Çeviride kayboldum ve gerçek işimi buldum

Çeviride kayboldum ve gerçek işimi buldum
Çeviride kayboldum ve gerçek işimi buldum
Orhan Pamuk'u İngilizceye çeviren Maureen Freely: Çeviri yaparken gölge romancıya benzer bir şey oluyorum. Pamuk'un gölgesi olduğumda en çok yapmak istediğim şey dilinin müziğini kulağıma geldiği gibi yakalamak
Haber: Maureen Freely / Arşivi

Anglofon dünyanın dışında yazarların hayatlarının belli bir döneminde çevirmenlik yapması alışılmadık bir durum değildir. Birçokları bu işi kendi yazı hayatlarını sürdürmek için gereken parayı kazanmak amacıyla yaptığını söyleyecek olsa da, genellikle bizzat o yazdıkları, çevirdikleri şairler ve romancılarla yaptıkları hayali konuşmalarla zenginleşir.
Dünya edebiyatı diye bir şey varsa, sebebi bugünün en ilginç yazarlarının sıkı seyyahlar da olması ve okudukları bir yığın kitabın çevrilmesidir. Gelecek vaat eden Kolombiyalı yazar sadece Borges, Conrad ve Faulkner’dan değil, Asyalı, Afrikalı ve Avrupalı çağdaş yazarlardan da ilham alabilir; onların edebi eserlerine verdiği karşılık, dünyanın diğer tarafındaki çağdaşlarının yazdığı bir sonraki eseri etkilemeyi sürdürecektir.
En son Araştırma Değerlendirme Çalışması’nda benden çevirilerimin dünya bilgisine nasıl katkılar sağladığını net ifadelerle izah etmem istendi.
Yaptığımızın aslında başkalarının düşüncelerini kopyalamaktan ibaret olduğunu söyleyebilirsiniz. Ve zaten kısa süre sonra bu işi bizim için makineler yapmayacak mı? Hiç sanmıyorum. Orhan Pamuk’un ‘ İstanbul : Hatıralar ve Şehir’ kitabının muhteşem ilk cümlesinin Google Translate çevirisi: “İstanbul sokaklarında bir yer, farklı bir evde bizimkiyle aynı, sevdiğim her şeyle birlikte, ikiz veya hatta tıpatıp aynısı, yıllarca inandığım zihnimin bir köşesi çocukluktan beri başka bir Orhan yaşıyordu.”
Halbuki cümle şöyle: “İstanbul’un sokakları içerisinde bir yerde, bizimkine benzeyen bir başka evde, her şeyiyle benim benzerim, ikizim, hatta tıpatıp aynım bir başka Orhan’ın yaşadığına çocukluktan başlayarak uzun yıllar aklımın bir köşesiyle inandım.”
Çeviri yaparken gölge romancıya benzer bir şey oluyorum. Pamuk’un gölgesi olduğumda en çok yapmak istediğim şey dilinin müziğini kulağıma geldiği gibi yakalamak oluyor. Aslına bağlılık önemli, fakat aslına bağlı kalmam gereken bir sürü şey yüzeyin derininde yatıyor. Metinde gördüklerini ve duyduklarını ifade etmenin her çevirmene mahsus yolları olacaktır.
Çevirmenlik sanatına, gazetecilikle geçen uzun yılların ardından sakin bir hayat özlemi çektiğim için başladım. Çeviri yaparken en sevdiğim sandalyede oturup haftalar ve aylar boyu tek başıma düşüncelere dalardım. Fakat eğer tartışmalı bir yazarı çeviriyorsanız, dünya asla çok uzağınızda değildir.
Acı gerçekle ilkin Pamuk’un 2002 tarihli ‘Kar’ romanının ilk bölümlerini çevirirken karşılaştım. Bir Türk gazetesi beni aradı; neyle uğraştığımı duşmuşlardı ve ‘Kar’da önemli bir yeri olan başörtüsü meselesiyle ilgili ne düşündüğümü soruyorlardı. Gayet munis cevabım (bir kadın başına ne giyeceğini seçebilmeli), provokatif bir başlığa (“Babalara lanet okuyorum!”) dönüştü ve akabinde aşırı İslamcı bir gazeteden e-posta bombardımanına uğradım. Sordukları soruların, o an çevirdiğim bölümde İslamcı bir aşırılıkçının sorduklarıyla neredeyse tıpatıp aynı olduğu nazarı dikkatimden kaçmamıştı. Bölüm, adı geçen aşırılıkçının çevirmeninin kafasına birkaç kurşun sıkmasıyla bitiyordu.
İlerleyen yıllarda ve bilhassa Orhan Pamuk ve birçok başka yazar dostumun Ermeni soykırımı hakkında açıkça konuştukları için nefret kampanyalarına maruz bırakıldığı 2005-2006 yıllarında (Pamuk Türklüğe hakaretten yargılandı), çevirdiğim kitabın içinde geziniyormuş gibi hissettiğim zamanlar oldu.
Süper ajan olarak gösterildiğim daha küçük çaplı kurgular da eksik olmadı. Pamuk’a karşı çelişik duygular besleyen birçok Türk uluslararası başarısını ve özellikle de Nobel ödülünü çevirmenlerine bağlamayı seviyor; onların iddiasına göre çevirmenler “Pamuk’un kelimelerini batı tüketimine göre geliştiriyordu”. Nefret kampanyasının arkasındaki ultra milliyetçiler, Pamuk’un kariyeri uğruna ülkesini sattığını söyleyecek kadar ileri gitti.
Eğer sadece bir çevirmen olsaydım, o veya bu medya organında Orhan’ı savunmak için yazmanın gerekli olduğunu düşünmeyebilirdim. Hayatımı sürekli değiştiren ve kuşkusuz değiştirmeye de devam edecek olan ifade özgürlüğü kampanyalarına katılmayabilirdim. Fakat bana her çevirmen bunu yapar ve ben istisna değilim gibi geliyor.
Büyük çoğunluğumuz yeni yazarları yayıncıların dikkatine sunan insanlarız. Bazıları vaktiyle savaşta olan ülkelerden genç yazarları bir araya getiren programlar yapıyor. Bazıları evde başka bir dil konuşan çocuklarla okullarda projeler yürütüyor. Birçoğumuz aynı zamanda romancı, şair, gazeteci ve öğretmen.
Bütün bunları biliyorum, çünkü sayımız çok değil. İngilizce’nin kale duvarları giderek yükseliyor olsa bile edebiyat çevirisine gönül vermiş 15-20 yayıncı için çalışıyoruz hepimiz. Eğer edebiyat çevirisi sanatı bu ülkede gelişip serpilmeye devam ediyorsa, mevzu bahis yayıncılar, yeni nesli eğiten Britanya Edebiyat Çevirisi Merkezi, haksızlığa uğradığımızda bizim adımıza konuşan Çevirmenler Birliği ve Independent yabancı edebiyat ödülü düzenleyicileri sayesinde.
Benim için çeviri, başlıklar, kitap satışları ve köşeyazısı boyutlarıyla boğuşarak onca vakti heba ettiğim eski hayatımdan mutluluk verici bir kopuş. Bu iş bana daha romantik ve verilen emeğe çok daha değer geliyor.
(28 Kasım 2010, The Observer)