Çıkar beni buradan Paul!

Çıkar beni buradan Paul!
Çıkar beni buradan Paul!
Dumont 'Camille Claudel, 1915'te sürpriz Juliette Binoche seçimiyle şaşırtıyor ama genel planda değişen bir şey yok.
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Önceki filmi ‘Şeytanın Ötesinde’yi (Hors Satan) öfkeyle izlemişken, yeni bir Bruno Dumont filmine önyargısız gitmek zordu. Biz de öyle yaptık ve defansımızı sağlam tutup izlemeye başladık filmi. Başrolde Juliette Binoche’un olması falan da kesmemişti bizi, arkaya top kaçırmamak gerekiyordu...
Şaka bir yana, herhangi bir Bruno Dumont filmini izlerken soru işaretlerini bir kenara koymak zor. ‘Camille Claudel, 1915’ de bir istisna değil sonuç olarak, yönetmenin ‘tipikleşen’ anlatımından uzaklarda seyretmiyor. ‘ Ünlü oyuncu kullanmama’ prensibini bu film için kırıp Juliette Binoche’la çalışması (aktrisin bitmek bilmeyen ısrarları sonucu), sinemacının rotasını az çok bozuyor ama genel planda pek bir değişiklik yok.
Bruno Nuytten’in 1988 yapımı filminde, Camille Claudel’in Auguste Rodin’le olan ‘haşin’ ilişkisinin peşine takılmıştık; buradaysa Dumont’un yapmaya çalıştığı şeyin tipik biyografik filmlerden epeyce uzaklarda gezindiğini söyleyebiliriz. Ailesi tarafından akıl hastanesine kapatılan Camille’in birkaç günlük ‘delilik’ serüvenini izliyoruz bu çalışmada.
Temel yapı, Camille’in ‘akıl sağlığı’nın göreceli durumu üzerinden yürürken, kardeşi Paul’ün ziyaretiyle asıl çatışma noktasını buluyor film. Camille’in özgürlük açlığı çeken ve hırçın ruhuyla, Paul’ün dingin ve Tanrı sevgisiyle yoğrulmuş ruhunun çatışması bu. ‘İyilik’ yaptığını düşünerek kardeşini ölene kadar akıl hastanesinde tutan Paul’ün motivasyonu, dönemin toplumsal yapısı düşünüldüğünde ‘anlaşılır’ gibi görünse de, sonsuzluğa hapsedilen bir ruhun varlığı rahatsız edici ve lanetlenesi bir durumu işaret ediyor aslında. Diğer hastalarla Camille arasında dağlar kadar fark olduğu, paranoyak tavırlar sergilese de ‘iyileşmiş’ (ya da iyileşmeye yakın) göründüğü apaçıkken, Paul’ün seçimini yargılamamak imkânsız. Cristian Mungiu’nun ‘Tepelerin Ardında’sına (Dupa Dealuri) benzer bir ‘din destekli’ motivasyon söz konusu burada; Camille’in iyiliği için kötülük yapıyor Paul. Camille’in ölene kadar o akıl hastanesinde çürüyüp gitmesi gerçeğiyse trajedinin özünü oluşturuyor; bizler de ‘kötülük tohumu’nun geri dönüşsüz izleriyle kahroluyoruz.
Bruno Dumont’un gerçek hastalarla çalışma zorluğunu çoğu zaman aştığını gördüğümüz, Juliette Binoche’un ise bu atmosferde epeyce zorlandığına şahit olduğumuz ‘Camille Claudel, 1915’, deliliğe teslim edilen özgür ruhlu bir sanatçının çığlıklarını belgelerken, bireyselden toplumsala uzanıp kemikleşen kötücüllüğü de hedef tahtasına yerleştiriyor. Sonuçsa, her Bruno Dumont filminde olduğu gibi içinden çıkılmaz bir labirente sürüklüyor bizi...