Cephenin klonlanmış askerleri

Navajo yerlilerinin, II. Dünya Savaşı'nda, dillerinden geliştirilen özel şifreyle Amerikan ordusuna nasıl da kıyak geçmiş...
Haber: YEŞİM TABAK / Arşivi

Navajo yerlilerinin, II. Dünya Savaşı'nda, dillerinden geliştirilen özel şifreyle Amerikan ordusuna nasıl da kıyak geçmiş bulundukları daha önce sinemada anlatılmamış,
üstelik de çok ilginç bir öykü. Windtalkers buna rağmen, 'defalarca görülmüşlük'ün perperişan ruhunu ayakta tutmayı başarıyor. Temcit senaryosu, hiç anlatılmamış öykünün sayısız kez anlatılmış formunu aynen koruyor.
Dolayısıyla, karakterler tam takım belirir belirmez aralarındaki tüm dinamikler ve yaşanacak dramatik an kombinasyonları çözülüveren bir dram ne kadar olabilirse, Windtalkers da o kadar dokunaklı. Zaten ortada Navajo'ların öyküsüne değinen çok az şey var. Film onları (Adam Beach ve Roger Willie) tek boyutlu, saf mı saf birer şirinlik muskası olarak sunup karizmayı yine beyaz adama (Nicolas Cage) bahşediyor. Keza senaryodaki mevcut tek gerçek karakter çalışmasını da.
Irkçı fikirlerini değiştirip imana gelmek için özel bir durumu bekleyen kazkafalı asker, geride bıraktığı karısı tarafından boynuzlanıp boynuzlanmadığını merak edip duran ve yanında, "ölürsem bunu karıma verin" diyebileceği bir obje bulunduran asker ve diğer bildik asker arkadaşlar, Windtalkers'da klonlanmış biçimde hazır bulunuyorlar. Replikleri bile kopyanın kötü kopyası olan birer klon oldukları için de, onlarla ancak film süresince 'oyalanmak' mümkün. Bu durumda seyir, hangisinin nerede ve ne şekilde, kimin gözünün içine bakarak can vereceğini, mevcut iki - üç seçenek arasından seçmeceye rahatlıkla dönüşebiliyor.
Windtalkers'ın, aksiyon anlamında Er Ryan'ı Kurtarmak'ın peşinden gidenler arasında olduğuna dair yaygın yorum, biraz otomatiğe bağlamışlığın sonucu gibi. Filmde, Ryan'a yetişmeye çalışan bir şiddet gösterisi yok ve çarpışma sahnelerinin kurgusu da, son yıllardaki pekçok örneğin aksine çok daha sade ve anlaşılır. Zaten John Woo, sadece 'parça tesirli' çalışmaz. Mizansen kurmayı iyi bilen isimlerden biri olarak, ortadaki harala güreleyi manalı bir bütüne taşır. Windtalkers da bundan nasipleniyor, ama herhangi bir etkileyicilik barındırmadan.
Sırasını bekliyordu
Karakterlerin duygusal motivasyonlarının kaynağına dönen flashback'ler, Katolisizm'le arınma çabası, Woo'nun çok sevdiği kahraman - anti kahraman eşleşmesi, hatta buruk dostluğu, bunun bir Woo filmi olduğunu cılız bir sesle de olsa anımsatıyor. Bilhassa Hong Kong dönemindeki başyapıtlarında da bu unsurlara ve Amerikan usulü pekçok klişeye rastlanır. Fakat aynı klişeler Hollywood ikliminde ortaya çıkınca, (en azından bu kez) sadece ve sadece birer Hollywood klişesi
olarak kalıyor, daha fazlası değil. Hele de, önceki filmlerinden alışkın olduğumuz, anca 'fişek gibi' tabirinin karşılayabildiği bir görsel üslubun yokluğunda. Windtalkers'da, Woo'nun, çoğu kez romantikliğe kaçan ve kurduğu sert dünyayla tezat oluşturan samimi duygusallığı da yok. Meramım, Hollywood'un delikanlıyı bozduğunu kanıtlamak falan değil. Orada da, Face / Off gibi muhteşem bir film çekmişliği var. Yıllardır el üstünde tuttuğumuz eski Woo filmlerinin esin kaynakları da Batılı. Hatta anavatanındayken, Vietnam Savaşı sırasında geçen, son derece Deer Hunter kılıklı bir filme de imza atmıştı (Bullet in the Head).
Aslına bakılırsa, Windtalkers Woo'nun filmografisinde uzun zamandır sırasını savmayı bekleyen bir filmdi. Bakışı böylesine
'Amerikalı' bir filme imza atmış olduğuna şaşmak abes. Elemle geçen çocukluğunda, Amerikalı bir ailenin 'sponsorluğu' sayesinde
okul yüzü görmüş, Katolik okulunda eğitim almış, Hong Kong sinema endüstrisince bir aralar küstürülmüş ve ciddi bir Amerikan hayranı olduğunu hiçbir zaman saklamamış birinden bahsediyoruz. Yorumötesine geçecek olsam, filmde Amerikan bayrağı altında huzurla gülümseyen ve kültür kıyımını çok az duymuşa benzeyen Navajo yerlisi Beach'le Woo'nun fiziksel benzerliklerinden de bahsetmek isterdim. Hayranlığı bir dereceye kadar anlayabiliriz. Kendini Amerikalı sanmaya başladığı nokta ise, bir endişe sebebi olabilir rahatlıkla.



Rüzgârla konuşanlar: Navajo yerlileri
Navajo kabilesi (Navaho diye okuyunuz), sanatıyla ve renkli kültürel özellikleriyle de meşhur olsa bile, tuhaf biçimde en ünlü oldukları konu, Amerikan Ordusu Deniz Kuvvetleri'ne katkıları, onların II. Dünya Savaşı sırasında Pasifik'te kazandıkları zaferlerde oynadıkları büyük rol. Navajo dilini bir şifrenin altyapısı olarak kullanma fikri, Navajo'lara misyonerlik yapan birinin oğlu olan bir gaziden gelmiş. Philip Johnston adlı bu şahıs, Navajo dilini akıcı biçimde konuşabilen ender kişilerden biriymiş. Johnston ikna kabiliyetini kullandıktan sonra, ordu hızla Navajo transferine girişmiş.
Şifre sistemini, 29 kişilik ilk grup yaratmış. Ayrıca kendi dillerinde olmayan bazı askeri terimleri özel olarak üretmişler.
Mesela denizaltılara, 'demir balık' manasında
'beş - lo' demeyi seçmişler.
Öyle bir kodlama yapılmış ki, sıradan bir Navajo'nun bile idrak etmesinin epey zor olduğu söyleniyor. Navajolar, çarpışma baskısı altında bile, üç satırlık İngilizce
bir mesajı 20 saniyede çözüp karşı tarafa ulaştırabiliyorlarmış. (O dönemdeki makinelerin aynı işi yapmak için ihtiyaç duydukları süre 30 dakika!)
Japonlar'ın asla çözemediği şifrenin kendisi bir yana, elbette işin özü Navajo dilinde yatıyor. Bir kere bu dil, inanılmaz derecede karmaşık. Sözdizimi, tonlaması ve diyalekti, aşırı yoğun biçimde maruz kalmayan veya özel eğitiminden geçmeyen herkes için, dili,
'çakılabilir' olmaktan çok uzak kılıyor. Bunun dışında, sadece sözlü bir dil. Alfabesi veya sembolleri yok. Sadece Amerika'nın güneybatısındaki Navajo topraklarında konuşuluyor. II. Dünya Savaşı başladığında, bu dili bilip de Navajo olmayan insan sayısının 30'u bile ancak bulduğu tahmin ediliyor.
Navajo demişken...
1000 yıl önce Kuzeybatı Kanada ve Alaska dolaylarındaki topraklarını terk eden ve Güneybatı Amerika'ya yerleşen kabile, bugün aşağı yukarı 140 bin kişiden oluşuyor. İç Savaş sırasında epey telef olan Navajo yerlileri arasında, bugün eski geleneklerini sürdürenler de, modern yaşamı benimseyenler de var. Her ne kadar II. Dünya Savaşı sırasında, içlerinden bir kısmı beyaz adamın şifrecisi olarak hizmet vermiş olsa da, aynı ülkeyi paylaştıkları soluk benizlilere bakışları hafıza fukarası değil. Şu küçük ve hafiften meşhur öykü de böyle diyor: 1966 dolaylarında, NASA, Apollo Ay görevi için çalışmalarını Navajo bölgesinde sürdürmektedir. Çünkü arazi, ay yüzeyine çok benzemektedir. Uzay kostümlü astronotları gören Navajo bir koyun çobanı ve oğlu çok şaşırırlar ("bunlar ne ola ki?" gibisinden). NASA yetkilileri, onları fark edip yanlarına gelir. Baba İngilizce bilmediğinden, oğlan konuşur. Neyse. Sonuçta kostümlü adamların Ay'a gitme çabası içinde olduklarını öğrenince çok heyecanlanan baba, onlar aracılığıyla Ay'a mesaj iletip iletemeyeceğini sorar. Fikirden son derece hoşlanarak, babanın mesajını yanlarında götürmek üzere bir teybe kaydederler. Fakat sorun şu ki, söylediklerinden hiçbir şey anlamamaktadırlar. Oğlan cevap vermez, o cevap vermez, bu cevap vermez. Kafayı yerler böyle. Sonunda para ödemek suretiyle, bir Navajo'nun dilini çözerler. Babanın mesajı şudur: "Bu heriflere dikkat edin; topraklarınızı almaya geliyorlar."