Canlandırma stili gazetecilik

Canlandırma stili gazetecilik
Canlandırma stili gazetecilik
Sözcü'nün dünkü manşetiyle gündeme gelen 'kışkırtıcı' gazetecilik üslubunu, 'Atam Yaşasaydı' manşetinden yola çıkarak gazeteci ve iletişim bilimcilere sorduk. Fotoromanın öyküsünüyse bizzat Sözcü Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Metin Yılmaz anlattı...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Mustafa Kemal Atatürk, ölümünün 72’inci yıldönümünde canlanıp, aramıza dönmüş. Gelir gelmez ilk temaslarını cumhurbaşkanı Abdullah Gül, başbakan Recep Tayyip Erdoğan , CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner ile yapıp İstiklal Caddesi’ndeki kalabalığa karışıyor. Çevresini saran halkın şikâyetlerini dinliyor, halka ülkenin bütünlüğüne sahip çıkmalarını öğütlüyor…
Fantastik bir rüya olabilecek bu sahne, dün Sözcü gazetesinin birinci sayfa manşetiydi. ‘Atam Yaşasaydı’ manşetiyle çıkan gazete, fotoroman havasında çizdiği birinci sayfasında Atatürk ve karşılaştığı liderlerle halktan kişilerin tepesine yerleştirdiği balonlarla hayali diyaloglar sundu okuyucusuna. Atatürk, başbakan Erdoğan’a adıyla hitap ederek, “Bak Tayyip! ‘Yüzde 58 aldım diye böbürlenme. Yüzde 42’ye saygı duy. Açılımla milleti bölme…” diyor. Erdoğan da başı önünde, “Haklısınız Paşam merak etmeyin” yanıtını veriyor.
Atatürk, cumhurbaşkanı Gül’e ‘Abdullah!’ diye seslenirken, ‘Adaş nasılsın?’ diye selamlaştığı Kemal Kılıçdaroğlu’na “Kurduğum partide kavga etmeyin. Birleşin. İktidara gelin. Öyle türbanmış, afmış bırakın bunları. Altı oku özümsetin” mesajını veriyor. Sonuncu karede, İstiklal Caddesi’nde halkla görünüyor, Atatürk. Ataması yapılmayan öğretmenden, türbanın siyasete alet edilmesinden rahatsız türbanlı kadına, halkın farklı kesimlerinden insanların dertlerine kulak verip, onlara laik ve demokratik çizgiden kopmama uyarısı yapıyor.
Sözcü’nün genel yayın yönetmeni Metin Yılmaz Tempo Dergisi’nin kasım sayısında yayımlanan röportajında, haber başlıklarını halkın ağzı ve kafasındakiyle yazdıklarını anlatmıştı. Yılmaz, Cemal Subaşı’nın “Başarı formülünüz var mı?” sorusunu yanıtlarken, Sözcü’nün gazetecilik anlayışını özetliyordu: “Formül, halkın istediğini vermekte yatıyor. Halk, ‘gazete yumuşak değil, sert olsun’ istiyor. Meclis’te kavga oluyor. Bunu ‘Meclis’te vekiller birbirine girdi’ diye verdiğinde okunmuyor.”
Gazetenin tavrı, Yılmaz’ın bahsettiği ‘sertliği’ net olarak yansıtıyor. Gazete, 29 Ekim 2009’da da yine tam sayfa fotoroman tekniğine başvurup ‘One Minute Atam’ manşeti atmış, çeşitli karelerde Atatürk’ü konuşturmuştu. Karelerden birinde Atatürk, domuz gribi aşısının ihalesiz getirildiğini söyleyen vatandaşa, “Hastalıktan korkmayın, ben de İspanyol gribi olmuştum. İyi beslenin, dikkat edin, dinlenin” derken görülüyordu.
Sözcü’nün dünkü manşetiyle gündeme gelen ‘kışkırtıcı’ gazetecilik üslubunu gazeteci ve iletişim bilimcilere sorduk. Fotoromanın öyküsünüyse Sözcü Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Metin Yılmaz anlattı…

Sözcü Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Metin Yılmaz
‘Atatürk yaşasaydı hakikaten bunları söylerdi’
Dünkü birinci sayfanızın öyküsü nedir, fikir nasıl çıktı?
(Gülüyor) Gazetede kim varsa, başındaki adamın fikri.
Sizin fikriniz yani?
Evet, evet. Ben şöyle bir şey düşündüm, diğer sayılarımızda da konuşmalar yaptırmıştık. Dedik ki, Atatürk’ü bu zamana taşıyalım. Atatürk olsaydı ne söylerdi, iktidarla, muhalefetle, halkla ilgili...
Balonları siz mi yazdınız?
Oturup kendi başıma yazmadım. Ekip olarak yazdık. İncitmeden, güncel, milletin serzenişlerini dile getirmeye çalıştık. Bu tabii siyasi, görsel bir mizah gibi ama içinde de gerçekler var tabii…
İncitmeden dediniz ama bir yandan da Atatürk cumhurbaşkanına, başbakana ismiyle hitap ediyor…
Bizim tarzımız bu. Bu tarzdan da kati surette ödün vermeyiz. Okuyuculardan olumlu tepkiler alıyoruz. Telefonlar kilitlendi, çok beğendiler, hatta “Bunları kapak yapıp duvarlarımıza asıyoruz” dediler. Tabii bunlar da yüzde 42’nin okurları… Ama karşı taraftan kötü tepki almadık. Yayınımız çizgimiz belli zaten. Biz bunu 29 Ekim’de, 30 Ağustos’ta olsun yapıyoruz. Geçen sene 10 Kasım’da da karikatürle çıkmıştık. ‘O hep yaşayacak, sen oyna diye’ karikatür yapmıştık. Her seferinde yapıyoruz böyle bir şey, bu geleneksel bir hale geldi.
Yaptığınız gazeteciliği nasıl tanımlıyorsunuz?
Sert muhalefet yapıyoruz. Direkt söylüyoruz. Kimse bunun muhatabı, başbakansa başbakana söylüyoruz.
Birinci sayfa kriteriniz nedir?
Okuyucunun başlığı görüp, gazeteyi alması lazım. Vatandaş olsa ne derdi? Okuyucu anlamaz entel başlıktan.
Okuyucu bu yöntemi seviyor mu?
Etkili oluyor, okuyucunun hoşuna gidiyor. Diğer türlü çok yumuşak buluyor. Belli bir tarz, bu gazetecilik. Türkiye’de örneği yok bence. CHP de kötü yapıyorsa onu da sert duyuruyoruz. Popülist gazete yapıyoruz. Halkın hoşlandığı tarzda. Medyada böyle bir tarz yok. Dünyada da olduğunu sanmıyorum.
Türkiye’den Yeni Akit’i beğendiğinizi söylemiştiniz?
O da kendi tarzında sert yazmaya çalışıyor. Sert başlık atmalarını beğeniyorum. Taraf da güzel başlık atıyor.
İnsanları hedef göstermek de bunun içinde ama bir yandan…
Yok, biz rencide edici şey yapmayız.
Atatürk’ün, yaşasaydı bunları söyleyeceğini mi düşünüyorsunuz?
Atatürk çocuğu olarak, yaşasaydı hakikaten bunları söyleyeceğini düşünüyorum. Bu kadar basit. Laflarda, halkın feryatlarında kötü bir şey var mı?
Kemal Kılıçdaroğlu’na ‘Adaş’ mı derdi mesela?
Biraz espri de var orada. Ona nasihat ediyor, “Kavgayı mavgayı bırakın, o hedeflere ulaşın” diyor. Olsaydı Atatürk o kavgaya ne derdi? Kızardı, “Yapmayın” derdi. Onu demek istedik. Orduya da “Rejimi koruyun” diyor. “Ergenekon mergenekon o işlere girmeyin” diyor.

Ertuğrul Özkök (Hürriyet yazarı):
‘Ben olsam yapmazdım, ama çok hoşuma gitti’
Kapağı çok beğendim. 10 Kasım’da baktım, bütün gazeteler klasik şekilde çıkmış. Ben de bir zamanlar aynı klasik gazeteyi yapıyordum. Sözcü’de en azından daha yaratıcı bir anlayış gördüm. Atatürk’ün üslubu bugün nasıl uygulanır, onu bilmiyorum tabii. Üslubu hakkında sadece Nutuk’tan kalan bir bilgi var. Atatürk’ün üslubu Nutuk’ta öyle değil. Ama yaratıcılık, tarihi kişiliklerin üsluplarını da kullanmaya elverişli bir çerçeveye sahip olmalı. Ben Atatürk’ün oradaki balonlardaki üslubundan çok, Sözcü’nün yaklaşımına şaşırdım. Çünkü orada Sözcü’nün bugüne kadar sunduğu çerçeveden daha ılımlı bir yaklaşım biçimi gördüm. Daha toparlayıcı bir üslup. Sözcü’den, Atatürk’ün ağzından daha azarlayıcı bir yaklaşım bekledim. Halbuki konuşma tarzını Sayın Erdoğan’ınkinden daha az otoriter gördüm.
Eğer gazeteciliği herkes kendi kafasındaki dar kalıplara sığdırmaya kalkarsa bu ülkede gazetecilik ölür. Herkesin kendine uygun bir yaklaşım tarzı vardır, her gazetenin kendine uygun bir okur profili vardır. Sözcü’nün de bir okur profili var. Okur profilinin talebi bu doğrultuda. Demokratik basın dediğiniz şey bunların yan yana olmasından kaynaklanan bir şey. Bana sorarsanız, “Böyle bir gazetenin genel yayın yönetmeni olur musun?” ben olamam. Ama o yaratıcılık hoşuma gitti. Benim tarzım olmasa bile beğendim.

Hasan Bülent Kahraman (Akademisyen, Sabah yazarı):
‘Sorun, basının tamamının bulvarlaşması’
Saldıran gazetecilik olabilir. Dünyada bulvar gazetelerinin genel olarak kurduğu yöntem de budur. Popülizm polemikten ve saldırganlıktan desteklenir. Bulvar gazetelerinin en önemli özelliği popülist olmasıdır. Bu bakımdan şu veya bu gazetenin saldırganlığına dönük bir şey söylemek gerekmez. Ama şunu bilmek gerekir ki saldırganlık içinde analitik düşünce barındırmaz. Bunlar nabza göre şerbet veren, tipolojisini harekete geçirecek yayınlardır.
Türkiye’de referans gazetesi diye nitelendirilebilecek gazeteler serisi yoktur. Çok az birkaç gazetede mevcuttur. O gazeteler dahi kendilerini daha fazla okutabilmek adına bu yöntemi benimser. Üçüncü sayfa cinayet haberidir, ikinci sayfa şimdi seks haberleridir. Bu derece derece olmakla birlikte, en ciddi gazetelerde bile devam ediyor. New York Times gazetesi, Usame Bin Ladin’den bahsederken bile Mr Ladin der. Türkiye’de bu düzeyde bir yayıncılık yok. Bunu genel bir karakter olmadığı bir ülkede ister istemez bazı gazeteler uç noktalara gidecektir.
Sözcü’nün birinci sayfası birçok bakımdan tartışılması gereken bir modeldir. Bana göre bu, bırakın basını, popüler kültür açısından ele alınıp okunması gereken bir birinci sayfadır. Düşünün ki bir ülkenin kurucu lideri bu şekilde güncel politikanın içinde kullanılabiliyor. Söylemediği, söylemeyeceği anakronik sözler ona söylettirilebiliyor. Bir ülkenin cumhurbaşkanı orada ülkenin kurucusu tarafından muhayeze edilebiliyor. “Bak bunu yap” diyor, o da “Haklısınız paşam” falan diyor. Bunu söylemeye, siyaseti kendi ciddiyetinden koparıp bu noktaya getirmeye kimin hakkı var? Bunu sadece gazetecilik açısından değil gazeteciliğin de bir parçası olduğu popüler kültür bakımından değerlendirmek gerekir. Bana Türkiye’nin hâlâ yeteri kadar erginleşmediğini gösteriyor.
Dünyanın her yerinde ana basın bulvar gazeteciliğinden bazı unsurları bünyesine yerleştirir ama basının tamamının bulvarlaşması başlı başına bir sorundur. Türkiye’de olan hadise de budur. Türkiye’de en ciddi diye nitelendirdiğimiz basın organları bile bulvarlaşmaya başladı. İş o noktaya geldikten sonra bir takım marjinal gazetelerin bunu en uç noktaya götürmesini beklemek doğal. Sorulması gereken şöyle bir soru var. Bu yayıncılık anlayışıyla nasıl bir toplum yaratılmak isteniyor? Bu ajitasyon, bu provokasyon belki çok farklı bir düzeyde kullanılabilirse anlamlı olabilir ama şimdi Atatürk’ü genelkurmay başkanıyla, başbakanla, cumhurbaşkanıyla bu şekilde konuşturarak ne tür bir sonuç elde edilmek, ne tür bir toplum yaratabilmek isteniyor? Bu sorunun cevabı açıkta. Basın bu cevabı vermez. Cevabı verecek olan bizim yapacağımız yorumlar ve tartışmalardır.

Ragıp Duran, iletişim bilimci:
‘Mizah dergisine uygun, günlük gazeteye değil’
Aklıma Fransız örnekleri geldi, Charlie Hebdo gibi satirik basında bu tür fotoromanlar, anakronik yazılar, fotomontajlar, çizgiler yapılıyor. Ama o gazetelerin doğasında siyasi mizah olduğu için yöntem itibariyle yapılması oralarda yadırganmıyor. Burada nostaljik de bir şey var. Çin de Mao Zedung, Fransa’da De Gaulle kalmadı. Aradan 70-80 yıl geçtikten sonra, böyle ısrarla ve tutkuyla Mustafa Kemal hayranlığını devam ettirme alışkanlığı var. Sözcü de bunu bir şekilde dünden bugüne mesajlarla getirmiş. Bu bir kesim üzerine belki de bir siyasi eleştiri olarak kabul görebilir. Ama sadece biçimsel açıdan yaratıcılık çok takdire şayan bir şey olmasa gerek, içeriğine de bakmak lazım. Kapıdan çıkanın topuğuna bakılmaz diye çok güzel bir deyim var. Mustafa Kemal ile Tayyip Erdoğan’ı bir araya getirmek bana çok cazip gelmiyor. Sözcü’nün çizgisinin komik bir versiyonu gibi olmuş.
Mizah bizim siyasi iktidarda da önemli eksikliklerden biri. O bakımdan çok da sert eleştiriye tabii tutulacak bir yaklaşım değilmiş gibi geliyor, Sözcü’nün yaptığı. Bir de mizah denilen şey, yapanın kalitesiyle ilgili. Sözcü’den de böyle bir mizah beklenirdi herhalde. Başka türlüsü Sözcü’nün genel yayın çizgisine çok uygun olmayabilirdi. Ama biçimsel yaratıcılığı siyasi ideolojik bakışla birleştirmiş olsalardı, daha genel bir siyasi mesajı komik bir şekilde verselerdi daha iyi olurdu diye düşünüyorum.
25-30 sene önce gazetelerde önemli bir şekilde birinci sayfa siyasi karikatürleri vardı. Son dönemlerde önemli bir siyasi mizah unsuru olan karikatür ve benzeri mizahi unsurlar bizim yazılı medyada zayıfladı. Ama Batı kriterlerine göre bakıldığında Guardian, Le Monde böyle tam sayfa bir şey yapmaz. Mizah dergilerinden beklenen bir şeydir bu ama günlük siyasi gazete için yeri değilmiş gibi geliyor.