Çığırtkanlık yapmam gerekiyorsa yaparım

Çığırtkanlık yapmam gerekiyorsa yaparım
Çığırtkanlık yapmam gerekiyorsa yaparım
Tiyatro oyuncusu Kaan Taşaner, bu sezon yeni imajıyla 'Kuzey Güney'de Şeref Komiser olarak karşımızda. Taşaner'le sohbetteydik...
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

Kaan Taşaner’i muhtemelen çoğunuz ‘Fatmagül’ün Suçu Ne?’ dizisinde tanıdınız. Halbuki yıllarını sahne tozu yutarak geçirmiş bir tiyatrocuydu o... Isparta’da başlayan hikâyesi, babasının işleri nedeniyle Antalya’da devam etmiş Taşaner’in. Tiyatroya başlaması ise 17’sinde yalnızlıktan… Sosyal bir ortama düşmek istemiş önce, tam bir yıl sonra o ortama hayatını adayacağını bilmeden elbette... Oyunculuk serüveninin 14’üncü yılına giren Taşaner, bu sezon ‘Kuzey Güney’ dizisinde Şeref Komiser olarak dahil oldu. Diziyi fırsat bilip ‘bu işler’e nasıl girdi, öğrenelim dedik.

Nasıl bir çocukluk?
Sokaklarda sürten, annesi pencereden bağırana kadar eve girmeyen, yalnız bir çocuktum. Çok arkadaşım yoktu, kardeşim de olmadığı için evde kendi kendime çok vakit geçirirdim. Çok fazla çizgi romanım vardı, Teksas, Örümcek Adam, Süpermen… Okuma yazma bilmediğim zamanlarda da okurdum.

Nasıl oluyordu o?
O balonları kendim dolduruyordum herhalde. Annem anlatır mesela, misafirliğe giderken yanına alırmış bir tanesini, ben akşama kadar ona bakarmışım artık ne görüyorsam.

O çizgi romanlar nasıl besledi sizi?
Hayal dünyamı beslemiştir. Kendi kendime oynadığım oyunlar ya da o çizgi romanlar bugün yaptığım işe hizmet etmiştir. Bugün bu kadar yaratma üzerine kurulu geçirilmiyor ama çocukluklar… Çünkü her şey çok kolay ulaşılabilir oldu. Legolarla, bir robotu doğrudan satın almak arasında ciddi bir fark var. Çocuğum olursa, ona oyuncak alırken mutlaka Lego alırım, kendi kendine üretsin.

Tiyatro da o yaşlarda mı düştü yoksa aklınıza?
İnan, şu mesleği yapacağım diye bir derdim yoktu, umarsız bir çocuktum.

O yaşta illa sorarlar “Büyüyünce ne olacaksın?” diye. Hatırlıyor musunuz, ne yanıt veriyordunuz?
Sen hatırlıyor musun?
Evet. Çoğu kız arkadaşım gibi dansöz olmaya kararlıydım o zamanlar.
Ben dansöz olmak istemiyordum (Gülüyor). İzlediğim filmleri oynardım oyuncaklarımla. Yani o zaman yönetmen olmak istiyormuşum ama sonra yönetmen olmanın zor olduğunu anlayınca oyuncu olmaya karar vermişim! Düşünsene beş yaşındaki çocuğa “Ne olmak istiyorsun?” diye soruyorlar, o da tutup “Yönetmen olacağım” diyor! O yaşta o çocuğa bunu soran zihniyet zaten onu orta yaşa kadar okullarda sürüm sürüm süründürüyor.

Tiyatro ne zaman girdi hayatınıza?
İlk izlediğim oyun Antalya Devlet Tiyatrosu’nda oynanan ‘Danton’un Ölümü’ydü. 17 yaşındaydım. Çok etkilenmiştim. Bir sene sonra tiyatro yapmaya başladım. Bir anda düştüm aslında oraya. Çok canım sıkılıyordu, yalnızdım, orada sosyalleşebileceğimi düşündüm. Tiyatroyu öğrenmek ya da yapmak değildi niyetim, onun içinde olmak istediğim için gittim. İyi ki de gitmiştim. 32 yaşındayım, 14 senedir tiyatroya devam ediyorum. Bunu söylemek güzel.

Bu 14 senede dizi de çektiniz. Sahnede mi olmak daha mutlu ediyor, kamera önünde olmak mı?
Bir şekilde hayatınızı idame ettirmek için bir oyunda yer alıyorsanız, o oyun senin ruhunu pek de beslemiyorsa, o sahnede olmanın pek bir manası yok demektir. Öyle bir duygu ki bu bir gün bir sahne çekersiniz, çok iyi olmuştur. Bunu setteki herkesin gözünde görürsünüz. Çünkü onlar da sizin aynı zamanda canlı seyircinizdir oynarken. Yönetmeniniz, ışıkçılar, çat getiren götüren arkadaşlar onlar da izleyiciniz ya... O sahneyi çekerken onların sizi izlediğini ve o sahnenin duygusundan etkilendiğini fark ettiğinizde zaten sahnedesinizdir. Evet, bu açıdan sahnede olmakla kamera önünde olmak arasında fark yok. Ama illa bir ayrım istersen tiyatro daha heyecan verici. Seviyorum, özlüyorum.

İstanbul ’da alternatif mekânlar epey arttı. Sizin var mı böyle bir niyetiniz? Taşaner Tiyatrosu mesela?
Of o ne kötü bir tiyatro adıymış! Başka isim bulmamız lazım… İstiyorum aslında ama küçük bir tiyatro istemem ben, kalabalık olsun. Hep kalabalık tiyatrolarda oynadım, şöyle 10, 20, 30 kişi isterim. Gümbür gümbür olsun sahne.

Konya Devlet Tiyatrosu’nda başlamıştınız göreve değil mi?
Konservatuvardansonra biraz da tecrübe edinmek için iki sezon orada devam ettim. Ve orada yol alamayacağımı fark edip ayrıldım. Genciz, hem tecrübesiziz hem de bazı başka nedenlerden dolayı kendimizi geliştirebileceğimiz roller pek emanet edilmiyordu bize. Tekrara düşüyorsun, yan tarafta duran adam oluyorsun, e bunun bir anlamı yoktu.

Acaba sabretmek mi gerekirdi?
İnan sabrettim yeterince.

Peki, Konya’dan sonra?
2005’te Konya’dan ayrılıp, Antalya’ya döndüm. Antalya Belediye Tiyatrosu’nda devam ettim iki sene. Sonra hemen hemen bir sene hiçbir şey yapmayarak geçirdim, buna askerlik de dahil. Askerliğin ardından İstanbul’a geldim, özel tiyatro yaptım iki sene. Sonra da ‘Fatmagül’ün Suçu Ne?’ dizisi oldu…

Ve ‘Kuzey Güney’e dahil oldunuz… İmajınız da değişmiş.
Evet, bıyık biraz daha yaş katsın, ağır görünsün diye… Bir de görsel olarak Fatmagül’deki rolümün etkisini kırmak istedim.

Nasıl biri Şeref Komiser?
Yalnız başına yaşayan bir polis… Bir şekilde kendi isteyerek değil, belki hayatın getirisi... Babası da polisti, zorladı, devlet memuru olmanın onu kurtaracağını düşünüyordu. Bilmiyorum ki bir polise, 10’uncu, 15’inci, senesinde “Bu işe nasıl girdin?” diye sorduğunda, bu sorunun cevabını hatırlayamayabilir. Şeref Komiser de bu işin içinde bulmuş kendini ve hakkını vermeye çalışıyor.

Biraz da yer altı dünyasını dengeleyecek sanırım.
‘Kuzey Güney, ilk sezonda yeraltı savaşı olarak gitti. Karakterim de hukukun, adaletin temsilcisi bir figür olarak dengeleri korumak adına orada. Adı biraz o ironiden geliyor. Hukuku, şerefli, doğru olanı temsil ediyor.

Oyuncu rolünü sevmek zorunda mı?
Tabii ki rolünü sevecek, onunla empati kuracak ve rahatsız edici olan şeyi kendinde bulup kullanacak ki rol hakkını bulsun. Bize itici gelen her şey aynı zamanda bizim içimizde olan şeyler. X rol geldi, diyelim ki adam çok küfürbaz, “Yok, onu oynamayayım” demek çok saçma. Oyuncunun işi etliye, sütlüye dokunmamak değildir, tersine elini taşın altına sokmaktır. Hem psikolojik hem sosyal anlamda... O sorumluluğun bir parçasıdır; oyuncunun görevi insan duygusunu ona sunmaktır. Onu yüzleştirmektir..

Hep tartışılır; sanatçı sadece sanatını yapsın diyen de çok. Hangi taraftasınız?
Her insan politiktir, politik davranır, herhangi bir insanın politikanın dışında kalma şansı da yoktur. Sessizlik de bir politikayı ifade edebilir. Yeri geldiğinde çığırtkanlık yapmam gerekiyorsa, yaparım.

En son neye yaptınız mesela?
Hayvanları Koruma Yasa Tasarısı’na.
Bunların dışında, hakkınızda bilinmeyen bir şey söyleyin bana.
Bir dizi senaryosu yazıyorum. Ama yavaş gidiyorum acelem olmadığı için. Başa dönüyorum, tekrar yazıyorum filan. Memnun kalırsam, ileride paylaşabilirim.

Ne zamandır, neyle ilgili yazıyorsunuz?
Tiyatroya başladıktan bir sene sonra başladım yazmaya. Denemeler, film senaryoları... Ve neyle ilgili olduğunu öğrenme konusundaki girişimin ciddi anlamda hüsranla sonuçlanacak.

Kim okuyor bunları?
Ben. Paylaşmak için yeterince olgun ve dolgun olmadıklarını düşündüğüm için belki... Belki de daha cesaretli davranmak lazım. Ama şu an hazır hissetmiyorum.