Cannes'da büyük aile dramı!

Cannes'da büyük aile dramı!
Cannes'da büyük aile dramı!
Yoksul ailenin bebeği hastanede karışıp zengin aileye giderse ve bu durum altı yıl sonra ortaya çıkarsa... 'Babasına Bak Oğlunu Al', bir aile dramını büyük bir incelikle anlatıyor.
Haber: ATİLLA DORSAY / Arşivi

Gösterişli Amerikan filmlerini sonlara saklamışa benzeyen bu yılki Cannes, ilk başlarda dünya sinemasına ve radikal biçimde farklı filmlere kucak açmış gözüküyor. İyi de oluyor, çünkü herkesin, hepimizin ilgisini çekeceği açık olan filmlerin koparacağı fırtınadan önce, bu sanatsal açıdan iddialı yapımları soğukkanlılıkla izleyip yargılayabiliyoruz. Her ne kadar bu filmlerin üst üste gelmesi ünlü festivale biraz Berlin ya da Sundance havası verse de...
Böylece, eleştirmenleri mest ettiği dergilerdeki yıldız tabloları sayesinde şimdiden belli olan Aşgar Farhadi’nin ‘Geçmiş’ ve Jia Zhang-Ke’nin ‘A Touch of Sin/ Bir Avuç Günah’ filmlerinden sonra (ikisini de Altın Palmiye’ye layık gören eleştirmenler oldu), yeni sürprizler geldi. Cannes’da 2000’lerin başından beri gösterilen, kimileri yarışmada ödül alan ‘After Life’, ‘Distance’, ‘Nobody Knows’ gibi filmleriyle tanınan Japon yönetmeni Kore-Eda Hirokazu, ‘Like Father Like Son/ Babasına Bak Oğlunu Al’ diye çevrilen filmiyle yarışmaya katıldı. Günümüzün yükselen Japon ekonomisinden payını almış gözüken tek çocuklu, mutlu ve refah içinde yaşayan bir ailenin görüntüleri, öncelikle ev ya da mobilya reklamları için yapılmış bir film gibi duruyor. Ama birden trajedi geliyor: Altı yıl önceki doğumun hemen ertesinde iki bebek, anlaşılmayan (filmde sonradan ortaya çıkan) bir nedenle karışmıştır. Ailenin asıl çocuğu, talihin çok daha az güldüğü alt sınıftan ve üç çocuklu bir aileye gitmiş, onların küçük oğlu ise zengin evine konuk olmuştur. Yasanın öngördüğü değiş-tokuş, iki küçük oğlanın yaşamlarını altüst etmeden mümkün olacak mıdır?
Ünlü yönetmen, bu karmaşık ve etkileyici aile dramını büyük bir incelikle anlatırken, çağdaş Japonya’dan da keskin bir yansıma veriyor. Ve filmini kaçınılmaz biçimde içburucu, ama yine de belli bir iyimserlik içeren bir finalle noktalıyor. Özellikle jürinin kadın üyelerinden gelecek oylar, ödül getirebilir. 

Bir Kızılderili öyküsü 
Birçok kez yarışmaya katılmış yetenekli Fransız yönetmeni Arnaud Desplechin, ABD ’de İngilizce çektiği filmi ‘Jimmy P.- Psychotherapy of A Plains İndian/ Bir Ovalar Kızılderilisinin Psikolojik Tedavisi’ filmini sundu. Adından başlayarak her şeyiyle tuhaf bir film bu... İkinci Dünya Savaşı’na Fransa cephesinde katılıp yaralanmış ve o günden beri sağlık sorunları yaşayan bir Kızılderili, özel bir hastaneye sevk edilir. Orada kendisine şizofreni teşhisi konmak üzereyken, Kızılderili kültür, dil ve Âdetleri üzerine uzmanlaşmış bir Fransız uzman işin içine girer. Ve ciddi bir psikanalizle, bir geçmişin tüm sırları ortaya dökülmeye başlar.
Beni içine alan bir film olmadı bu. Ve hayli sıkıldım. Basın toplantısına katılmam da bu bakışımı değiştirmedi. Ancak yine de filmin ABD Kızılderilileri meselesine ciddi ve eleştirel bir bakış getirdiği ve ikisi de Latin kökenli Benicio del Toro ve Mathieu Amalric’den büyük destek aldığı kesindi. Öyle ki ikisinin de adları ödül listesine sızabilir.