Cengiz Bozkurt: Darbe çocuğu olduğum için hayatı erken tanıdım

Cengiz Bozkurt: Darbe çocuğu olduğum için hayatı erken tanıdım
Cengiz Bozkurt: Darbe çocuğu olduğum için hayatı erken tanıdım
Birçoğumuz onu "Leyla ile Mecnun"un Erdal Bakkal'ı olarak tanıdık... Ama aslında o, ODTÜ Fizik'i yarım bırakıp İngiltere'ye tiyatro okumaya giden bir oyuncu, ÖDP yöneticiliğinden Gezi Parkı'na uzanan müzmin bir solcu, her dönem halkın yanında duran bir aktivist.

Birçoğumuz onu "Leyla ile Mecnun"un Erdal Bakkal'ı olarak tanıdık... Ama aslında o, ODTÜ Fizik'i yarım bırakıp İngiltere'ye tiyatro okumaya giden bir oyuncu, ÖDP yöneticiliğinden Gezi Parkı'na uzanan müzmin bir solcu, her dönem halkın yanında duran bir aktivist... Bu aralar, geçen cuma günü vizyona giren "Kara Bela" filmiyle seyirciyi, Şener Şen'in tahtına aday gösterilen oyunculuğuyla selamlıyor. Cengiz Bozkurt'la Hürriyet gazetesinden İzzet Çapa konuştu...

Duyduğuma göre çocukluğunda "Adım Adım Anadolu" programının ilk yapımcılarındanmışsın...

- Her memur çocuğu gibi taksit taksit büyüdüm, o yüzden de böyle kısa kalmış olabilirim (gülüyor). 9 yaşına kadar Nevşehir'de, 15'ime kadar da Adapazarı-Karasu'daydık. 80'de, liseye giderken Ankara'ya taşınıp orada kaldık. Babam Ziraat Bankası'nda şube müdürüydü. Anlayacağın lojmanlarda, paranın üzerinde büyüdüm (gülüyor).

"Paraların üzerinde büyümek" de ne demek, yoksa sizin evde de ayakkabı kutuları mı vardı?

- Ne münasebet! Babam 38 senelik memuriyetten emekli olduğunda ancak başımızı sokacak bir evimiz ve külüstür bir arabamız vardı.

Türkiye kazan, siz kepçe misali gezmişsiniz...

- Gittiğimiz her şehri benimsedim. Kızılırmak'ın kıyısında da, Çerkezler, Kürtler, Gürcüler ve Lazlarla birlikte yaşadığımız Karasu'nun çok kültürlü hayatında da mutluydum. Anadolu'nun tüm kültürlerinden nasiplenerek büyüdüm.

Anlatırken bile gözlerin doluyor, sanırım duygusal bir tipsin...

- Duygusal bir adam olduğum doğru olabilir. Gençlik yıllarımda, her yurdum insanı gibi benim de pek çok şiir denemem olmuştu. Gerçi o kadar zorlamaydılar ki, ben bile yazdıklarımı okumaya tahammülüm edemiyordum (gülüyor). Sözün özü, bir şeyleri yapmış olmak için yapmamayı genç yaşlarda öğrendim.

DARBE ÇOCUĞU OLDUĞUM İÇİN HAYATI ERKEN TANIDIM

Desene küçük yaşta bir aydınlanma gelmiş sana...

- Aydınlanmadan ziyade, darbe çocuğu olduğum için hayatı erken tanımış olabilirim. 80'lerde lisede okurken memleket siyaset olarak çok karışık bir dönemden geçiyordu.

Aman bana daha o yaştan darbe mağduruyum deme...

- Defalarca gözaltına alınmama rağmen yaşım küçük olduğu için hepsinden salıverildim. Lise çocuğu olmamıza rağmen arkadaşlarımla darbeye karşı elimizden geldiğince mücadele vermeye çalıştık. Bizim gibi 64 doğumluların en büyük şanssızlığı ne abilerimize-ablalarımıza ne de kendimizden önce gelen kuşağa angaje olabilmemiz. Anlayacağın arada kalmış bir grubuz biz. Buna rağmen, ODTÜ Fizik'i kazandım.

 

Tam da asi, muhalif ve haksızlığa karşı direnmenin ruhunu yansıtan solun kalesine denk gelmişsin yani...

Tabii ki o karışık yıllarda bu bilinçli bir tercihti. Bir gün okulun panosunda "Tiyatro topluluğuna oyuncu aranıyor" diye bir ilan gördüm... Yüreğimin ve ilanın peşinden gitmeye karar verince, hayatım değişti. Sahneye çıktıktan sonra kendimi çok daha özgür ve iyi hissetmeye başladığımı gördüm. Hani o klasik "sahne tozu" hikayesi vardır ya, bende de aynen tezahür etti.

Madem içinde bu kadar oyunculuk ateşi yanıyordu, konservatuvarı deneseydin ya...

- Oyuncu olacağımdan bihaberdim! Hayatımın aşkı tiyatroyla, ODTÜ Oyuncuları Topluluğu'na kayıt yaptırdıktan sonra tanıştım. Ama kısa süre sonra tiyatromuz Marksizm propagandası yaptığımız gerekçesiyle kapatıldı.

Eee darbe yılları tabii, kaldınız mı açıkta?

- Yok yahu bizim gibi mücadeleci adamlar pes eder mi! Hemen Ankara'daki Metropol Kültür Merkezi'ne gittik. Sahibi eski solcu bir abimizdi. Başımıza gelenleri anlattıktan sonra sahnesini bize verince kaldığımız yerden devam ettik. Ancak üç yıl sonra kampüse geri dönebildik.

İNGİLTERE'DE OKUYABİLMEK İÇİNİŞPORTACILIK BİLE YAPTIM

Tiyatroyla haşır neşir olurken fizik bölümü gümbürtüye gitti sanırım...

- Aynen öyle! Fizik profesörü olmam beklenirken, oyunculuk yaparak daha mutlu olacağıma karar verdim. Birinci sınıfı ite kaka geçtim, ikinci sınıfta artık tiyatro tek tutkum haline gelmişti. Kalan yıllarımı ODTÜ oyuncularının aktif üyelerinden biri olarak turnelere çıkıp şenlik organize ederek geçirdim. Bu arada siyasi mücadelem de devam ediyordu.

Burnuma firar kokuları geliyor...

- (Gülüyor) Kaçmadım ama ülke değiştirdim. Okuldan atılacağımdan, askere gitmek zorunda kalacaktım. Hayatıma yön vermek için William Shakespeare'in memleketi İngiltere'de tiyatro okumayı kafaya koyunca, 90'da tası tarağı toplayıp Londra Üniversitesi'ne bağlı Goldsmiths isimli güzel sanatlar fakültesine kayıt yaptırdım. Yakın çevrem, hatta annem, babam bile bana tırlattı gözüyle bakmaya başlamışlardı.

İyi de biraz önce de "Babam emekli banka müdürü" demiştin; Londra'larda okuyacak değirmenin suyu nereden geliyordu?

- İngiltere'de okuyabilmek için girip çıkmadığım iş kalmadı be İzzet! Bulaşıkçılık, garsonluk, taksicilik, mahkeme tercümanlığı hatta işportacılık bile yaptım... Tanıştığım İstanbullu Ermeni bir ailenin otelinde hafta sonları aralıksız 17 saat çalışmaya başlamıştım. Otelin bir odasında 3-4 saat kıvrılıp sonra da ikinci 17 saatlik mesaime başlıyordum.

ANNEM BEŞ VAKİT NAMAZ KILAN  GERÇEK BİR CUMHURİYET KADINIDIR

Tiyatro aşkı yüzünden hayatının en güzel yıllarında gerçek aşkı es mi geçtin? 

- Yok canım, benim gibi adamın hayatından aşk hiç eksik olur mu? İlk büyük aşkım İzmir'den gelip oraya yerleşen Rana'ydı ve bu sevda yıllarca sürdü. Ardından da 24 yaşında olan büyük kızımın annesiyle tanışıp evlendik. 10 yıldır da, üç yaşındaki dünyalar tatlısı kızımın annesi Maraşlı bir Kürt olan eşimle mutlu bir evliliğimiz var.

Maşallah senin çocuklar kelimenin anlamıyla tam bir doğu-batı sentezi...

- (Kahkahalar) Büyük kızımı yetiştirirken, annesi İngiliz olduğu için kendi dilinde, ben de Türkçe konuştum. Benim için en önemli duygu babaannesi ve dedesini ziyarete geldiğinde, ülkesinde turist gibi kalmamasıydı. Küçük kızımla da evde İngilizce ve Türkçe konuşuyoruz. Annesi Kürtçe'yi anlamasına rağmen öğretecek kadar bilmiyor. Ama büyüdüğünde annesinin anadilini öğrenmek isterse ikimiz de çok mutlu oluruz.

Sizin evde ne mutlu ki çözüm süreci sorunsuz tamamlanmış...

- Ben Sünni bir Türk'üm, eşim de Alevi bir Kürt kızı. Aslında bizim aile tam bir Türkiye fotoğrafı! Bak; annem günde beş vakit namazında, gerçek bir Cumhuriyet kadınıdır. Rahmetli babam öyleydi. Kardeşimi de, beni de bu duygularla yetiştirdiler. Gördüğün gibi bizim ailede memleket meseleleri çoktan çözülmüş.

Sizin çekirdek ailede mesele çözülmüş tamam da, gelin kaynana arasındaki vaziyetler ne?

- Kimlik ve mezheplerine bakmak yerine, birbirlerinin vicdanlarını gördükleri için çok iyi anlaşırlar. İşte o yüzden de bizim hanede "sıfır sorun"!

Galiba bizim ülke olarak en büyük eksiğimiz vicdandan yerine başka noktalara odaklanmamız...

- Kesinlikle doğru! Bu çağda insanların etnik kökenlerinin hiçbir önemi kalmadı. Farklılıklarımız, bize sadece zenginlik katar. Çocuklarıma da "Önemli olan aklınızın ve vicdanınızın gelişmiş olmasıdır, gerisi teferruat" diyorum. Hepimizin ama hepimizin empatiye ihtiyacımız var. Aramızdan biri öldüğünde hangi taraftan olduğunu sorgulamadan canımız yanıyorsa, bizde hâlâ iş var demektir.

BİR FİLMİN TUTUP TUTMAYACAĞINA HALK KARAR VERİR

Gelelim cuma günü vizyona giren yeni filmin "Kara Bela"ya... Bu belayı başına nasıl sardın sen? 

- Hemen anlatayım! Burak'la (Aksak) "Bana Masal Anlatma"yı bitirmiştik. BKM'nin patronu Necati Akpınar, Burak'ın bir şeyler yazmasını ve birlikte çalışmamızı istedi bizden. Yaklaşık altı aylık bir hazırlık döneminden sonra "Kara Bela" vücut buldu. 

Türkiye'de ilk defa alışıldık, bildik şöhretlerin yerine seyircinin kırmızı halıda yürüdüğü bir galayla açılış yaptınız...

- Evet, iyi ki de öyle yaptık. Çünkü bir filmin tutup tutmayacağına halk karar verir. Galalara genelde oyuncu dostlarımız gelip çıkışta filmi beğenmeseler bile kırgınlık olmasın diye, kendilerine 
uzatılan mikrofonlara "süperdi" ya da "çok iyi iş çıkarmışlar" diye demeç verirler. Organizasyonu yaparken tek amacımız vardı; yıllardır süregelen bu ikiyüzlülüğü ortadan kaldırıp, gerçekle yüzleşmek!

LONDRA'DA DA RAHAT DURMADIM AKTİVİST OLARAK MÜCADELEYE DEVAM ETTİM

Londra'da hayat mücadelesi verirken de bu kadar sağduyulu kalabilmeyi başarabildin mi?

- Orada yaşarken de biz bir ırkın, başka bir ırktan üstün olduğunu savunanları aramızda barındırmadık. Ama elbette rahat durmuyordum! Orada okumak ve çalışmanın dışında, bir yandan bizim toplum için aktivist olarak mücadelemi sürdürürken bir yandan da Mehmet Ergen'le 2000 yılında Londra'da farklı kültürler ve siyasi tercihleri barındıran Arcola adında bir tiyatro kurduk. Burası şehrin en çok konuşulan tiyatrolarından biri haline geldi, hâlâ da öyledir...

Meğer sandığımızdan daha ünlüymüşsün! Baksana İngiltere'nin en ünlü gazetelerinden Independent'a bile manşet olmuşsun...

- 2000 yılının 1 Mayıs'ında, Londra'da göçmenlerle takılırken bir anda binlerce genci yanımızda bulduk. Çatışmalar başlayıp iş çığırından çıkınca polis devreye girdi. Yaklaşık 30 kadar robocop polis McDonalds'ı korumak için üzerimize yürüyünce, bizi dağıtacaklar endişesiyle elimde su şişesiyle mücadeleye girdim. Suyun gücü işte (gülüyor). Ama arkama bir dönüp baktım ki kimse yok! Fotoğrafçı da, o anı muhteşem yakalamış. Independent'takiler de bu mücadeleye destek vermek için benim fotoğrafı manşet yapmış. Yani anlayacağın, manşet oldum olmasına da tiyatroyla değil (kahkahalar). 

Fena mı; kaderin cilvesi sana reklam yıldızı olmanın kapılarını aralamış...

- Sorma! Manşet olan o fotoğrafı Togo adlı Filistinli bir plastik firması alıp reklamlarında kullanınca, haberim olmadan reklam yıldızı oldum.

LONDRA'DA 6 YILDA 30 KISA FİLM ÇEKTİM

Çöpe giden şiirlerin şairi, tiyatro sahnelerinin ve dizilerin başarılı oyuncusu, meğer aynı zamanda da kısa film yönetmeniymiş...

- 90'larda Türkiye'den İngiltere'ye göç eden ailelerin çocukları, büyük bir kültürel sıkıntı içindeydi, ülkeye ve okullarına uyum sağlayamıyorlardı. Yakın bir arkadaşımla bu çocukların ileride sinema ve medya dünyasında bizim sesimiz olabilmeleri için ortak bir proje yapmaya karar verdik. İngiltere Eğitim Bakanlığı'nın desteğiyle altı yılda onların hayallerini anlatan 30 kısa film çektik. 

İşe yaradı mı proje?

- Yaramaz olur mu hiç! İçlerinden Cambridge'e, sinema okullarına girenler bile oldu. Ebruli Muharrem adında Londra'da funk arabesk yapan grubun elemanları bizim öğrencilerimizdendi. O filmlerin sayesinde pek çok çocuk hayallerinin peşinden gitmeyi başardı.

TÜRKİYE'YE GİRİŞ YAPTIĞIM GÜN, HSBC VE İNGİLİZ KONSOLOSLUĞU BOMBALANDI

Aşk, tiyatro, aktivist eylemler, sosyal sorumluluk projeleri tam gaz giderken, ne oldu da bir anda Londra macerası son buldu?

- Babamın kanser olduğunu öğrenince, her şeyi bir günde bırakıp Türkiye'ye doğru yola çıktım. Sınırda memur, İngiliz pasaportumu görünce "Bak, sizinkilerin başına neler geldi?" diye televizyonu gösterdi. Meğer o gün, HSBC ile İngiliz Konsolosluğu'na bombalı saldırı olmuş.

Tam da felaketin üstüne gelmişsin...

- Sorma, zaten yaşananları görünce şoka girdim. Tabii soluğu hemen babamın yanında aldım. İyi ki de dönmüşüm, doya doya hasret giderip, aralıklarla görüşemediğimiz 14 yılın acısını çıkardık. Elimizden gelen her şeyi yaptık. Gerçekten de ailenin yerini hiçbir şey tutmuyor. Aynı dönemde, Londra'da yaptığımız işler ses getirince Kenter Tiyatrosu Mehmet'e (Ergen) "Inishmorelu Yüzbaşı"yı çevirip sahnelemesi için teklifte bulunmuştu. O da beni çağırınca, Türkiye'deki oyunculuk maceram başlamış oldu. 

Tiyatroyu anladık, peki televizyona geçiş vizesini nasıl aldın?

- Mehmet'le Akbank Sanat için iki oyun sahnelemiştik. "Aşk Delisi"nde canlandırdığım Martin karakteri, Sadri Alışık ve Afife Ödülleri'ne aday gösterilince, senaristler Mahinur Ergun ile Ayhan Sonyürek'in dikkatini çekmişim. Bir televizyon projesinde benimle çalışmak istediklerini söylediler. Ayhan'ın kaleme aldığı "Kırık Kanatlar"la televizyon dizilerine giriş yaptım. Sonra da "Parmaklıklar Ardında"da canlandırdığım kötü gardiyan Ekrem rolüyle tüm Türkiye beni tanıdı, çıkış işim oldu.

MENDERES ROLÜNÜ AİLESİNİ VE SEVENLERİNİ RENCİDE ETMEMEK İÇİN REDDETTİM

"Ben bu rolü almayayım, alana da mani olmayayım" dediğin senaryolar geldi mi hiç?

- Gelmez olur mu! Mesela dünya görüşlerimiz taban tabana zıt olmasına rağmen, senaryonun sunuluş biçiminde Menderes ailesini ve sevenlerini rencide edecek bir portre çizildiğini düşündüğüm için Adnan Bey'i canlandırmayı reddetmiştim. Kaldı ki, kimsenin böylesine feci bir ölümü hak ettiğine inanmıyorum. Yönetmene "Hocam Menderes'i niye bu şekilde sunuyorsunuz?" diye sorduğumda, "Ben onu böyle görüyorum" diye cevap verdi. Proje tamamen üzerime kurulmuş olmasına rağmen, halk arasında düşmanlığı körükleyeceğine inandığımdan kabul etmedim. Seçilmiş bir başbakanın böyle sunulmasını içime sindiremem.

Peki ya bir eşcinsel rolü gelirse?

- Tabii ki oynarım, oynadım da zaten. "Köprüden Manzara" oyununda erkek erkeğe öpüşme sahnesi vardı ve rolümün gereğini yerine getirdim. Bu arada memleketimizde çok homofobik oyuncu olduğunu da es geçmemek lazım. Eşcinseli canlandırmayı kabul etseler de, rolü karikatürize ederek aşağı çekip komikleştiriyorlar, çünkü birçok oyuncuya bunu yapmak daha kolay geliyor. 

Kırmızı çizgilerin hiç mi yok?

- Oyuncunun her role evet dememesi gerektiğine inananlardanım. Halkları birbirine düşüren, ırkçılığı ve pedofiliyi yücelten; mazlumlara, eşcinsellere, azınlıklara nefret söyleminde bulunan bir karakteri asla oynamam. Ama insanlık düşmanlarını kötüleyip, onların gerçek yüzünü gösteren bir rolü de hiç düşünmeden kabul ederim. Sen sormadan ben söyleyeyim, rol gereği yatağa da girerim, soyunurum da, soyundum da zaten. 

Seni "Leyla ile Mecnun"un Erdal Bakkal'ı olarak da beyazperdede izleyecek miyiz?

- Film olmasını biz de çok istedik ama hakları yapım şirketi ve TRT'de olduğundan, "Leyla ile Mecnun" kafasını Burak'la yaptığımız işlerle sürdürmeye çalışıyoruz. Yaptığımız filmlerde çıkardığımız karakterler zaten bir nevi Erdal Bakkal türevleri oluyor kaçınılmaz şekilde. "Leyla ile Mecnun"un her kültürden izleyicisi vardı. Tam bir Türkiye mozağiydi.

SIKICI SANAT FİLMLERİ YAPMAKTANSA MİLYONLARIN İZLEYECEĞİ GİŞE FİLMLERİNDE YER ALMAYI TERCİH EDERİM

Millet olarak komediden çok dram seviyoruz değil mi?

- Ağlatmak her zaman en kolay iştir. Dünyanın hiçbir yerinde komedyenler çok ciddiye alınmaz. Kimse kusura bakmasın; sıkıcı sanat filmleri yapmaktansa milyonların izleyeceği gişe filmlerinde yer almayı tercih ederim. Çünkü benim için en büyük ödül izleyiciyi güldürebilmek. Ama haklısın. Sadece izleyici değil, ne yazık ki festival jürileri için bile ödüle giden yol acıdan geçiyor. Hiç güldürmediğim "Kavşak" filmim komedi değildi ve Altın Portakal aldım. Bunun yanında "Vücut"ta canlandırdığım karakterle insanları güldürdüğüm için rolü karikatürize ettiğimi düşünen jüri, beni görmezden geldi. Aslında film bildiğin dramdı... 



Bir aktör için ödüllü olmak bu kadar önemli mi ki?

- Böyle şeyler sanatçıları motive eder ama benim için seyircinin bizi takdir etmesi daha önemli...

Sen bunu Cihangir'de, kültür entelijansiyasının bağrında yaşayarak mı beceriyorsun peki?

- (Gülüyor) Cihangir akvaryum gibi bir yer. Oysa oyuncu dediğin halkın içinde olup gözlem yapabilmeli. İzole bir hayat yaşarsanız, toplumdan uzaklaşırsınız. Otobüste, vapurda, insanların içerisinde gezdiğim için iyi gözlem yaparım. Herkes gibi metrobüs, vapur, dolmuş kullanıyorum, İstanbul kartım hep cebimdedir. Türkiye'ye döndüğümde arkadaşlarım Cihangir'in tam benlik olduğunu söylemişti. Oralarla hiç işim olmadığını gidip bakınca hemen anladım. Ben Beşiktaş gibi, çarşı pazarın olduğu, hayatla iç içe yerleri seviyorum. Sonuçta da Abbasağa'da sekiz yıl yaşadım.

Var mı sette "ağır abi" kuralların?

- Hayır, yok ama içinde asla çalışmayacağım oyuncu ve yönetmenlerin listesinin yazılı olduğu kara kaplı bir defterim var. 14 yıl aradan sonra ülkeme döndüğümde bazı ünlü oyuncuların nezaketsizliği ve riyayı içselleştirmiş olmaları beni tam anlamıyla hayal kırıklığına uğratmıştı. Artık böyle şeyler beni şaşırtmıyor ama bağırıp çağırarak iş yapılabileceğine inanan ve egosuyla otorite kurmaya çalışan tiplerden uzak durup çalışmıyorum.

BEN SOKAKLARIN AKTİVİSTİYİM SOSYAL MEDYANIN DEĞİL

TRT "Leyla ile Mecnun"u, oyuncuları Gezi olaylarına katıldığı için yayından kaldırmamış mıydı?

- Bu dizi başka bir kanalda olsa, değil üç sezon sürmek, üçüncü bölümün sonunda "Ne saçmalıyor bunlar" diye yayından kaldırılabilirdi. O nedenle benden TRT ile ilgili ileri geri konuşmamı bekleme. Gezi'ye destek verdiğimiz için işimizden olduysak da bir önemi yok, gurur duyarız. Bu uğurda bir bedel ödenecekse buna her zaman hazırız zaten. İnsanlar canından olmuş, biz işimizden olmuşuz çok mu! Yeni işler buluruz biz kendimize.

Levent Üzümcü Şehir Tiyatroları'ndan ihraç edildi diye kelimelerini bu kadar seçe seçe konuşuyor olabilir misin?

- Hayır, her zaman aynı şeyi söyledim. Benim siyasi görüşüm kimseyi ilgilendirmez. ÖDP'nin kurulmasında rol almış, özgürlükçü, katılımcı bir sosyalizme gönül vermiş olmam sadece beni bağlar. Ama şunu da ekleyeyim, insanları incitmekten her zaman imtina eden, farklı siyasi görüşlerden arkadaşı olan bir insanım. Ne olduğumu söylemekten hiçbir zaman çekinmedim ama karşı görüşte olan insanlar da benim bu özelliğimden dolayı görüşlerime saygı duydular.

Evet ama hangi taraftan olursa olsun, duruşu ve siyasi tavrı yüzünden bedel ödeyen pek çok sanatçı var...

- Haklısın, hatta linç edilenler bile oluyor. Dünyanın pek çok yerinde oyuncular toplumsal olayların içindedirler ve bedel ödemedikleri gibi, aksine saygı görürler. Ama Türkiye'de çarklar bambaşka dönüyor. Bu yüzden, linç mahallesi haline gelen sosyal medyada ben sadece sanatsal duyuruları paylaşıyorum.

Bu seni bazılarının gözünde korkak ve apolitik duruma düşürmüyor mu?

- Sosyal medyadan siyasi yorumlarda bulunmadığım için insanlar bu konuda duyarsız olduğumu düşünebilir; oysa ÖDP'nin son kongresinde Divan Başkanı seçildim. Gezi'den sonra birçok topluluk ve partiyle bir araya gelip Haziran Hareketi'ni başlattık. Bugün yine inandığım bir toplumsal hareket olsa yine alanlarda, sokaklarda olacağım çünkü ben sokakların aktivistiyim, sosyal medyanın değil.

Yani "Klavye delikanlısı değilim ben" diyorsun...

- Gerçek hayatta ne olduğunu çok iyi bildiğim insanların sosyal medyadan hayvan veya kadına şiddet fotoğrafı paylaşıp duyarlıymış gibi ahkam kesmelerini anlamakta güçlük çekiyorum. Bu tarz kolpa aktivizm bana, en az gözünü mora boyayıp poz vermek kadar itici geliyor.

Ne demek şimdi bu! Kadına uygulanan şiddete tepki göstermeyelim mi?

- Kadınların mücadelesine erkeklerin karışması kadar büyük bir saçmalık yok. Bizim aradan çekilmemiz lazım. Çünkü ne kadar anlıyoruz desek de onların yaşadıklarını tam olarak hissetmemiz mümkün değil. Yaşadığıma ne kadar işkence denir bilmem ama polisten çok dayak yemişliğim var. Her türlü şiddete karşı biri olarak söyleyeceğim şudur; bırakalım da kadınlar kendi dertlerini kendileri anlatsınlar.

O zaman senin de poliste çekilmiş bir fotoğrafın vardır mutlaka...

- 1 Mayıs'ta yakamdaki ÖDP rozetiyle alana çıkmıştım. Bir baktım, otobüs dolusu çevik kuvvet benimle tek tek hatıra fotoğrafı çektirmek istiyor. "Aman arkadaşlar, rozetleri çıkarayım ki başınız yanmasın" dedim. "Abi gerek yok ya" diye cevap verip, öylece fotoğraflar çektirdik. "Parmaklıklar Ardında" dizisinin cezaevindeki setine, miting için orada olan Tayyip Bey'in korumaları gelip fotoğraf çektirmek istemişti, onlara da hiç tereddüt etmeden "hay hay" dedim. Aynı şekilde Abdullah Gül de korumalarıyla birlikte seti ziyaret etti. Onlarla da çay içip, sohbet edip, fotoğraflar çektirdik. Anlayacağın ben, fevri tepkiler veren önyargılı bir insan değilim. 

Madem bu kadar önyargısızsın, senin gibi sol kültürden gelip öteki mahalleye iltica eden Yavuz Bingöl'den bir film projesi gelse kabul eder misin?

- Ben teklif edilen projede yer alacak kişilerin geçmişte yaptığı işlere ve nerede durduğuna bakarım. Kurduğumuz Oyuncular Sendikası; insanları sağcı-solcu diye ayırmak yerine emeklerinin karşılığını alıp alamadıklarıyla ilgileniyor. Sorunun cevabına gelince, kişinin kim olduğuna değil, hayattaki duruşuna bakarım.