Cinden periden değil, insandan korkarım

Uzun yıllar reklam sektöründe çalışan Osman Evre Tolga, gerilim filmi 'Dönüşüm: Htr2b ile huzurlarınızda. Korku/gerilim filmi sevmeyen Tolga'yla buluşup sorduk: Nedir bu her insanda olan şiddet geni htr2b?
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Nedir bu ‘htr2b’?
‘Htr2b’, insanın genlerinden birisi. İnsanın vücudunda, serotonin ve dopamine dengesini sağlıyor. Bu ikisi bildiğimiz anlamda bizim mutlu ve duygulu hallere girmemizi sağlayan iki hormon. Finlandiya’da bir cezaevinde araştırma yapılmış ve bu insanlardaki ‘Htr2b’ geninin mutasyona uğradığı tespit edilmiş. Bu da vücutlarındaki dopamine ve serotonin hormonlarının salgılanmasını engelliyor. İnsanlar şiddet yönelimli davranışlar içine giriyorlar.
Bu haber üzerinden bir film yapma fikri nasıl ortaya çıktı?
Ben şiddetin toplumun, insanların çok içinde olduğuna inanıyorum. Üçüncü sayfa haberlerine bakıyorum. Bir kız çocuğuna 26 adam aylarca tecavüz ediyor ve bu en düşük seviyeden cezalandırılıyor. Bununla yaşamayı istemiyorum. Bir adam “Niye yan baktın” diye birini öldürüyor, bir kadın çocuğunu boğuyor... ABD, Irak’a barış götürmek için 2 milyon insan öldürüyor. 18 yaşındayken bunlara sinirlenip alışırız ya. Ben alışmak istemiyorum. Bu duygu hep hayatımda duruyordu. Sonra şiddetin aslında insanın doğasında olduğunu ama kendisiyle alakalı bir mutasyonun sonucu ortaya çıktığını öğrenince bu durum bana enteresan geldi. Türkiye ’de tıbbi deneylerde kobay olan 893 kişinin hayatını kaybettiği haberini görünce de bir hikâye yazmak şart oldu.

Filmden benim anladığım, şiddetin insanların kodlarında olduğu şeklinde. Böyle mi düşünüyorsunuz?

İnsanlarda şiddet eğiliminin olduğunu düşünüyorum. Ama filmin başına Sokrat’ın “Hiç kimse kendi isteğiyle kötü değildir” lafını koydum. İki kişi arasındaki kavgaya bakarken tarafsızsanız genel resmi görebilirsiniz. Ama birini tanıyorsanız işler değişir. Bu filmde ev halkını da kobayları da tanımıyoruz. Tanıtabilirdik, sevdirebilirdik. Uzak kalmaya gayret ettim. Baktığımız pencereye anlam yüklememek lazım. Evdekilerin genetiğiyle oynanmadığı halde, onlar da karşıdan gelen duygusal baskı sonucunda değişiyorlar. Şiddet hepimizin içinde saklı. Bir eşik var, oraya geldiğimiz an başka bir şeye dönüşüyoruz.

Dışarıdaki yoğun ve nedensiz şiddetin içeriye yönelmesi, evdekilerin şiddetini meşrulaştırması, seyircide katarsis duygusu yaratması söz konusu olabilir mi?

İzleyicinin öyle bir katarsise gittiği doğru. Ben götürüyorum aslında. Herkes kendi kişisel tarihiyle geliyor bir filme. Ama bir kişiyi öldürdükten sonra artık daha kolay hale geliyor her şey. İzleyici nasıl algılayacak onu çok fazla düşünmedim açıkçası.

Seyircinin evdekilerle özdeşleşme ihtimali yüksek. Bu tehlikeli değil mi?

Ne kadar başardım bilmiyorum ama filmi üçüncü sayfa haberleriyle bitirmemin nedeni bu tehlikeye düşmemek. Hayatta öyle bir an var: “Bir eşik aşıldığında ne olur?” Ama haklısın, izleyici evdekilerle özdeşleşecek, çünkü onları iyi olarak görüyor.

Film şiddeti bazen gösteriyor, bazen hissettiriyor. Bu karma durum neden kaynaklandı?

Benim de sınırlarım var. Çocuklara yönelik şiddeti gösteremem. Yazarken sinirimin çok bozulduğu anlar oldu. Hayal edebiliyorsam, bu potansiyelin içimde olduğunu hissettim. Görmediğimiz yerlerin tamamı çocukların olduğu bölümler aslında.

Filmin bir de uluslararası bir tarafı var. Deneyi ABD’liler yapıyor. Bu bakımdan biraz ‘Ölümcül Deney’ serisini andırıyor. Daha önce de kullanıldı. Benzer bir hikâye kurmadaki motivasyon neydi?

893 kobayın öldüğü haberini okuduktan sonra, filmin aşamaları gelişti. Ben bireysel olarak Amerikan karşıtı bir insan değilim. Çünkü devletlerin vicdanı yoktur. Her türlü acımasızlığı yaparlar. Irak’ın işgal edilmesi, bütün dünyanın enayi yerine konulması. Sonunda dünyanın kontrolünü elinde bulunduran hâkim bir ulus var ve bunu kanla yapıyor. Bunu filmin içine koymakta sakınca görmedim.

Filmde, kendi halinde bir eve dışarıdan yönelik bir saldırıyı izliyoruz. Bunu uluslararası ilişkilere de uyarlayabilir miyiz? Mesela ABD’nin Irak’ı işgali... Saldırı ve savunma hakkı açısından... Çünkü bir yandan da askeri bir deney söz konusu...

Böyle bir soyutlama içine girmedim. Ama soru böyle bir politik geliyorsa, ne yazık ki Irak halkı ABD askerlerini bayraklarla karşıladı. Halbuki bütün dünyaya söylenen bir yalan vardı...
Bayraklarla karşılama kısmının da yalan olduğu anlaşıldı.

Doğru. Meşru kılmak adına çok yalan söylenebiliyor dünyada. Mesela İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların ‘enigma’ kodunun çözüldüğünü İngilizlerin test edebilecekleri tek bir an var. O da Alman uçaklarının şehri bombalamasını beklemek. Şehri boşaltırlarsa, Almanlar kodu çözdüklerini anlayacak ve şehir boşaltılmıyor. Binlerce İngiliz ölecek. Bu bir vicdansızlık değil. Çünkü dediğim gibi devletlerin vicdanı yok.

Hele Churchill’in hiç yok.

Evet. Vicdan yok çıkar var. Savaşan insanların cesaretini arttıracak bir şeyler gerekiyor. Bu zaten hep yapılıyor. Vietnam’da da adrenalin verdiler insanlara. Bu hep yapılan bir şey. Böyle bir deney de Türkiye gibi insan hayatına çok kıymet verilmeyen bir ülkede yapılabilir.

Korku sineması bence tür olarak henüz emekleme aşamasında. İyi örnekleri için biraz daha beklememiz gerek. Korku türüyle ilişkiniz nasıl?

Bizim küçükken kafamıza ekilen cinler, periler, hortlaklar vs. Aslında bu topraklarda iyi kaynaklar var. Biraz deşmek lazım. İnançlı biriyim ama ben cinden, periden değil, en çok insandan korkarım. Cinin, perinin, hayaletin öldürdüğü biri var mı bilmiyorum ama insanların bana yapacağı şeyden korkarım. Adam karısını kesmiş hemen adını koyuyoruz: ‘Cinnet.’ Öyle değil ama...

Korku sinemasını sever misiniz?

Sevmem, gerilimi de sevmem. Hayatımda çok lazım şeyler değiller. Komplo teorilerini, aksiyonu, Fransız sinemasını severim. Ama bu iş büyük bir öfkeden sonra ortaya çıktı. Bizdeki filmlerin çoğunu izlemedim, izleyenler komik diyorlar.

 

Kimdir?

Yönetmen Osman Evre Tolga, 1974 yılında İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Sinema Bölümü’nde öğrenciyken sektörde çalışmaya karar verdi ve okulunu dondurdu. Yıllarca süren reklam sektörüne 1992 yılının sonunda Ümit Gülsoy’un asistanı olarak katıldı. Kamera departmanındaki tüm görevlerde çalıştı, 2004 yılında reklam filmleri yönetmeye başladı. Daha sonra dondurduğu eğitim hayatına aftan yararlanarak geri döndü ve 2006 yılında birincilikle mezun oldu. Yurtiçi ve yurtdışında 200’den fazla reklâm filmine imza attı… ‘Htr2b: Dönüşüm’ ilk uzun metrajlı filmi.