Cansızın ruhu, nesnenin şahsiyeti

Cansızın ruhu, nesnenin şahsiyeti
Cansızın ruhu, nesnenin şahsiyeti

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Fotoğraf sanatçısı Murat Germen'in 'Yol' isminde buluşturduğu fotoğrafları 'steam punk' havalı Şark Ekspresi'nden yolcu uçaklarının midesine uzanan bir hatta farklı yollara açılıyor. Cansızların lisanı üzerine konuşmaya başlayabiliriz
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi

“Yol seçimdir, yol tavırdır, beklentidir...” Ama bunlar da sizin bildiğiniz yollar değildir.
Dört şeritli bir cadde olur, bir yürüyen merdiven olur, bir tünel olur... Daha eski işlerine de gidelim: Terk edilmiş fabrikalar, tam gaz işlese de yalnız endüstriyel yapılar, ıssız ara sokaklar... Murat Germen’in fotoğraflarında hisli hikâyeciliğin klişe jargonundan uzak kurulmuş, ama tam da his dolu hikâyeler vardır. Kimsenin bakmadığı, sevmediği insan mamulü mimaride, o köhnelikte, o ürkütücü ihtişamda başka tür bir güzellik, baktığı yerde sürprizli bir açı, gördüğü büyüklükte bir derinlik bulup çıkarır. Fazla şahsi kaçsa da diyeceğim, cansızların canlı hayatı üzerine kafa yoranların yeri bende bir başkadır.
Yine de sanmayın ki insan sevmeyen bir insan... Hatta adının ‘mimari fotoğrafçısı’ çıkmasından da hiç hoşnut değil. Sadece onun canlıyı fotoğraflama lisanı farklı.
Murat Germen, İTÜ’de Kent Plancılığı okudu, sonra Fulbright bursuyla Massachusetts Institute of Technology’de (MIT) bir de Mimarlık Yüksek Lisans’ı yaptı. Şu anda Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde fotoğrafçılık ve görsel iletişim tasarımı dersleri veriyor. Ve hayatta ilgilendiği her şeyi tek bir kareye sığdırabileceği bir iş yapıyor; çok uzun süredir fotoğraf çekiyor.
Küratörlüğünü Engin Özendes’in yaptığı ‘Yol’ isimli sergi, İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’nde yaz boyu açık... 

Serginin girişinde sizin için ‘Yol’un manasını anlatan bir tür sözlük var. Alışık olmadığımız biçimde çıkarken bir metin daha görüyoruz; neredeyse manifestik bir dili var. Orada bu ülkede iş yapmaya dair bir hayal kırıklığından söz ediyorsunuz. Bu nasıl bir hüsran?

Ben hayatım boyunca kolektif bir şeyler yapmayı arzu ettim. İşini gerçekten iyi yapan, birçok yanını keşfetmiş adamlar vardır. Sen onlardan feyz alırsın, birlikte iş yaparsın, bir usta-çırak ilişkisidir bu... Ben hiç böyle bir şey yaşayamadım. Mimarlıkta da benzer durum var. Amerika’da okuldan mezun olduktan sonra koyu solcu Amerikalı bir mimarın yanında çalıştım. Nefis bir tecrübeydi. Orada kesinlikle kolektif bir çalışma biçimimiz vardı; ihtiyacı olan insanlar için, azınlık grupları için çalışıyorduk.

Bir yerli grubu için çalışmışsınız galiba. Malzemelerini kendilerini seçmişler, ortak bir iş çıkarmışsınız. O tecrübeden ne öğrenmiştiniz?
Bir kabile şefiyle birlikte çalışırken mimarlıktan önce hayata dair şeyler öğrenmiş oluyorsunuz. Ne kadar yavaş konuşsanız onun karşısında hızlı ve çok konuşan biri gibi kalıyorsunuz. Bütün yerliler öyledir diye bir kural yok ama yaşama ve ifade biçimleri farklı.
Şehir plancılığı ve mimarlık okudunuz. Bir doktor olarak hastanenin dışında doktorsunuzdur ama sizinkilerin ikisi de, nihai işi görebilmek için kolektiviteye muhtaç işler. Fotoğrafçılığı seçerek tercihinizi bireysellikten, tek tabanca olmaktan yana kullanıyorsunuz, ama bir yandan da hayalini kurduğunuz bir kolektif çalışma metodu var...
Biraz öyle. Bana hep öylesi denk geldi. Ülkemiz güya çok sosyal, insanların iç içe yaşadığı bir yer. Hesapta hepimiz çok duygusalız. Aslında herkes kafasına göre takılıyor; bireysel sorumluluk hissi çok zayıf. Biz Avrupa’da öyledir diye düşünüyoruz, ama Avrupa’da insanların bir trafik kavşağını kullanma biçimleri nezaketten kaynaklanmaz. Ben de iki platform yarattım kendime. Bir, tamamen istediğimi yaptığım fotoğraf var. Öbür tarafta da akademi, üniversite...

Mizacen de mi buna uygunsunuz?
Galiba. Mesela benim asistanım yoktur. 45 yaşındayım, belli bir yaşa gelince insan ‘Bugün daha hafif bir çanta mı alsam’ diye düşünüyor. Farklı amaçlar için birkaç lens koyduğunda yük 20-25 kiloyu buluyor. Sekiz saat sonra o nasıl bir külçeye dönüşüyor inanamazsın. Ama çantamı taşıyacak bir asistandan ben utanıyorum. Tevazu numarası falan değil, hakikaten utanıyorum. 

Okuduğunuz okullara, burslara falan bakınca insan düşünüyor. Parlak öğrenci miydiniz? Bunun yalnızlaştırıcı bir yanı da var mı?
Evet, iyi notlar aldım, iyi okullardan dereceyle mezun olmak gibi şeyler oldu. Ama mesela Bedri Baykam tarzı bir parlak çocukluk değil (Gülüyor). Sadece çalışkan bir insanım, bir de hatalarımdan öğrenirim diyeyim. Yok yok, öyle parlak biri gibi görünmek istemem.

Bilhassa o devasa endüstriyel yapıları görme biçiminize bakınca, bu sergide gördüğümüz yol fotoğraflarıyla birleştirebileceğimiz bir şey çıkıyor ortaya. Siz cansızda bir ruh, bir şahsiyet görüyor gibisiniz.
Çok güzel tarif; bence gerçekten cansız nesnenin de bir karakteri var. Ve o cansız nesne doğa ürünü değilse şayet, o karakter de insandan geliyor. Ben insan yapımı cansız nesneleri görüntülemekten hoşlanıyorum, çünkü insan hakkında bir şey gösterebilmek için illa o insanı çekmek zorunda değilsiniz. Onun bıraktığı izden de gidebilirsiniz. Diğerleri içinde daha az bir yüzde kapsıyor ama insan üzerine işlerim, projelerim de var. Yine de ben insan pozlandırmayı sevmiyorum. Üzerindekilerle, takındığı ifadeyle bütün fotoğrafı ele geçiriyor gibi geliyor bana. Bunu mükemmel yapanlar da var, büyük keyifle onları izliyorum da ama ben bunu kendime yol olarak seçmiş değilim. 

Böyle de tarif edilebilir ama diyelim bir demir çelik fabrikasını fotoğraflamakta, orada bir güzellik aramakta daha hayati bir tercih de var mı? Bunları kimse sevmiyor, ben seveyim gibi bir gıcıklık...
(Gülüyor) Evet, vardır öyle bir boyut. Ben seveyim, becerebiliyorsam da ‘Bir bak ya...’ dedirteyim...
Dünyanın büyük şehirlerinde çekilmiş fotoğraflarınızda yaptığınız manipülasyonlarda bir tekrar teması var. 

Bu bazılarında gülünçleştiriyor, bazılarında ürkütücü. Nihayetinde siz burada bir güzellik buluyor musunuz, büyük şehirleri seviyor musunuz, sevmiyor musunuz anlamış değilim.
Sanırım o fotoğraflardaki tekrar ve üst üste getirme hali, oradaki tecrübemi aktarmaya çalışan şeyler. Zamanla oynamayı seviyorum. Özellikle dijital görüntüleme teknikleri ortaya çıkalı beri, zamanın izini tek bir fotoğraf üzerine daha uzun bir şekilde bırakmak kolaylaştı. Diyelim Paris’te bir metroda aynı konumdan dört-beş fotoğraf çekip farklı insanların hayaletimsi silüetlerini bırakmak hoşuma gidiyor. Çünkü bu, kalabalığı çekmekle aynı şey değil. Ama sevip sevmediğimin belli olmaması da hoşuma gitti bu arada.

Seferi halde nasıl bir insansınızdır?
Bir insanla ya yola çıkacaksın, ya içki içeceksin derler ya... Ama bence bir insanın kim olduğunu anlamak için eline güç ve para vereceksin, neyse... Yola çıkarken, hele üniversitede anormal bir sevinç, heyecan basardı. Havaalanları bana enerji verirdi. Şimdi emniyet, güvenlik hikâyeleri falan, başka bir şey oldu.

Bir de vize meselesi var. Hatta bir fotoğrafınıza ‘Uygarlığa karşı vize’ismini vermişsiniz.
Evet tabii. Bazen daha kolay çözülebiliyor ama en son bir İngiltere vizesi alma tecrübem var. Kapıyı çarpıp çıkmaya ramak kaldı. O kadar kötü davranabiliyorlar ki... Benim burada bir yaşantım olduğu belli, hiç İngiltere’ye gitmek gibi bir derdim yok. Bu muameleyi görmek çok ağırına gidiyor insanın. İşte bütün bunlar yüzünden gidiş bölümü eskisi kadar heyecanlandırmıyor. Ama bir ulaşayım, çantamı otele bırakayım, vardığımda değişiyor işler.

Bütün sergide en net gördüğümüz insan figürleri bir dizi Second Life karakteri. Onlar nasıl bindiler Şark Ekspresi’ne?
Bu sergi için tamamen tesadüfen o Orient Express panoramasını çekince, oryantalizm üzerinden bir şeyler yapmak istedim. İyi bir şey olarak söylemiyorum, biraz tez canlı bir adamım. Kast, giyin, soyun, bir kare için dört saat harca falan benim tarzım değil. Sonra akrabam, üniversiteden iş arkadaşım Elif Ayiter, Second Life denen üç boyutlu sanal ortamda farklı karakterler yarattı. Ben de o karakterlerin kendi postürleri ve vücut duruşlarıyla bir kurgu yarattım.

Bu ‘steam punk’ havası, trenden inen Avrupalı figürüne dair mi bir şey söylüyor, yoksa istasyondakiler de dahil mi?
Aslında inen de var, binecek olanlar da... Şunu demeye getiriyorum, İstanbul insana anormal duygular hissettirebilir. Öyledir ya, bazen insanı küfür ettirecek noktaya getirir, bazen de ‘İyi ki burada yaşıyorum’ dersiniz. 
Batı basınında son zamanlarda çıkan haberlere bakarsanız, oradaki bakışın değiştiğini görüyorsunuz. İstanbul ciddi popüler bir şehir artık. Bizim kullandığımız karakterler de biraz orient, şark, Doğu denince anlaşılanla ilgili...

Hayır biz burada fesle gezmiyoruz, işte böyle geziyoruz...
Çok güzel özetledin. Çünkü sorulur gerçekten de. Amerika’da birinin “Sizde ağaç var mı?” diye sorduğunu hatırlıyorum. Buranın çöl olduğunu varsaysa bile, be densiz adam, çölde de ağaç olduğunu bilmiyor musun? Hava var mı demek gibi bir şey.

‘Anneannemde hep Nâzım’ı gördüm’
Nâzım Hikmet sizin büyük dayınız oluyor diyebilir miyiz?
Ben onun küçük yeğeniyim diyelim. Anneannem kız kardeşiydi.

Bu bilgiyi hayatınızın herhangi bir döneminde sakladığınız oldu mu? Bununla hava attığınız oldu mu?
Hep sakladım. Bizim aile dışında, Nâzım üzerinden ekmek yiyen zaten o kadar fazla insan var ki, aklın almaz. Ne isim, ne örnek vermek isterim şimdi. Benim için inanılmaz saygıdeğer bir insan. Ne yazık ki tanışamadım. O 1963’te ölmüş, ben 65’te doğdum. Ama hep anneannemde onu gördüğümü varsaydım. Nâzım’ın ölmeden önce fotoğraflarına bakıyorum, tamamıyla anneannemi görüyorum onlarda. Ölmeseydi de, buraya gelemediği için görüşemeyecektik belki. 

Yani hiç mi hava atmadınız, bu da inandırıcı gelmiyor...
Söylemişimdir canım. Lafı geçtiği yerde yanımda yakın bulduğum kişiler varsa söylerim. Bir de Amerika’da bir solcu mimarla çalıştığımı söylemiştim ya, MIT’de bize inşaat atölyesi sunmak için gelmişti kendisi. Birbirimizi çok sevdik, birlikte yemek yerken “Ben Türkiye’den adam gibi bir adam biliyorum, Nâzım Hikmet” dedi. Dedim “Sen ne diyorsun...” Anlattım. O tür durumlarda kaçırmam tabii ki...


    ETİKETLER:

    Nâzım Hikmet

    ,

    Mayın