Çocukluğun oyun oynama kafasının devamı

Çocukluğun oyun oynama kafasının devamı
Çocukluğun oyun oynama kafasının devamı

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

'Babamın Cesetleri'nin en çarpıcı performansını ondan izledik. 'Yalan Dünya'da karakteristik bir özelliği olmaksızın, durum komedisinin hasını yapıyor. Öner Erkan'ın 'oyun oynama kafasını' açma çabasıdır...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

İnan Temelkuran’ın İzmir sokaklarında geçen, “Bu çocuklara ne yaptık biz böyle!” dedirten enfes filmi ‘Bornova Bornova’yı anımsayın. 80 sonrası çocukların sokağına sokmuştu bizi yönetmeni, oradan bir karakter; ‘fare’ Hakan. Hikâyenin tedirgin havasını oyuncuların tümü pek güzel üstlenmişti de Öner Erkan o zamanki inandırıcılığıyla bir kıyıya yazdığımız bir isim olmuştu. 2009 senesiydi, o sene Altın Portakal jürisince ‘Bornova Bornova’ (Kosmos’la birlikte) en iyi film, Öner Erkan en iyi erkek oyuncu ilan edildi.
Birkaç hafta önce; Krek’in yeni oyunu ‘Babamın Cesetleri’nin prömiyer gecesi. Hikâyeye pür dikkatiz zaten ama ben gözlerimi Öner Erkan’dan alamıyorum. 2.5 saati bulan oyunun toplamındaki her şey bir yana, Öner Erkan’ın oyunculuğu öbür yana.
Bir de ‘Yalan Dünya ’da başından beri, malum. Herkesin bir tiplemesinin, bir ‘komikliğinin’ olduğu dizi hani. Onunki başka türlü, daha gerçek bir komiklik. Senaryodan ona üstüne yapıştırabileceği abartılı bir konuşma tarzı, sürekli tekrarlayacağı, sonradan reklamlara ve dillere dolanacak ‘yapılmış’ sözcükler, dikkat çekici bir beden dili falan düşmemiş sanki. Herkese çekiştire çekiştire oynayacağı oyuncaklar dağıtılmış da o sona kalınca öyle kendi kendine oynamaya başlamış gibi. Öyle olmamıştır tabii de; diyeceğim o ki kendi yüzü, kendi ses tonu, kendi konuşmasıyla durum komedisinin hasını yapıyor ‘Yalan Dünya’da. Röportaj yapmayı, yaparsa da uzun konuşmayı seven bir adam değil. ‘Babamın Cesetleri’nden sonra portresini yazmak istedim. Kalktı geldi sağ olsun. Beklediğimden fazlasını anlattı sonra da. Ben de size anlatayım…
İçinde ‘oyunculuk yaratığı’ taşıdığına inanılan oyunculara sorulur; ‘çocukluk emareleri’ var mıydı diye. Öner Erkan İzmir’de doğmuş, anne-baba ve ağabeyi ile yaşar iken birazcık ‘oyuncu’ bir çocukmuş ama her çocuk kadar esasında. “Bu çocuk da o zamandan belliydi” durumları yok yani. Yokmuş. Öyle anlatıyor.
Ama bir yazlık sinema varmış, evlerinin alt sokağında. Balkonda oturunca, perdede oynayanın yarısından çoğunu görebildiği bir sinema. 10’lu yaşlarının başında her akşam ‘balkon demirlerini kemire kemire’ filmler izleyen bir çocukmuş. Bir de kendisinden sekiz yaş büyük ağabeyiyle, kuruyemişçiden aldıkları ‘çiğdemleri’ sinema ahalisine satmışlıkları var. “Onun etkisi olmuş mudur bilmiyorum ama bir filmi 12 kere izlediğim olmuştur. “‘Mississippi Yanıyor’ da var, ‘King Kong’ da, ‘Hababam Sınıfları’da” diye anlatıyor.
Oyunculukla ilk temas, Konak Belediye Tiyatrosu’nun tiyatro kursu. Kursa gitmeye hangi noktada karar verdiği kısmı flu ama “Çocukluğun oyun oynama kafasına devam etmek istemekle ilgili bir şey olabilir” diyor. İlk oyunu, Çehov’dan. Repliğini yanlış söyleyince, seyirciye dönüp “Pardon” demiş: “İlk sahneye çıkışım tam bir fiyaskoydu…” Sonrasında konservatuvar niyetiyle bir kurs daha. Ve Dokuz Eylül Üniversitesi Konservatuvarı. Buraya kadar ilerlemişken hikâyede; durup, geride bir kendini ‘anneye ispatlama hırsı’ olduğundan bahsediyor: “Evin küçük oğluyum, üç tane adam var evde. Anneyi ele geçirmek için bir şey yapmak zorundasınız ve bu her şey olabilir. Dört yaşındayken, babam okuma-yazma biliyor, ben bilmiyorum gibi bir hırsım vardı. Abim benden daha iri ama her alanda ben de varım savaşı gibi bir şey… Dört yaşında okuma-yazma öğrendim. Sürekli başarıya endeksli bir hayat . ‘Bu çocuk akıllı çocuk.’ Çocuğa misyon yükleme durumu vardır ya… Bir sürü misyon yüklendim kendi kendime küçükken. 30’lu yaşlarıma yaklaşınca o bir yerde patladı. Çünkü torbayı doldurunca o kadar taşınacak şey olmuyor. Onu fark etmem zamanımı aldı. Şimdi birazcık torbayı boşalttım, biraz daha iyiyim.”

‘Kralıyım evin şu anda!’
Konservatuvarı kazanınca da işte, “Onu da başardım!” hali gelmiş: “Ama bunu kendimi iyi hissetmek için yaptığımı göz ardı etmişim. Yine bir şeyi yapmaya çalışarak yapmışım. İkinci sınıfa kadar hiç devamsızlığım yok falan. Bir şeyi hayatımın merkezine koyduğumda onu öldüresiye sevmek istiyorum gibi bir şey oluyor… Sonra o ellerinde can veriyor, öyle yapmamak lazım.” “Annenin dikkatini çekmeyi başarabildin mi bari?” diyorum. “Çekmez miyim! Kralıyım evin şu anda, bir numarayım!” diyor: “Abimle babamın bana yetişmeleri çok zor! Ama annem şimdi bunu okuduğunda ‘Olur mu canım, ikinizi de ayırmıyorum’ falan diyecektir. Ağabeyime sesleniyorum buradan: Abi, annem seni de çok seviyor, merak etme!” (Kayıt cihazına eğilerek söyledi bunu, ağabeyi mesajı almıştır umalım!) Konservatuvarın ardından, İzmir’de bir çocuk programında sunuculuk işi bulup, İstanbul ’a gitmeli-gelmeli bir hayat planındayken, CV bıraktığı yerlerden biri olan Şehir Tiyatrosu’ndan aranıyor. İzmir işi iptal, kendini ‘Düğün ya da Davul’ adlı oyunda ve sonra başka ŞT işlerinde buluyor. Ardından Oyun Atölyesi’nde ‘Othello’ ve ‘Atinalı Timon’ ve bir başka oyun; ‘Kaset’…
Bahçeşehir Üniversitesi İleri Oyunculuk yüksek lisans programında hocaları; Haluk Bilginer, Ezel Akay, Demet Akbağ, Çetin Sarıkartal, Ayşe Lebriz. İlk sinema filmi ‘Organize İşler’ ve ardından gelen ‘Hacivat ile Karagöz Neden Öldürüldü?’, bölüm hocaları Demet Akbağ ve Ezel Akay’ın desteğiyle gelen işler.

‘O İzmir sıkıntısını attım…’

‘Bornova Bornova’yı soruyorum. Sadece üç cümle: “22 yıl İzmir’de yaşadım. İzmir’in hücrelerimdeki nem oranını filmde tekrar… Filtreyi boşalttım, o İzmir sıkıntısını attım yani!” Başka ‘sadece üç cümle’ de ‘Babamın Cesetleri’ için: “Çok güzel olduğu kesin. Hiç kötü olamayacağı da kesin. Berkun’un müthiş bir çilingir olduğunu söyleyebilirim.”
Beklemediğim şey değil; yaptığı işler üzerine cümle kurmayı sevmiyor. ‘Yalan Dünya’ üzerine de pek laf çıkmıyor ağzından: “Bayatlamazsa iyidir. Bu benim engel olabileceğim ya da benim sebep olduğum bir şey değil. Ben sadece yapmaya devam edeceğim. Ya da benim bayatlamam gerekiyor…”
Bir sürü irili ufaklı dizi, bir o kadar da sinema filmi var ama ‘şöhret’ diye bir şeyden bahsedeceksek, o ‘Yalan Dünya’ ile... Soruyorum, “O büyük bir önyargı bence” diyor: “Bir yandan çok büyük bir önyargı, bir yandan da pozitif anlamda da bir önyargı. Benim kontrolümde olabilecek bir şey değil. Bir süre sonra başka bir şey olur. Bunu hiçbirimiz bilemeyiz… Hayatımı etkileyen bir şey değil. Ben bilemem ki insanlar ne düşünüyor. Bu bir yanılsama…” Son sorumdu, yazı da böyle bitsin. Çiğnene çiğnene bir hal olmuş “Biz İzmirliler çekirdeğe çiğdem, incire yemiş der, Kordon’da dolaşır, boyoz yeriz” nakaratlı İzmir sevdasıyla pek alakası yok: “Ne bileyim. Ben hiç öyle düşünmüyorum ya. Dublinli olsaydım başka bir şey mi olurdu, bilmiyorum ki ne fark eder... Anlamıyorum ben onu…”