebinden yaptı. Kendisinden önceki 10 yılda bu makamı ve Köşk'ü işgal eden Özal ve Demirel'in bilinen özellikleri, yakın aile bireylerine sağlanan olanaklar ve hatta çeşitli yolsuzluklar, skandallar hatırlandığında bu tavır şaşırtıcıdır. Belki de olması gereken basit bir davranış biçimidir ama Türkiye bu gibi basit ve dürüst tavırları bu tür yüksek makamlarda görmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki, artık unutulan bu tür şeylerle karşılaşınca bütün ülke şaşırıyordu.
Ama bundan daha önce ve daha şaşırtıcı olan Sezer'in Çankaya Köşkü için üzerinde anlaşılan, uzlaşılan isim olmasıydı. TBMM'de grubu bulunan beş iktidar ve muhalefet partisinin liderleri ortak cumhurbaşkanı adaylarını ilan etmek için 25 Nisan 2000'de TBMM'deki basın toplantısı için yan yana dizildiklerinde Türkiye kamuoyu gerçekten şaşırdı. Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz, Recai Kutan ve Tansu Çiller, Cumhurbaşkanlığı'na Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer'i aday gösteren öneriyi imzalayarak bu hukukçunun Türkiye'nin 10'uncu cumhurbaşkanı olmasında anlaştıklarını ilan ettiğinde bir ilke imza atıyorlardı. Gerçekten daha öncesinde böylesine geniş bir uzlaşmayla cumhurbaşkanlığı seçimi yaşanmamıştı. Türkiye önce buna şaşıracak, sonra da tanıdıkça Sezer'e şaşmaya devam edecekti. Sezer'e ilk şaşıran ve kızanların arasında ise onun seçilmesini sağlayan başbakan Ecevit ve diğer parti liderlerinin olması başka bir tür trajikomediydi.
Ecevit 27 yıl öncesini hatırladı
DSP-MHP-ANAP hükümeti, yani Bülent Ecevit ve ortakları Süleyman Demirel'in görev süresini uzatmaya kalkışıp başaramayınca yaşlı Ecevit'in aklına gençliğinde yaptığı bir şey geldi. Tam 27 yıl önce, Mart 1973'te, 12 Mart döneminin etkili cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın görev süresi TBMM tarafından uzatılmayınca Demirel'le anlaşarak zamanın Anayasa Mahkemesi Başkanı Muhittin Taylan'ı önermişti. O günün anayasal gereklilikleri çerçevesinde Sunay, Taylan'ı kontenjan senatörü olarak atamayınca bu öneri de hayata geçmemişti ama şimdi, 2000 yılında gerçekleşebilirdi. Nitekim Sezer ismi TBMM'deki partilerin hiçbiri tarafından itiraz görmeyince beş lider tarafından ve 131 milletvekilinin imzasıyla aday olarak sunulunca 5 Mayıs 2000'de yapılan seçimde 330 oyla cumhurbaşkanı olarak seçilecekti.
'Devletin kör kuruşuna sahip çıkan' bir namuslu yargıç olarak devletin zirvesine gelen Sezer, başlangıçta daha çok özgürlükçü ve demokrat görüşleriyle dikkat çekiyordu ve doğrusu bu yönüyle de bazılarını, daha sonra 'laikçi cephe' diye nitelendirilecek olanları huzursuz etmişti. Emin Çölaşan, Coşkun Kırca, Fatih Altaylı, Bedri Baykam gibileri açıkça onuncu cumhurbaşkanına karşı yazılar kaleme alıyor, 'şeriata ve bölücülüğe' karşı yeterince sağlam durmadığını söylüyorlardı. Ancak 3 Kasım 2002 seçimleriyle birlikte siyasi tablo temelden değişip, bir siyasi depremle AKP iktidara gelince Ecevit hükümeti zamanındaki Sezer de gidecek yerine başka bir Sezer gelecekti. Ecevit hükümetiyle sık sık demokratikleşme kavgası yapan Sezer yerine AKP ile laiklik kavgası yapan Sezer öne çıkacaktı. Bu kavganın başlıca simgesi de türbandı ve hukukçu Sezer türbana karşı öyle sert bir mücadele yürütmeye başladı ki, 'laikçi cephe' için artık baş tacı edilen kişi olacaktı.
'Mutemet Ali Rıza' gibi olmadı
Cumhurbaşkanlığı'na seçildiğinde Fransız Liberation gazetesi şöyle başlık atmakta haksız değildi: 'Türk Devletinin Başında Namuslu Bir Yargıç.' Araya yedi yıllık Demirel dönemi girdi ama yolsuzluklardan uzak olmayan bu dönemin daha önceki 10 yıllık Özal döneminden bir kopuş değil onun bir devamı olarak görülmesi daha doğru olur. Dolayısıyla her şeyden önce 'dürüst ve namuslu bir kişi' olarak tanınan Sezer'in geride kalan uzun bir döneme, namuslu kişilerin egemenliğinde olduğu hiçbir şekilde iddia edilemeyecek bir tür yozlaşma yıllarına, zirveye tırmanan köşe dönmecilik, iş bitiricilik anlayışına tepki olarak gündeme geldiği söylenebilir.
Ertem Eğilmez'in 'Namuslu' filminde Şener Şen'in oynadığı mutemet Ali Rıza gerçekten namuslu ve dürüst bir adam olmasına rağmen iş arkadaşları ve ailesi tarafından zorla yoldan çıkarılıp, en sonunda namussuz bir adam haline getirilir. 1984'te çevrilen bu film, Özal döneminin iyi bir hicvidir. İşte yine bu döneme bir tepki, bir eleştiri olarak gelen Sezer'i de yoldan çıkarmaya çalışanların sayısı aradan geçen yıllarla birlikte hiç de az olmadı ama o direnmesini bildi. Mutemet Ali Rıza gibi dayanamayıp bizi aldatmaya kalkışmadı. Kişisel ahlakıyla bir hayal kırıklığı yarattığı söylenemez. Siyasetteki performansı ise sadece ona bağlı değildi. Ama yine de, karşısında bulduğu cumhurbaşkanının askerlik ve siyaset alanından değil de ilk kez hukuk alanından geldiğini gören toplum belki de Sezer'den çok fazla şey umdu...

- BİTTİ -