Çerçevelenmiş, paketlenmiş zaman-uzam ikilisi

Çerçevelenmiş, paketlenmiş zaman-uzam ikilisi
Çerçevelenmiş, paketlenmiş zaman-uzam ikilisi
Bedri Baykam Radikal'e manifestom dediği eserini ve New York'taki sergisini yazdı: Bu hareketle dikdörtgen sanat alanı, hayali yüzeyi ve Kavramsal Sanat buluşmuş oluyor...
Haber: BEDRİ BAYKAM / Arşivi

Sanat tarihi aslında, nihayetinde “sanatçıların aldıkları risklerin tarihidir” de diyebiliriz. Modern sanat kavramının İzlenimcilik’le başladığını göz önünde bulundurarak, o günlerden bu yana modern ve çağdaş sanat tarihini oluşturan tüm ana çıkışlar “Hadi canım, böyle sanat olur mu? Bu da ne saçmalık, yok daha neler!” dedirten işlerden oluşmuştur. Tüm bu çıkışların ortak noktası hep alay edilmeleri, saçma görülmeleri, sanat dünyasının içinden bile küçümseme veya hakarete varan tepkiler almalarıdır.
Daha sonra İzlenimci sanatçılar olarak anılan Renoir, Monet, Sisley, Morisot gibi sanatçıların işleri o günlerde klasik ekol tarafından “eğlenmek için resim yapan badanacılar” gibi algılanıyordu. İlk Dışavurumcular Van Gogh, Munch gibi sanatçılar ya “deli” ya da sanatın değerini düşüren saygısızlar olarak algılanıyordu. Van Gogh’un dramını hepimiz biliyoruz. Munch’un ilk Berlin sergisi ise Sanatçılar Derneği’nde kaldırılmıştı, hem de sanatçıların baskısı nedeniyle! Picasso ilk Kübist işleri “Demoiselles d’Avignon” ile başlattığında, bu başyapıtı ilk görenlerden biri olan Matisse bile “sen meslek onuruyla alay ediyorsun, şaka bu heralde” diyerek ağır bir eleştiri getirdi. Sanatçı yılarca, resmi, atölyesinden dışarı çıkartamadı. Dadaistlerin zaten A’dan Z’ye tüm duruşları ve eylemleri bu kategoriye giriyordu. Amerikan soyut resminin en önemli ismi Jackson Pollock tuali yere koyup soyut akıtmaları (drip paintings) yapmaya başladığında sanat çevrelerinin çoğunluğu yerleşik düzen bu işleri ve sanatçıyı “soytarı” olarak görmeye başladı. Fransız Fluxus sanatçısı Ben, yalnız kelime veya yazı yazarak “resim” yaptığını söyeyince en büyük hakaretlere maruz kaldı. Hayvan kesimi performanslarıyla şiddeti sanata yansıtan Hermann Nitsch’den duvara çizgi çöp adam karikatürleri yapan Keith Haring’e kadar bu örnekleri her an çoğaltabiliriz.
Marcel Duchamp, 1913’de bir pisuarı New York’ta Armory Show sergisine teklif ederek ilk Ready-Made (hazır-yapım) işleri sanat dünyasında tedavüle sokmuştu. Bunu sanatçının işleri sanatçının bisiklet tekeri, askılık vs gibi sanat sergilerine sunduğu diğer hazır sanat sergilerine sunduğu diğer hazır “endüstriyel ürünler” takip etti. Ready-made’lerin önemi, 1960’larda Pop Art akımı çerçevesinde Andy Warhol’un, Brillo kutularını heykel diye sergilemesi ve tüketim piyasasının markalı ürünlerini tuallerine, ipek baskılarına yansıtmasıyla tekrar büyük önem kazandı. Pop Sanat, Dadaizmin içinden ve ready-made kavramı hattı üstünden gelişen bir salgın gibi Londra ve New York’tan başlayarak dünyayı fethetti.

 

ALINAN RİSK VARSA...

 


Picasso, dünya sanatseverlerinin neredeyse tümünün beğenisini sükuneti ve karizmasıyla alırken, sanat dünyasının daha içinden tanıyan profesyoneleri, koleksiyonerler, sanat tarihçilerine göre Marcel Duchamp’ın 20. Yüzyıl sanatına olan etkisi en az Picasso’nun kapsadığı alan kadar büyüktü.
1913’ten beri, 100 yıldır Ready-Made’lerin etki alanı 7-8 kuşak boyunca kaybolmadan genişledi. Her kuşaktan her ülkeden sanatçı, galerilere ve müzelere “yere sandalye yerleştirmesi yaptım, 150 boş şişe koydum, boş 719 bardaktan enstalasyon hazırladım, sofra kurdum” benzeri 1001 iş yaptılar. Jeff Koons’un elektrik süpürgeleri, Damien Hirst’ün ecza dolapları, küllükleri, doldurulmuş hayvanları bugün sanat dünyasında on milyonlarca dolara el değiştiren farklı hazır yapımlar veya varyasyonları arasında.
Tüm bu işlerin ortak noktası, “Hadi canım bu ne biçim sanat” tepkisini ancak daha az bilgili halk kitlelerine söyleyebilmeleri. Bu sanatçıların ve yapıtlarının arkasındaki spekülatif milyonlarca dolarlık yatırımcılar grubu bu işlerin avangard değerinin bazen biraz hızlı bir şekilde atlanarak abartılmasına neden oluyor. Açık konuşmak gerekirse, ortada “alınan bir risk” varsa, bunu Duchamp 1913’den itibaren almıştı ve 7 göbek yeni Ready-Made’cilerin aslında biraz da başkasının pastasından otlandıklarını söylemek pek haksız bir eleştiri sayılmaz. 15 Şubat tarihli Fransız Le Figaro gazetesi kapaktan Ready-Made’lerin 100. Yılını şu şekilde duyuruyor: “Hazır-yapımlar: Fazla yer kaplayan bir miras” başlığı ile sunulan yazı spotunda kendini özetliyordu: “Yüzyıl önce Marcel Duchamp ilk hazır-yapımlarını sunuyordu: Sanat dünyasının bir türlü aşıp, kendini kurtaramadığı referanslar bunlar”.

 

KUTSAL BİR AURA

 


Bugün 2013 tarihinde, Ready-Made’lerin 100. Yılı buna benzer makalelerle kutlanırken gerçekten de günümüzde artık sanatçıların hazır-yapım kanalı üzerinden karar verip sanat diye tılsımlı bir sözle korumaya aldıkları her nesne, neredeyse peygamber sakalı gibi kutsal bir aura ile donanıyor. uzun lafın kısası sanatçılar yüz yıldır Hazır-Yapım nesnelerle, obsesyona, tutku ötesi takıntıya varan bir şekilde hipnotik diyebileceğimiz bir ilişki kurmuşlar. Bunun da sanat dünyasından kolay silinmeyeceği ortada.
1992’de UPSD için verdiğim bir konferansta bu sorunu aynen teşhiş etmiş ve tatlı-sert bir dille sanat dünyasının ağır felsefi metinlerle ağır-aksak yürütmeye çalıştığı tekrara dayalı ortamın boğucu sıkıcılığını aktarmıştım. Yukarıda belirttiğim Le Figaro makalesi aynı teşhisi bugüne taşıyıp durumun kronik bir vaka haline geldiğini vurguluyor.

 

DUCHMP KISKANÇLIKTAN ÇATLARDI

 

New York’da açtığım serginin adı tüm dünya sanat dergilerinde aynı anda çıkan ilanda söylediğim gibi, “Duchmp kıskançlıktan çatlardı” (Duchamp would have been damn jealous). Tabii bu cümle işin latifesi. Ama bir geçeği de söylemeden geçemeyeceğim: Duchamp bence bu yıllarda sanat dünyasında işleri kutsanan diğer Hazır-Yapımcı “sanat devleri”nin ne kendilerinden ne de işlerinden etkilenmezdi. Hatta “100 yıl sonra bu hat üstünden varabildiğimiz yer bu mudur?” diye kinayeli bir sitemle sorardı. New York sergimde sunduğum işlere ise içinden gülüp “bunları ben de yapabilirdim” diyebileceğini aklımdan geçirdim. Gerçeği hiçbir zaman öğrenemeyiz, ama Duchamp gibi bir orjinal sanatçının tepkilerini ancak tahmin edebiliriz.

 

EN SADE EYLEM

 

Peki o zaman gelelim yeni New York sergimde ne sunduğuma: The Proposition Galerisi’ndeki sergi, her biri birbirinden farklı ve herbiri çift yönlü olarak sırtsırta yapışmış çerçevelerden oluşuyor. Bunların her biri galeri tavanından asılı ve her iki yönden görülen işler. “Siyah Kutu” (Black Box) adını taşıyan yapıt ise yere dayalı, tavandan yine sağlama alınmış. Bu çerçevelerin dışında, sokaktan galeriye bakan insanlar veya galeriden sokağa bakanlar da farklı gözlemleri yaşamış oluyorlar.
Farklı olarak yaşanan ise şu: Nesnelerle olan, artık neredeyse refleks tekrarına tabii tutulan tekerlemelere son vermek için göz ve uzam kullanılmış. Nesneyle olan “obsesyonel” ilişki kenara alınıp onun yerine uzama taşınan çerçeve ile göz her noktada farklı bir algı gerçekleştiriyor. Çerçevenin içinde oluşan her görüntü canlı ve tekil. Zaman ve mekan sürekli değişmesine karşın beraberce paketlenmiş ve çerçevelenmişler. Gerçeklik, üç boyut ve Kavramsal Sanat burada tam olarak kesişiyorlar. Burada konu artık Hazır-Yapım kavramının 7. kuşak sözde dahileri tarafından galeri ve müzelerde üst üste yığılmış nesneleri değil. Burada konunun hakimi, izleyicinin gözü tarafından takip edilen aktif uzam alanı. 100 yıldır nesneye, Hazır-Yapım’a verilen kilit rolden nihayet uzaklaşabiliyor.
Bu hareketle dikdörtgen sanat alanı, hayali yüzeyi ve Kavramsal Sanat buluşmuş oluyor. Bu yine total sanat diye adlandırılabilecek olmasına rağmen en sade eylem.
Bundan daha gerçekçi, daha kavramsal, daha küstah ve meydan okuyan ve buna rağmen daha da sade olmak kolay değil.

 

KUTSAL ALAN KESİŞİYOR

 

Nasıl Hazır-Yapımlar bize günlük nesneleri farklı görmeyi ve okumayı örettiyse, bu işler de yaşam alanına farklı bakmayı öğretecek. Böylece sanat ve yaşam arasındaki tüm sınırlar yok olacak. Kimbilir sanat ve yaşam arasındaki o ince uçurumda gidip gelerek sanat yaptığını söyleyen ünlü Amerikalı Asamblaj sanatçısı Robert Rauschenberg buna ne derdi!
Bu dönüştürülmüş sade okuma her tarafa taşınabilir. Ama öte yandan doruk noktasını da galeride veya müze alanında yaşayabilir. Çünkü orada sade ve günlük çevre ile sanatın yarattığı “kutsal alan” kesişiyor. Sanat artık geleneksel avangard sınırlarını aşıp, yaşam uzamı üstünde hükümranlığını kurabilir!
Bu işlere bakan farklı iki insan hiçbir zaman aynı şeyi göremeyecekler. Her açı, her algı, irili ufaklı farklar taşıyacak.
Bugüne kadar o çerçevenin için neler görmedik ki? Sırayla İzlenimcilik, Fovizm, Dışavurumcu veya Kübist işler, Sürrealist, Soyut, Pop ya da Yeni-Dışavurumcu işler, Minimal-Kavramsal işler. O dikdörtgen üstünde kâh derinlik yaratarak kâh farklı bir içerik aktararak her türlü değişik algı yaratıldı. Şimdi bu yeni işlerimde kağıt yok, tual veya fotoğraf yüzeyi yok, lenticular yüzey yok... Çerçevenin belirlediği alan artık yalnız hayali. Buna rağmen bir yüzey alanı (plan) görüyoruz. Zaten algı beyinde gerçekleştiğine göre bu akışkan, aktif yaşam alanının da o çerçevenin içinde, o güne kadar kaydettiğimiz yüz binlerce görsel gibi başka bir farklı resim yüzeyi olarak algılanması yaşanıyor: Burada beynin keyifle içine düştüğü ve kendini inandırdığı bir illüzyon olduğu kadar, aslında algı düzeyinin tamamlandığı da, fiili bir gerçek.
Şimdi tabii ki toplumun ya da hatta sanat dünyasının içinden biri çıkıp diyebilir ki “Bunu ben de yaparım!”. Bu standart, sokaktaki adam tepkisinin cevabı çok basittir: “Sen de yapabilirdin belki, ama yapmadın. Bak başkası yaptı!” Zaten doğruyu söylemek gerekirse sen de yapamazdın. Ya da ancak fiili el-kol eylemi olarak halktan biri, bir dünya satranç şampiyonunun oynadığı oyunu sonradan ne kadar takip edip aynı hamleyi eliyle taşı yürütüp yapabilirse, bu da ondan pek farklı değildir.
Buna rağmen “Peki ben yapamazdım diyelim, ama ne ilginçliği, ne getirisi var ki?” diye soran sanatsevere ise şu yanıtı vermek mümkün. “Bu işi seni tatmin edecek kadar taze veya heyecanlı bulmayabilirsin, ama herhalde bu yaklaşım sergi mekanına ellerine geçirdikleri her şeyi getirip yerleştiren sanat piyasalarının “büyük yıdızları”ndan biraz daha ilginç ve riskli!” Ebadı büyütülmüş veya parlaklaştırılmış balonlar, iskeletler veya yangın söndürme aletleri, olsa olsa Hazır-Yapım mantığın kitsch çizgisi üzerine serpilmiş spekülatif para tabletlerini andırıyorlar.

 

UZUN BİR SAVAŞ

 

Tabii ki bu işler yapıldı veya sunuldu diye ne birden sanat tarihinin akış yatağı değişecek, ne de hazırlanan spekülatif sanat borsası yatırımlarının çıkış hızını sabote edecek. Her zaman olduğu gibi bunun da uzun bir savaş olduğunu çok iyi biliyorum. Aynen çağdaş sanatta batı hegemonyasına ve kültür emperyalizmine savaş açmanın anlık bir galibiyet olamayacağını bildiğim gibi... Batı sanat sistemi veya piyasası, alanındaki 100 yıllık bir tıkanıklığı veya kilitlenmeyi bir Türk’ün 20 yıl önce teşhis etmesini kabullenebilse bile, önerilen bu çıkış yolunu hemen baştacı yapacak değil. Hatta kendi reflekslerine göre görmezden gelmesi veya burun kıvırması gerekiyor.
Benim kendi sanatımda ise, bu işler daha çok bilinen çalışmalarımdan her ne kadar çok farklı gözükse de, aslında ister 20-25 yıl önce yaptığım “Livart” (yaşayan sanat) çıkışları, ister 5-6 yıldır gerçekleştirdiğim 4-D lenticular derinlikli işler bu çereve işler kadar canlı, akışkan yaşam ve derinlikle iç içe geçmiş işler. Dolayısıyla sanatı her şeyden önce bir kavramsal algı olarak ele alan yeni yaklaşımın da, üzerinde üç bej nokta olan beyaz bir tual olmayacağı aşikardı. Bir sanat akımının ik doğum anında, dört farklı sıfatta insana gereksinim vardır. Sanatçı, galerici, eleştirmen, koleksiyoner. Çerçevelerin yaşam-uzam (life space) sergisi de bu dörtgeni tamamlayarak ilk doğum anını yaşadı ve kendi okyanusuna açıldı.

 

YANITLARIM OLACAK

 

Her türlü tartışma alanını (controversiality) beraberinde getirecek olan bu işlerin algısı kadar, hazzı ve kabulü de doğal olarak zor olacak. Ama kendimi biraz tanıyorum... sabırlıyım ve sert derili biriyim. Derim de zaten yıllar üstünden biriken o ukala küçümseyici retlerle sertleşti. Direnç DNA kodlarım da zaten böyle oluştu. Beni bekleyen olası polemik veya saldırılardan şikayetim olmayacak hakim bey! Olsa olsa yanıtlarım olacak, söz veriyorum!