Çeyrek asırlık bir sığınağın öyküsü

Çeyrek asırlık bir sığınağın öyküsü
Çeyrek asırlık bir sığınağın öyküsü

Filmde Taner Birsel barın sahibi Faruk?u, Şevval Sam yalnız iş kadını Ayten?i, Tuncel Kurtiz komünist ressam Ahmet Nihat?ı canlandırıyor (soldan sağa). Yönetmen Ahmet Boyacıoğlu da böyle güçlü bir ekip oluşturmanın sırrını ?Bir ağırlığımız var 23 yıldır bu sektörde? diyerek veriyor. FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN

1984'te içinde bulunduğu sanat galerisini finanse etmesi için Ankara'da açılan bir bardı Siyah Beyaz. Zamanla müdavimlerin yaşam alanına dönüşüp efsaneleşti. Şimdi de bir sinema filmine ilham veriyor. Ahmet Boyacıoğlu'nun yönettiği 'Siyah Beyaz'ın bar taburelerinde art arda sayınca soluk kesen bir rüya ekip oturuyor. Tuncel Kurtiz, Şevval Sam, Taner Birsel ve Boyacıoğlu'yla Ankara'yı, o barı, yaşlanmayı, yalnızlığı konuştuk...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Ahmet Boyacıoğlu ismini, sıkı sinemaseverler iyi bilir. Ankaralı sinemaseverler daha da iyi bilir. Filmleri sırtlarına yüklenip bürokratik engel, para pul derdi demeden şehir şehir gezdiren Gezici Festival’in yaratıcılarındandır. 98’de hayata geçen Ankara Sinema Derneği’nin başkanıdır. Türkiye’nin eski Eurimages temsilcisi ve sinema yazarıdır. İsminin önünde taşıdığı ‘Dr.’ unvanını atlamayalım, esasında genel cerrahtır...
1977’den 97’ye kadar yeterince doktorluk yaptığına kanaat getirince, beyaz önlüğü temelli çıkarıp kendini tamamen sinemaya adar Boyacıoğlu. “Sinemayı çocukluğumdan beri severdim. Almanya’da sekiz yıl yaşadım, inanılmaz belge bilgi topladım. O zaman Türkiye’de sinema kitabı yoktu, 1985’te Almanya’dan sinema kitaplarıyla, videolarla döndüm. Ciddi bir sinema arşivim olmuştu. 1988’de Ankara Sinema Festivali’ni yapan ekiple çalışmaya başladım. 97’ye kadar hem doktorluk, hem sinemacılık yaptım” diye anlatıyor o günlerini.
Bir sürü genç sinemacının ‘Ahmet Abi’si, elinden çıkan kısa filmlerin üstüne, epeydir aklında olan uzun metrajını da kısa süre önce nihayete erdirdi. Bu kez kendisinin ve yakın dostlarının hayatının ana mekânlarından, son 24 yılında iz bırakan bir barı, Ankara Kavaklıdere’deki Siyah Beyaz’ı anlatıyor.
Arka arkaya sayınca dudak uçuklatan bir ekip oturuyor ‘Siyah Beyaz’ın bar taburelerinde. Boyacıoğlu’nun büyük kısmını gerçek hayattan ödünç aldığı karakterlerini Tuncel Kurtiz, Taner Birsel, Erkan Can , Nejat İşler, Şevval Sam, Derya Alabora canlandırıyor. Komünist ressam Ahmet Nihat, barın sahibi Faruk, köşesine çekilmiş avukat Muzaffer, mesleğinden sıkılmış bir doktor, yalnız iş kadını Ayten, geçmişten çıkıp gelen bir sevgili...
Teknik işler de bol ödüllü isimlerden oluşan bir ekibin elinden: Görüntü yönetmenliği Özgür Eken’e, yardımcı yönetmenlik Özcan Alper’e, kamera arkası çekimleri Özgür Doğan’a teslim edilmiş.
Bir Ankara filmi ‘Siyah Beyaz’. 25 yılda efsaneleşmiş, bir grup insanın sığınağı gibi olmuş bir mekânın filmi. Dahası yalnızlığın, yaşlanmanın, dostları kaybedip azalmanın filmi... 

Siyah Beyaz Bar’ın öyküsünü anlatmak epeydir aklınızdaymış, siz barı hangi döneminde yakalamıştınız?
Ahmet Boyacıoğlu: 24 yılına hâkimim. Almanya’dan 1985’te döndüm, 86’dan beri giderim Siyah Beyaz’a. Türkiye’nin en eski özel galerilerinden biri aynı zamanda. Sahibi Faruk Sade, çok yakın arkadaşımdır. Kendine has bir ambiyansı vardır Siyah Beyaz’ın. Yılbaşları, bütün özel günler beraber kutlanır. Birlikte mavi yolculuklara gidilir, Faruk’ların Bodrum’daki evinde toplanılır. Özellikle Ankara’daki gazeteci, politikacı, sanatçı takımı takılır. Bir de bizim kendi yakın çevremiz. Oraya da pek kimseyi sokmayız kolay kolay. Ama yaşımız ilerliyor, 24 yıl geçti, biz de o kadar yaşlandık. 30’larımızda gider gelirdik. Şimdi kimimizin saçı döküldü, kimimizin sakalı beyazladı, kimimiz öldü... Bu film, biraz o yaşlanmanın, biraz o mekânı kaybetmemenin öyküsü. 

 Film aşamasına nasıl gelindi?
A. Boyacıoğlu: Hep bir şeyler vardı aklımda, bir şeyler yazıyordum. Ama ben önce bir beş yıl konuşurum, düşünürüm. Taner’e (Birsel) altı-yedi yıl evvel Eskişehir Film Festivali’nde “Sana bir rol yazıyorum” demişim mesela. Bir gün barın kapanması, binanın yıkılıp yeniden yapılması gibi şeyler gündeme geldi. Ve hızlandım. Karakterler çıktı yavaş yavaş, barın sahibi olan Faruk karakteri zaten vardı. Tuncel Kurtiz de başından beri vardı, ona Ahmet Nihat karakterini yazdık. Nejat İşler’in oynadığı doktor karakteri zaten benim alter egom, bir karışım. Erkan Can’ın oynadığı, sümüklüböcek besleyen, arabasını seven, sevdiği kadınla 26 yıl sonra yeniden karşılaşan Muzaffer kendine has bir tip. Şevval Sam’ın canlandırdığı Ayten, Siyah Beyaz’ın kadınlarının bir sentezi. Derya’nın (Alabora) karakteriyse daha sonra gelişti. Bütün bunlar 2006-2007’de oluyor. Ekip, bir rüya ekibi... 

Evet, nasıl kandırdınız bu isimleri?
A. Boyacıoğlu: Basit ya, çok basit. Senaryoyu veriyorsun, okuyorlar. Bir ağırlığımız var 23 yıldır bu sektörde... (Gülüyor) 

Barın altın dönemleri ne zaman?
A. Boyacıoğlu: 15-20 yıl evvel daha kalabalıktı. Şimdi müdavim ekibi olarak sayımız azalıyor. Aramıza da kimseyi almadık. Cuma ve cumartesi akşamları canlı müzik oluyor 10 yıldır. 25-30 yaş grubu da geliyor, biz de hâlâ gidiyoruz. 

Yaşlanma, yalnızlık, sevdiklerini yitirme filmin konularından ama bir yandan adı geçen bir sürü eski dostun kanser olması da dikkatimi çekti...
A. Boyacıoğlu: Benim yaşıma geldiğin zaman bunun ne kadar gerçek olduğunu göreceksin... Filmde bahsedilen Hakan karakteri gerçek mesela, yırttı. Her tarafı metastaz olan adam, yırttı. Buraya da geldi gala için. Asıl adı Mehmet onun, benim arkadaşım. 

Siz ne zamandır tanışıyorsunuz Ahmet Boyacıoğlu’yla? Ne zaman bahsetti filmden size?
Taner Birsel: Ahmet festival gurusu olduğu için ben de festival takip ettiğimden beri tanıyorum. Eskişehir Film Festivali’nde “Sana bir rol yazıyorum” dediğini hatırlıyorum. Ama festivallerden başını kaldırıp film yapacağına ihtimal vermemiştim. Sonra iş ciddiye bindi. Film çekilmeden dört ay önce, “Tamam, o proje hayata geçiyor, var mısın?” dedi. “Varım” dedim, o kadar. Benim için temel kıstas, senaryonun kendisinden çok Ahmet’in sinemacı kimliği. Sinema yiyip içerek yaşayan bir adam olduğu için... 

Sizin Ankara’yla nasıl bir ilişkiniz vardır?
T. Birsel: Kısaca şu; ben Ankara’yı sevmem! Fakat bütün has arkadaşlarım ve 25 yıldır evli olduğum karım Ankaralı. Bu sebeple giderdim. Siyah Beyaz Bar’ı da bilmem ama duyardım. Çekim öncesi, oynadığım reel bir karakter olduğu için hem tanışmak hem de karaktere dair birkaç gestus kapmak için gittim. Çok iyi anlaştık Faruk Bey’le. Biraz hami gibi davrandı. Çok orijinal bir insan. Ondan birkaç jest çaldım.
Şevval Sam: Benim için mevzu şöyle başladı: Turnedeydik, sonraki durağımız Bursa’ydı. Kaz Dağları’ndan geçip Tuncel Abi’ye uğramak istedik. Biz tanışmıyorduk da bağlamacım Engin uğramak istedi. Bu arada Nejat (İşler) aradı, “Böyle bir film çekiliyor, ben de olacağım, nedir programın?” diye. “Bir programım yok. Kaz Dağları’na Tuncel Abi’ye gidiyoruz, İstanbul’da konuşuruz” dedim. Nejat, “A, Tuncel Abi de var zaten filmde” dedi. Kaz Dağları’na sabaha karşı vardığımızda, havayı biraz koklamak istedim. Sabah 5’te Tuncel Abi’yle tanıştık. Ateş yakıyordu, ben yavaştan tın tın tın yürürken baktı şöyle, “Yoksa Şevval sen misin?” dedi. “Evet benim” dedim. Şahane bir yürüyüş yaptık, çok da güzel bir sohbet oldu. Sohbetin sonunda, “Bu filmde senin olman lazım” demeye başladı. Hemen orada senaryoyu okudum, hoşuma gitti. Sonra Ahmet’le buluştuk. “Olur musun?”, “E, olurum” dedim. Kadroda da Erkan Can’ın, Taner’in falan olduğunu öğrendikten sonra dedim, bunların bildiği bir şey vardır!
A. Boyacıoğlu: Siyah Beyaz Bar’ın kadınları bana tavır koymuş durumda, biz niye yokuz diye! Ama var işte barın kadını bir tane, Ayten.
Ş. Sam: Ayten, var olduğunu bildiğim bir kadın profili. Hayata karşı güçlü durmaya çalışan, önceliği işi olan, hafif maskülen... Tabii güçlü durmak öyle bir tavır gibi algılandığı için de biraz maskülen. Bence biraz da rekabetten hoşlanmadığı için kadınlardan ziyade erkeklerle arkadaşlık kuruyor ama kadınsılığını da koruyor. Ödediği bedellerden biri olan yalnızlık noktasında bazen kendine yalan söylüyor. Zayıf düşüyor, zayıf düştüğü anda da gücünü kendine ispata çalışıyor. 

Sizin için nasıl bir yer Ankara?
Ş. Sam: Yıllarca Ankara’nın en güzel tarafı İstanbul’a dönmesi diye gördük ama son dönemde gerek bu iş, gerek konserler vesilesiyle sıkı fıkı bir ilişkimiz oldu. Birazcık tanımaya başladıktan sonra ısındım. Benim dağınık karakterime göre biraz daha düzenli bir şehir. Bir yandan da oradaki sistem nispeten insanı yavaşlatabiliyor. Buna da ihtiyacı var insanın.

Barın 25 yıllık birikimi, hafızası nasıl geçti ekibe?
T. Birsel: İnsanlarla mekân arasında bütünleyici bir ilişki var. Bunu Siyah Beyaz Bar’da somut olarak görebiliyoruz. Bir mekânın yer tutması için emek gerekiyor. Oradaki geçmişi süngerle silip yok etmek çok zalimce. Emek Sineması’yla ilgili olarak da aynı durum söz konusu; bir ahde vefa durumu bu. Emek, kişisel tarihim açısından çok önemli. Üzülüyorum başıma gelecekler için. İlk ödülümü Emek’te almıştım. Siyah Beyaz’da yaşayan insanlar için de o mekânın ne ifade ettiğini, onlarla orada bulununca ilk günden fark ediyorsun. 
Ş. Sam: Bir de o şekilde yaşayan çok az yer var artık. Bir sene çok popüler olmuş bir mekân, sonraki seneye isim ve dekorasyon değişimiyle yeni bir yermiş gibi sunuluyor. İnsanlar oraya bir hikâye bırakmadan gidiyor ya da hikâyelerinin silinmesi çok da umurlarında değil.

Filmde bir 50 yaş meselesi var, bir tür sınır...
Ş. Sam: 50 demeyelim de, 35 diyelim!
T. Birsel: 50, yavaş yavaş annelerin babaların terk-i diyar ettiği yaşlara da tekabül ediyor. Hayatı tekrar sorguladığın, ara bilanço çıkardığın, klasik deyişle hayatının zirvesinden aşağı doğru hızlı bir inişin başladığı, ölümün, gerçek arkadaşlığın sorgulandığı bir dönem. Farklı bir milat insanın yaşamında, özellikle erkekler için daha kritik bir yaş.
Ş. Sam: Ben 40 diye biliyorum ama...
T. Birsel: Kadınlar için 40 derler.
Ş. Sam: Ben hayatımın en büyük döngüsünü 30’umda yaşadım. Yaşla ilgili bir şey değil, dertlerle ilgili. 29’da başladı, 33’e kadar sürdü. Çok derin bir acı, aşk acısı, büyük bir kayıp yaşayabilirsin ama o zorlanmalar her zaman insana güç veriyor. Ölmüyorsan güçleniyorsun demektir, kesinlikle bir level yukarı çıkıyor insan.
T. Birsel: Multimilyarder bir petrol kralı, “Hayatımın ilk 25 yılı eğitimle, sonraki 25 yılı para kazanmakla, 50’den 75’e kadarı da o parayı yemekle geçer” diyor. Herkes bu kadar şanslı olmayabilir ama hakikaten 25’e kadar delice okumaya, kariyer yapmaya çalışıyorsun, 25’ten 50’ye kadar tırmalıyorsun hayatı bir iz bırakmak için. Sonra onu sorgulamaya başlıyorsun ben ne yaptım diye...
Ş. Sam: Ben Allahtan bu anlamda erken aydım galiba, 50’yi beklemedim. Kariyer mariyer meselelerinden çok, akışla ilgilenmeye başladım. Şarkı söylerken ya da oyunculuk yaparkenki süreçle ilgilenmeye başladım. Bir trans hali var. Sevmediğim şarkıyı kessen söyletemezsin, güzel de söyleyemem. Ama sevdiğim şarkıyı okurken, bir tünele giriyorum, şarkının sonunda tekrar dünyaya dönüyor gibi hissediyorum. İnanılmaz meditatif bir şey. Oyunculuk da benim için öyle. Psikanaliz yapıyorsun, empati duygunu geliştiriyorsun. Biraz sezgi, biraz psikanaliz, biraz empati... Kaldı ki görsellikle ilgilenmekten yorulduğum dönemden beri, o şekillerin aslında çok büyük bir yanılsama olduğunu, güzelliğin içimdeki potansiyelin yansımasından ibaret olduğunu fark ettiğimden beri, içerideki hikâyeyi korumaya başladım. Ve yaşlanmaktan da hoşlanmaya başladım. 35 yaşına geldiğimde, ‘Ulen ne güzel bir yaştayım ben ya!’ oldum.
T. Birsel: O yolu kiminle yürüdüğün de önemli. Filmdeki bu beş kişinin yaptığı da bir çeşit dayanışma. Ruhları sakatlanmış insanlar, birbirine tutunarak ilerliyor.

Ölüm fikriyle başa çıkmayı da öğrenmenin gerektiği bir dönem...
T. Birsel: Bu, kişisel olarak çok sorguladığım bir şey. Anneni, babanı kaybettikten sonra kendini daha fazla sorguluyorsun. Anneme ‘Ne yapıyorsun anne, saçmalama!’ dediğim hareketleri aynen yapıyorum. Naylon torbaları atmıyorum, küçültüp saklıyorum. Paket lastiklerini biriktirmek gibi, farkına vardığında güldüğün bir yığın saçma sapan şey yapıyorsun. Yaşlandığını ve ihtiyaçlarının azaldığını hissediyorsun. Bunlar yavaş yavaş ölümle yüzleşme süreçleri. Filmde de bunları görüyoruz aslında...

Şevval Sam’dan arabesk albüm
“Arabesk albümü için kayıtlara başladık. Bazı şarkıların telifini alma sürecinden dolayı biraz yayılmış gibi oldu. Yoksa ‘Karadeniz’ albümünü bir buçuk ayda çıkardım, ‘Sek’ bir buçuk ayda çıktı... Hızlıyımdır ama bunun altyapısı biraz zaman aldı. İstediğim gibi olduğu anda dinleyenlerle paylaşacağım. Arabesk dinlerdim, her müziğin içine çocukluğumdan beri derinlemesine dalıp çıkarım. Müzik benim konuştuğum bir dil. Bizim sülale müzisyen olduğu için bu dil genetik olarak var. Müziğe karşı önyargılı olmadığım için, ‘Ay arabesk mi...’ falan olmadım hiçbir zaman. Çok yoğun caz dinlediğim dönem de oldu, arabesk, klasik, halk müziği, alaturka, etnik, alternatif, tekno dinlediğim dönemler de...” 

Birkaç kadeh içkiden çok daha fazlası
ODTÜ’lü mimar Faruk Sade, 1984’te Kavaklıdere’de çağdaş sanat konseptli bir galeri açar: Siyah Beyaz. Tek katlı galerinin içindeki bar, zamanla ondan bağımsız bir kimlik kazansa da başta misyonu galeriyi finanse etmektir. Faruk-Fulya Sade’nin duvarları beyaz; masa, sandalye ve barı siyah mekânı, zamanla çoğu sanatçı, gazeteci, politikacı olan bir kitlenin ortak yaşam alanına dönüşür. Geçen yıl 25. yaşını kutlayan Siyah Beyaz, bir dönem yıkılma, yeniden inşa gibi sorunlarla yüzleşti ama hâlâ ayakta. Bardan gelip geçen bir dolu insanın duvarları kaplayan yüzlerce siyah beyaz karesi de tastamam yerinde. 90’ların başında bir kat büyümüş, galeri üstü, bar alt katı kapmış. Siyah Beyaz Bar yerinde duruyor ama müdavimleri birer birer gitmeye başlamış. Kimi güneye yerleşmiş, kimi toptan terk-i diyar eylemiş, geride duvara eklenmiş bir fotoğraflarını bırakarak...

‘Mutlu çoğunluğu da biraz mutsuz edebilsek!’
‘Siyah Beyaz’ın komünist ressamı, filmin senaryo aşamasında da Ahmet Boyacıoğlu’yla uzun uzun kafa patlatan, kendi hayat görüşüne yabancı olmayan Ahmet Nihat’a can veren usta oyuncu Tuncel Kurtiz anlatıyor

* Siyah Beyaz Bar’a gider miydiniz?
Ara sıra Ankara’da giderdik. Sahibi Faruk Sade çok enteresan bir adam. Beş tuzu kuru insanın hikâyesi aslında bu film. Büyük dertleri yok ama işte o yetmiyor. Beşinin de mutsuzluğu var. Bu acıları kendilerine bal eylemeleri lazımken etmiyorlar. Belki komünist ressam edebiliyor biraz. Türk sinemasında pek yapılmamış bir deneme. Bir gerçekçiliği var. O bar, onların mağarası... Senaryoda adım Tuncel olarak geçiyordu, “Kendimi oynayamam, başka bir adamı oynayacağım” dedim, Ahmet Nihat oldu. Oyuncu her rolde kendisinden bir şeyler verir, rejisörle iç içe yakınlığı vardır, ben de o şekilde çalıştım. Zevkle...

* İnsanlarla birlikte mekânın da yaş alması üzerine bir öykü izlediğimiz...
Mekânlar yaşlanıyor, hepimiz yaşlanıyoruz. Sabah karımla Samatya’ya, Yedikule’ye gittik, mahalle aralarında dolaştık. Tanıdığım İstanbul’un nasıl değiştiğini görüyorum. İnsanların büyük kalabalık içinde nasıl yalnızlığa sığındıklarını görüyorum. Ve bunun sinemasını nasıl yapacağız, onu düşünüyorum. Alkazar kapatılıyor, Emek kapatılıyor, Yeni Komedi Tiyatrosu yıllardır kapalı, Dram Tiyatrosu yandı ya da yakıldı, Elhamra Tiyatrosu yandı ya da yakıldı, Bulvar Tiyatrosu yok, Küçük Opera Tiyatrosu yakıldı, Emek’i yukarıda inşa edeceğiz, diyorlar. Kardeşim, sen milli değerlerine sahip çıkmazsan... O bina bütün olarak önemli bir komplekstir, tarihiyle de. Park Otel denilen yer, önemliydi. Bu kadar kadirbilmezlik... Boğaz’ın üstünü de kapayıp alışveriş merkezi yapalım, ne güzel olur! Avrupa’nın eleştirdiğim çok şeyi var ama bizde ‘Since 1967’ diyor, orada ‘Since 1400’. Senin Galata kulen var kardeşim, 1453’te İstanbul’un fethinde orada olan. Ceneviz binaları var, 1300’den kalma. Konya’da Mevlevi türbeleri, Selçuk anıtları var, etrafları kötü binalarla sarılmış. Nasıl bir muhafazakârlıktır bu acaba? 

* Ahmet Nihat bir yerde “Değiştiremedik dünyayı ama biz de değişmedik” diyor...
Bir ütopyanın içindeyim. Diyorum ki, insanoğlu yaşamalı. Bir çöpçü, bir lağım temizleyicisi evine gidip Yaşar Kemal’i, Salah Birsel’i, Dostoyevski’yi okuyabilmeli. Çocuğunu okula gönderebilmeli. ‘Sen hayal kuruyorsun’ diyorlar. Bir tarafta mutsuz azınlık var, öteki tarafta bir mutlu çoğunluk var. O mutlu çoğunluğu da biraz mutsuz kılabilsek iyi ederiz. Okuyabilseler, haklarını arayabilseler Tekel işçileri gibi... Deseler ki yaşamak bizim de hakkımızdır. Bu deniz bizimdir de bu güneşin bizim olduğu kadar. Madem ki demokrasi var... Bize dinozor diyorlar, desinler. Biz dinozor değiliz, durmadan gelişen, okuyan, çalışan insanlarız. Kökü mazide olan atiyiz de, maziyle ilişkimizi hiç kesmedik. Fuzuli’yi de biliyoruz, Bâki’yi de, Ece Ayhan’ı da, Nâzım Hikmet’i de.

* Sizin müdavimi olduğunuz mekânlar nerelerdi?
Kulis’e giderdik, Atlas Sineması’nın altındaydı, okul gibiydi. Erol Günaydın’la köşede karavana yerdik. Masaya paralı biri gelince bara geçerdik. Sonra Park Otel’e gitmeye başladık; Faruk Güncan, Faruk Yener, Özdemir Asaf, Münir Özkul, Cahit Irgat... Onların masasında olmak başka bir şeydi. Oda Tiyatrosu’nun girişinde, 25 kuruşa sual-cevap oynanırdı. Sorardı, ‘Roco Kardeşler’i kim yaptı, kardeşlerin soyadı nedir?’ Arif Keskiner’in kitabında yazılıdır. Arif, Adana’dan gelmiş yeni bir çocuk. O gün egzistansiyalizm konuşuluyor; Albert Camus, ‘Veba’, ‘Yabancı’... Arif gidiyor Remzi Kitabevi’ne; ‘Veba’yı ve ‘Yabancı’yı almak istiyor, adam kitapları verince de “Abi, Camus’un değil, Kamü’nün kitabını istiyorum” diyor. Bunu anlatabilmesi de çok güzel... Hep peşine düştük. Ben Oscar Wilde’ı Özdemir Asaf’tan öğrendim. Gittim Hachette Kitabevi’ne, aldım ‘Reading Gaol Baladı’nı, İngilizce okumaya başladım. Hâlâ ezberimdedir; He did not wear his scarlet coat / For blood and wine are red / And blood and wine were on his hands / When they found him with the dead... Özdemir tercüme etti: Al ceketini giymiyordu / Çünkü şarap kırmızıydı / Ve kırmızıydı kan da...

* Bir sürü insan için Ramiz Dayı’nın şiiri... Tuncel Kurtiz’in ‘Ezel’ üzerinden Ramiz Dayı’ya dönüşmesi canınızı sıkıyor mu?
Yoo, hiç sıkmıyor. Ben bir polisiyede oynuyorum. Böyle fenomen olacağını bilmiyorduk tabii. Çok sevmişler, canları sağolsun. Eski filmleri bilen de var, bilmeyen de çok.

* Edremit’e gidebiliyor musunuz?
Bu ara gidemiyorum ama yazın orada olacağım. Şimdi bir hazırlığım var, çalışıyorum. Genç arkadaşlarla beraberim, sinemanın nasıl patladığını görüyorum. Ama yarışın içindeyim, bırakmam! Ben de gencim. Sinema yapacağım, ‘Bedrettin Destanı’nı yapacağım iki sene sonra. Kerem (Deren, ‘Ezel’in senaristlerinden) çok iyi, onunla bu yaz çalışacağız herhalde. Her şeyi bilirim, ben yaparım diyenlerden değilim. 1965’ten bu yana Bedrettin’le beraberim, ben oynayacağım. Oynamadan olmam...


    ETİKETLER:

    Nâzım Hikmet

    ,

    ODTÜ

    ,

    Erkan Can

    ,

    caz