Cennet'in çığlığı 'Silvan'da Ağıt'

Hava kararmıştı. Ölüm korkusu çökmüştü Silvan'a. Muayeneye gittikleri tanıdık evinden dönerken uyarmışlardı Mehmet Emin'i 'Hizbullah'ın karargâhının önünden geçme' diye.
Haber: Celal BAŞLANGIÇ / Arşivi

Hava kararmıştı. Ölüm korkusu çökmüştü Silvan'a. Muayeneye gittikleri tanıdık evinden dönerken uyarmışlardı Mehmet Emin'i 'Hizbullah'ın karargâhının önünden geçme' diye. Tedirgindi karısı Cennet.
Birkaç gündür evlerinin önünde beyaz bir Renault bekliyordu. Bazen dört kişi oluyordu aracın içinde. Evden çıkmadan önce de birkaç 'sessiz telefon' almışlardı. Tedirgindi Cennet. Çünkü her şey burada ölümün habercisiydi.
Eve yaklaşmışlardı. Cennet'in içi rahatlamıştı evi görünce. Çünkü özellikle geceleri dışarısı korku veriyordu. Çünkü Silvan'ın sokaklarında insan avına çıkmıştı 'faili meçhulcüler'.

Evlerinin önüne geldiklerinde ikisi de şaşırdı. Karşıdaki kahvehane hâlâ açıktı. Bu saatte açık olamazdı. Kahvehanenin balkonunda oturan üç genç kimdi acaba? Neden bu saatte kahvedeydiler? Kahve sahibi kapıda bekliyor, gençler çay içiyorlardı. Sakın Hizbullahçı olmasınlardı? Bunları sesli düşünüyordu Cennet.
"Emin aracı park etmeye çalışırken ben de kahvenin önünde oturan gençlerin yüzlerini görmeye çalışıyordum. Yüzleri biraz karanlığa düşüyordu; yüz hatlarını seçemiyordum. Onlardan korkuyordum da. Birinin üzerinde çizgili tişört vardı. İri kafalı, iri enseli, hantal vücutluydu ama iri biriydi. Diğer ikisi zayıf, 25-30 yaşlarında ya da daha küçük gösteriyorlardı. Bu saatte neden sokaktaydılar acaba. Keyifle çay içiyorlardı. Konuşmuyorlardı. Kahvehane sahibi kapıda, kalkmalarını bekliyordu. Acaba bizi mi bekliyorlardı? Böyle şeyler düşünmemeliydim. Hem Eren abla
'Bayram günü kimseye kıymazlar' demişti, Emin de 'Bize bir şey olmaz' demiyor muydu? Kalbim küt küt atıyordu."
Emin arabayı park ediyordu evlerinin önüne. Cennet inmişti arabadan. Kahvenin önünde oturan gençlerden iri kafalı, tişörtlü olan genç balkondan atlayarak aşağı indi. Emin'in yanına yaklaştı. Bir şey soracaktı galiba. Elektrikler kesildi aniden. Gençler koşmaya başladılar. Nereye ve neden kaçıyordu bunlar?
Cennet bağırmaya başlamıştı:
"Emin! Emin! Çabuk ol!"
Emin gelmiyordu. Yere yatmıştı.
"Emiiiin! Emin! Canım kalksana! Duymuyor musun beni? Neden cevap vermiyorsun?"
Emin'e dokundu. Hareket etmiyordu. Ses vermiyordu. Başını dizlerinin üzerine koydu. Ilık bir sıvı avuçlarına, dizlerine akmaya başladı.
Çığlık çığlığaydı Cennet: "Yardım edin!.. Silvanlılar, komşular, neredesiniz! Yardım edin!"
Yardıma gelen yoktu. Karanlığın içinde, boşlukta, Cennet ve Emin yapayalnızdı.
Kısacık bir haberdi
Doktor Mehmet Emin Ayhan, 1990'ların başında Güneydoğu'yu bir kan gölüne çeviren 'faili malum' cinayetlerden birine kurban gitmişti. Olay gazetelerde, kısacık bir haberdi ya da.
"Silvan'da kanlı bayram!"
"Genç doktoru vurdular!"
"Eşinin gözleri önünde vurdular!"
Rutin bir haber oluyordu çoğu kez 'faili malum'lar: "Bir yıl önce İzmir Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde iç hastalıkları dalında uzmanlığını tamamlayarak, Silvan Devlet Hastanesi'ne gönüllü olarak tayin yaptıran doktor Mehmet Emin Ayhan vuruldu. Halk tarafından kısa sürede sevilip saygı duyulan doktorun öldürülmesi halk tarafından tepkiyle karşılandı."
O yıllarda, özellikle Türkiye'nin batısında kim bilebilirdi bir gazetede çıkan küçücük bir haberde öldürülen bir kişinin yaşamışlıklarını, onunla birlikte olan insanların acılarını.
Cennet Ayhan, yaşadığı acıyı içine gömmek yerine bir kitap yazarak anıları canlı tutmayı, sorgulamayı, böylece geleceği mutlu ve sağlıklı kurmanın güvencesi olarak görmeyi seçmiş.
Cennet'le Mehmet Emin'in öyküsü Eskişehir'de başlıyordu. İkisi de aynı hastanede çalışıyorlardı. Hemşireydi Cennet. Mehmet Emin'in doktor olmasına da birkaç ay kalmıştı.
Büyük bir aşk yaşamaya başlamışlardı. Geleceklerini birleştirmeye kararlıydılar. Ama "Bugünlere hiç kolay gelmedim. Beni bekleyen insanlar var. Öğrenimim bitince Güneydoğu'ya, memlekete gideceğim. Aileme ve oradaki insanlara sözüm var" diyordu Mehmet Emin.
Oysa Eskişehirli bir Yörük kızıydı Cennet. Hiç görmemişti Doğu'yu, Güneydoğu'yu.
"Türkiye'de yaşayan herkesi Türk sanıyorduk. Bize hiçbir zaman, Türkiye'nin bir halklar mozaiği olduğu, dili, dini, kültürü farklı insanların kardeşçe yaşamayı başardığı ve bu farklılıkların, Türiye'nin zenginliği olduğu öğretilmedi. Benim doğduğum küçük ilçede bile farklı dilleri, kültürleri olan insanların yaşadığını biliyordum. Onlar kendilerini Tatar, Çerkes, Türkmen, Yörük, Bulgaristan Göçmeni diye tanıtıyordu ve hepsinin ayrı mahalleleri vardı. Çocukken Kürtler hakkında hiçbir bilgim yoktu. Bildiğim tek şey, annemin öfkelendiğinde bizi susturmak için söylediği şu sözlerdi: Çingen çalar, Kürt oynar."
12 Eylül faşist darbesinin hemen sonrasıdır. Cennet ile Mehmet Emin, bir Kürtle bir Türk'ün evlenmesindeki tüm zorlukları aşarlar birlikte. Aşkları güç verir. Artık Ordu'nun Ünye ilçesindedirler biri doktor, diğeri hemşire.
Sonra İzmir'e giderler. Mehmet Emin 'iç hastalıklar uzmanı' olacaktır Ege Tıp'ta.
Mehmet Emin'in kimliğinde yaşanan Kürt sorununu ilk kez birinci elden öğrenir Cennet.
Evlilikten sonra Mehmet Emin'le Nusaybin'e, kocasının doğduğu köye gider Cennet. Kürt gerçeğini daha bir yakından tanır.
Uzman olunca Mehmet Emin gönüllü olarak Güneydoğu'ya gitmek ister. 1990'lı yılların başıdır. Bütün bölgede kan gövdeyi götürmektedir. Cennet'in itirazlarına karşın Silvan'ın yolunu tutarlar karıkoca. Mehmet
Emin düşlerini gerçekleştirmiştir. Bölge insanına borcunu ödemek için gece gündüz çalışmaya başlamıştır.
Ancak 'faili malum'lar aydınların ensesine çevirmiştir namlusunu. Sonunda bu kirli savaş Cennet'in deliler gibi sevdiği kocası Mehmet Emin'i de vurur.
Savcılık bu cinayeti soruşturmak gereği duymaz. Tanıklarından biri olan Cennet'in ifadesi bile alınmamıştır. O gün sıra dışı bir saatte açık olan, katillere çay veren kahveciye bile sorulmamıştır katillerin kimlikleri, hiç değilse eşkâlleri. Çünkü bu 'faili meçhul' değil herkesce 'faili malum' bir cinayettir.
Ancak o tarihten sonra Cennet Ayhan. Kendisini insan hakları mücadelesine verir. Kocasının katlini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne dek taşır. Yaşadıklarını, 'Silvan'da Ağıt' adlı 'anı-roman'ıyla aktarmayı da ihmal etmez. Cennet Ayhan. Özellikle batıda yaşayanların, ülke gerçeklerinden ne denli habersiz olduklarını tokat gibi çarpar insanların yüzlerine:
'Geçmişin hesabını sormuyorum'
"Yazdıklarım, anıları gündeme getirerek, geçmişe kilitlenip kalmayı, öfkeyi körüklemeyi amaçlamıyor. Aksine, geçmişin hesabını sormaktan çok, toplumun bir parçası olarak geçmişte yaşanan çatışmaların, acıların bir daha tekrarlanmaması için mücadele etmektir. Yazdıklarım, içimizdeki duyarlılığı harekete geçirmek, sorunlara duyarsız kalmamak içindir. Her şeyden önemlisi, Mehmet Emin'i yaşatmak ve sizlere tanıtmak istedim. Mehmet Emin'in şahsında tüm faili meçhullere ve kendime karşı bir insanlık görevi olarak yazmaya çalıştım. Amacım barış ve kardeşlik yolunda yürüyenlerin yanında olmak, ülkemizde barış ve kardeşliği yaratmaya katkı sunmaktır. Yazmanın, yaratmaya atılan küçük bir adım olduğunu düyünüyorum."
Bu küçücük adımda yalnız kendinin değil, binlerce insanın attığı çığlık var. Cennet'in çığlığı 'Silvan'da Ağıt'a dönüşmüş. Duymazsanız bilin ki bu çığlıkların selinde boğulacaksınız!



Okulda Türk evde Kürt çocuğu
Mehmet Emin'in yaşamöyküsü "Öyle sandığın gibi şanslı bir çocukluk dönemim olmadı. Doğduğum coğrafyadaki çocuklar çok şanssızdırlar. Nusaybin'in Dala Köyü'nde doğmuşum. 1954 yılında baharın bitimi, yazın başlangıcı olabilir. Bostanlar yeni yeni çıkmaya başlamış. Annem öyle söylüyor. Bizim oralarda kimsenin doğum tarihi belli değildir. 'Mercimek zamanı, karpuz zamanı' diye adlandırırlar. Kurak bir köy. Suyu, elektriği, yolu olmayan bir köyde, kara kuru cılız bir erkek çocuk olursa ailenin itibarı bir o kadar artarmış çünkü. İlkokula gidene kadar annemi emdiğimi anınmsarım. Hatta teneffüslerde bile eve koşar, annemi emer, tekrar okula giderdim" diye başlıyordu.
Yaşı ilkokula gitmeye uygun olmasa da okula gidip derslere girmeye başlamış Mehmet Emin. Okula kaydı olmadığı halde, herkesten önce öğren-
miş okumayı yazmayı. Bu yüzden okul yaşı gelince
ikinci sınıftan başlatmış onu öğretmeni.
Mehmet Emin'in bunaltan soruları
Ancak bir çelişkiyi de yaşamaya başlamıştı Mehmet Emin. Evde Kürtçe, okulda Türkçe konuşuyorlardı. Her sabah ant içiyorlardı "Türküm, doğruyum, çalışkanım" diye. Bir gün dayanamayıp sormuştu öğretmenine:
"Biz okula gidene kadar Kürt, okulda Türk mü
oluyoruz?"
Bir sessizlik kaplamıştı sınıfı. Öğretmeni şaşırmıştı.
"Böyle şeyler nereden aklına geliyor? Hiç öyle şey olur mu. Burası Türkiye Cumhuriyeti. Bu ülke topraklarında yaşayan herkes Türktür. Daima da Türk kalacaktır."
Soruları bitmiyordu Mehmet Emin'in:
"Öğretmeni, sen de okula gidene kadar Kürtçe mi konuşuyordun? Türkçe konuşmayı okulda mı öğrendin?"
Önce gülmüştü öğretmeni. Sonra gürlemişti:
"Kimse kimsenin Türkülüğünden şüphe etmemelidir. Ben Bulgaristan'da doğmuşum. Bulgaristan'da okula gidene kadar Türkçe konuşur, okulda da Bulgarca konuşur. Siz burada rahatsınız. Bulgaristan'da Türklere çok baskı yapılır, dilleri, dinleri yasaklanırdı, Türkçe isim koymak bile yasaktı..."
Bir soru daha sormak ister Mehmet Emin.
"Öğretmenim, siz Bulgaristan'da Bulgar mıydınız?"
Öğretmeni bu soruya kızar ama verdiği yanıttan etkilenen Mehmet Emin, akşamları da eve dönerken 'Andımız'ı okur, eve gittiğinde annesiyle Türkçe konuşur. Annesi kızınca da "Anneciğim, Türkçe konuşuyorum. Unuttuğumuz dilimizi. Biz aslında Türküz. Konuşmaya konuşmaya unutmuşuz."