Central Park'ın DNA'sı

Central Park'ın DNA'sı
Central Park'ın DNA'sı
DNA'sı "İstanbul'a Central Park olur mu?" tartışmaları sürerken sormalı: New York'un 'merkezi parkını' ne kadar tanıyoruz? 26 bin ağacı, hırslı Wall Street koşucuları ve 'bağımlı' sincaplarıyla Central Park'a dair her şey...
Haber: ELİF KEY / Arşivi

Müjdeyi bizzat kendisi verdi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, şehre Central Park ve diğer Avrupa merkezlerindeki gibi önemli bir parkın inşa edileceğini açıkladı. Sayın Topbaş, açıklamasını Gezi Parkı’ndan emanet aldığı bir cümleyle bitirdi: “Bu daha başlangıç, çalışmalarımız devam edecek.” Metin yazarlarının maharetli kalemi mücadeleyi ‘çalışmalar’ olarak değiştirmişti.

Altın vuruş Başbakan Erdoğan ’dan geldi. Başbakan; “Biz taklitçi miyiz? Ne Central Park’ı? Şehir parkı yapacağız” dedi. Haklı; kaldı ki İstanbul’a Central Park yapılacaksa New York’a da Gülhane Parkı yapılsın. Belediyeler el ele çalışsın. Ama işte olmaz. Nedenini anlatacağım. Zira bazı projeler fena halde bazı hayatlara benzer. Yanlış başlar, yanlış sürer, yanlış biter. İstanbul’da ‘Geleneksel 1. Öz Central Park Şenlikleri’ afişlerini, ‘Ömür Gedik ve Mustafa Ceceli’den bedava halk konseri’ duyurusunu görmeden evvel size New York’un başrol oyuncusunu yakından tanıtmak isterim.

154 yılın özeti buysa, ayıp ederler. Burası dev bir sığınak ve şehrin enbüyük sırdaşı. Zor zamanlar, hemsırdaşı hem sığınağı bulan yok. Sığınak dediysem ufak sanmayınız. 3000 dönümlük bir arazi. Ve şehrinimar planlarında yazmasa da bilinen bir gerçek var: ‘Buraya dokunan yanar’.

Kusur arayacaksak kadı kızında, 1859’dan bu yana şehrin göbeğinde duran bu park, evet yapay, toprağı da kayalıkları da taşıma, gölleri de suni. Canı sağ olsun. Burası tonla dert taşıyor. ‘Mutlu aşk yoktur’ demişler ya, görüyor ve arttırıyorum: ‘Mutlu park yoktur.’ Amerikalılar rakamları, analizleri pek seviyor. Her anları Z raporu. Kovayla diyet dondurma yiyip, zayıflayacaklarına inanmaları da bu yüzden. Kaloriler yalan söyleyebilir. Ama parkın rakamları gerçek.

Yıllıkortalama ziyaretçi sayısı 40 milyon. Parkın bütçesi 58 milyon dolar. Eni 800 metre, boyu 4 kilometre. Fesleğenle maydanozu ayıramayan için her yeşillik aynı olsa da parkta 120 farklı bitki büyüyor. 26 bin ağaç var. Bazılarının diplerinde Latince isimleri yazıyor. Anlamasak da herkes şöyle bir bakıyor. Gerçi biz Türk’üz, bize her köpek karabaş, her kedi tekir, her ağaç çınar, her kuş serçe. Burada 215 çeşit kuş yaşadığı için kuş gözlemcileri için önemi büyük. Sincapları oturup sayan olmamış Allah’tan.

Parkta; 26 tane oyun sahası, maçlar için hazır, eylül-nisan arası sahalara girmek yasak. Kibarca yazmışlar: ‘Sizler gibi çimenlerinde dinlenmeye ihtiyacı var. Anlayışınız için teşekkür ederiz.’ Çocuklariçin 21 oyun parkı, parka dağılmış 55 heykel, aralarında Mozart da var Kolomb da. Herkes burada. Turistler, yeni aşıklar, küçük çocuklar, evsizler, meşhur olamamış ressamlar, komik olmayan şeyler çizen karikatüristler, bakıcının eline düşmüş yaşlılar, top oynamadan pusetinde bakıcısının dedikodusunu bekleyen küçük çocuklar, hırslılar, hırsızlar, WallStreet’in efendileri ve köleleri…

Ve sincaplar. Şehir efsanesi mi bilmem. Parkta buldukları artıklardan nasiplerine uyuşturucu da düştüğünden bazıları bağımlıymış ve saldırgan olabilirmiş. Engel mi ararsınız? İstanbul’a Merkezi Park yapsalar bile sincap işi zor. Hem kemirgen hem uyuşturucu bağımlısı. Helal sincap gerek bize. Ve banklar. Bank konusu önemli. Oraya geleceğiz.

Yasakların parkı

Parkın girişlerinde yasaklar listesi. Ziyaretçileri kibar bir dille uyarıyor: ‘Parkın tadını çıkarın veparka saygılı davranın’ Çiçek koparamazsınız, yerlere çöp atamazsınız, köpeğiniz tasmalı olacak, başka köpekleri rahatsız edemez, çeşmeler eve çocukların oyun alanlarına yaklaşamaz.

Kimse grup halinde spor yapamaz, ağaçları, bankları çizemez. Sigara içemezsiniz, içki veremezsiniz. Bisikletinizle parkın her yerinde gezemezsiniz. Kamp yapamazsınız. Mangal yakamazsınız. Grafiti çizemezsiniz. Zira; tespit edilen en ufak bir çizik en geç 24 saat içinde yok ediliyor. 36 adet köprü var parkın içinde. Park müzisyenleri için kritik noktalar.

Zira sesi ne kadar kötü olursa olsun, köprü altında hepsi Bob Dylan. Driprock Arch’ın altında duran Bay Kenny’i bir kişi bile dinlemiyor, ne yazık ki. Önünden hızla geçenlere rağmen anlatıyor: “ Bugün sizlere biraz Beatles çalacağım.”
Orkestra arkadaşına döner gibi yapıyor, “Richard, Yesterday’le başlayalım mı?” Richard yok ki. “Tamam, sen de kabul ettiysen, başlayalım.” “.Yesterday, all my troubles seemed so far away...” Halbuki Kenny’nin yanında Richard yok, uzakta sandığı dertler başucunda.

Burası kırık kalplerin fizik tedavi merkezi gibi; kendi kendine konuşan insan sayısı, birbiriyle sohbet edenden fazla.
Kahkaha atanların iki adım ötesinde "Ayrılma benden yalvarırım” diye ağlayan adama sevgilisinin “Ama karımdan boşanamam” dediğini duyar ve şaşırırsanız sizin ayıbınız olur. Parkta koşup oynayan bazı çocukların iki babası, iki annesi var.

Fotoğraf stüdyosu gibi

19 adet kapısı var buranın dolayısıyla hangisinden girseniz farklı bir senaryo. Kimisininki romantik komedi, kimininki kâbus. Misal, kara bahtın başlangıcıysa JFK ve Jackie burada tanışmış. Madonna’yla ilk kocası Carlos da. Birleştirdiği kadar ayırıyor da. Sabah 6’da açılıp, gece 1’de kapanan parkın gizli bir görev çizelgesi var sanki. Turistler park
açılır açılmaz her köşede. Bir yeni evlenmiş Koreli damatla gelinlere bir de turistlere burası Zümrüt fotoğraf
stüdyosu.

Turistler çantalarına sıkı sıkı sarılsalar da kaçamadıkları tuzak diplerinde bitiyor: Park ressamları ve faytoncular. Karakalem portrenin bedeli 10 ila 20 dolar. Her çocuğun kâbusu, anneden gelen direktif: “Gülsene evladım, bak amca seni güzel çizsin!” Parkta faytonla dolaşmanın dakikası 2.5 dolar. Faytoncuların büyük bölümü Türk. Parkın 59. Cadde girişinde yapılan “Atlara bu parkta kötü davranılıyor, iyi bakılmıyor” protestosuna sebep mi ararsın? Ah bu dış mihraklar!

2300 ton çöp

Dominant bir park burası. Konuşmaya gerek yok. Herkesin saati belli. Sabah 6’yla 8 arası Wall Street insanları sağlık için değil de rekabet için koşuyor sanki. Belki bir saat sonra beraber toplantıya girecekleri kadın arkadaşlarına utanmasalar çelme takacaklar. Ellerinde enerji içecekleri ve anlık zaferleri. Amerikalı da olsalar ruhsal tahribata iyi
gelecek bir içecek bulamadıkları ve bir duble rakıyla çarpılmaları bundandır belki de.

Çocuklar bakıcılara emanet. Bakıcılar ya Barbados Adaları’ndan ya da Meksika’dan ithal, zira Filipinliler daha pahalı. Onların saati 10’dan sonra. Çocuklar bebek arabasında, kadınlar ağaçların altında, konular bazen göçmen hakları. Parkın müdavimi, adını söylemiyor, her gün aynı saatler isyanda, tek söylediği o pasaklı Margret 45 yıldır kocasıyla
aşk yaşıyormuş. Soruyor: ‘Yüce Tanrı Margret’ı cezalandırmak için ne bekliyor?’

Patenciler de ufaktan taşlıkta yerlerini alıyorlar. Duygusal insanlar. 70’leri özlüyorlar. Öğlen tatilinde yeşile griyle, siyah karışıyor. Plazalardan çıkanlar mutlu gözükmüyor. Akşamüstüne doğru paranın saadet getirmediği zengin hanımlar,
MOMA’da aldıkları sanat derslerini anlatıyor. Tek bir çöpün olmadığı parkta, çöp edilen hayatlar. Bu arada parktan yılda yaklaşık 2300 ton çöp toplanıyor.

Herkesin bankı kendine

Ölmeden önce okunması gereken kitaplar, film listeleri vardır ya; bunu da görüyor ve arttırıyorum: Ölmeden önce bankı olmalı insanın. Parkta dokuz bin adet bank var. Çoğu sahipli. 7500 dolar vermeniz yeterli. Üzerinde metal bir plakette,
işlemeli harflerle isminiz ya da bankı kime adıyorsanız onun ismi yazsın istiyorsanız 25 bin dolarlık çeki hazır etmelisiniz. Taşlara da isminizi yazdırmak isterseniz bedeli 5 bin dolar. Bizde bu işler bedava, bir çakı ya da bir bir anahtar yeter: ‘Handan kalp Necati’

Parklar sahipsizdir

Kiminin cebinde 1 dolar, kiminde bin. Bilemem. Bildiğim burası herkesin kilometresini sıfırlıyor. Şartlar eşit. Herkes deplasmanda. Üzerinde 93 yaşında vefat eden, Louise Buckley’e adanmış ve ‘Dokuz çocuğu da 30 torunu da onu çok sevdi’ yazan bankta oturuyorum.

Kapı gibi bir adam geliyor yanıma. Diego’ymuş adı. 29 yaşında. Bir şarkı tutturmuş. Söz ve beste kendine ait: “Avukat, yargıç, şarkıcı, şöhret olabilirdim. Biliyor musun? Bunları olabilirdim. Ama ben siyahım. Ve suçluyum. Ve gece gelip senin evini soyacağım. Ve bütün mücevherlerini alacağım.” Diego’nun şarkısını amatör dizi çevirmeni gibi çevirdiysem
benim kabahatimdir. Nedense korkmuyorum. Tam yanımdan giderken Diego şaka yaptığını söylüyor. Ben de “Zaten benim de mücevherim yok” diyorum. Gülüyor.

İstanbul’a Central Park olur mu? Çok bilenler karar versin. Ben son restimi çekiyorum: Parklar kimseye ait değildir ama her park asıl sahibini bilir.