Çokkültürlülük

Çokkültürlülük
Çokkültürlülük

Fransa, Müslümanları istemediğini ilan etmekten gocunmuyor.

İnsanı insan kılan kendini kültürel bağlılıkların içine hapsetmek değil, bağlılıkları akılla sorgulayıp dönüştürebilmek
Haber: AYŞE KADIOĞLU / Arşivi

Türkiye ’de demokratlar uzunca bir zamandır çokkültürlülüğü neredeyse tartışmasız bir şekilde savunuyorlar. Ben de Türkiye’de tekil bir ulus anlayışının ders kitapları ve siyasi partilerin söyleminde varlığını koruduğu müddetçe hiçbir meselenin hallinin mümkün olmayacağını düşünüyorum. Hoşgörü ifadesinin yetersiz olduğunu ve karşılıklı saygıyı öne çıkaran bir çokkültürlülüğü savunuyorum. 

Tanrısız insanlar için fikirler
Son zamanlarda Avrupa’da göç konusu, ırkçı partilerin ve İslamofobinin yükselişi gibi konularla ilgili okumalar yaparken karşıma bir dergi çıktı. İsmi New Humanist. Derginin isminin hemen altında “Ideas for Godless People”. Yani “Tanrısız İnsanlar İçin Fikirler” yazıyor. Bu dergide özellikle İngiltere ’de yaşayan bazı yazarların dile getirdiği çokkültürlülük eleştirileriyle karşılaştım. Yeni sağın alışılmış ve açıkça ırkçı, ayrımcı olan yaklaşımlarından oldukça farklı olan bu eleştiriler dikkatimi çekti.
New Humanist’in Mart-Nisan 2010 sayısında, Shall the Religious Inherit the World? / Dünya Dindarlara mı Kalacak?’ başlıklı kitabı yeni yayımlanan Eric Kaufmann’la yapılmış ilginç bir söyleşi var. Kaufmann her şeyden önce modernitenin giderek daha fazla sekülerliği (dünyeviliği) öne çıkaracağı tezinin yanlış olduğunu söylüyor. Kaufmann, İsrail’deki Ortodoks Yahudiler arasındaki doğum oranının son on yılda bir kadına 7.5 bebek oranına yükseldiğine dikkat çekiyor. Burada hükümetlerin bunu cesaretlendiren (örneğin babalık izni ve askerlikten muafiyet gibi) politikalarının da etkili olduğu görülüyor. ABD’de ise Mormon’ların sayısındaki ciddi artışa ve bir de çoğu ABD’de olan Quiverfull adında, çok çocukluluğu savunan Hıristiyan antifeministlere dikkat çekiyor. Bu düşünceye bağlı kadınların bazılarının 17-18 çocuğu var. Avrupa’da ise ana konu göç ve göçmenlerin dinsel tercihlerinin giderek kimliğe dönüşmesi ve katılaşması. Kaufmann, Müslümanların Avrupa’yı ele geçireceklerini filan düşünmüyor ancak giderek önemli bir azınlık olacaklarını vurguluyor. Avrupa’da sayıları artan dindar Hıristiyanlardan da söz ediyor. Özetle karşımızda Avrupa’yı Müslümanlar basıyor hezeyanları içinde “Eurabia”dan söz eden bir yeni sağcı yok. Kaufmann’a göre seküler liberalizm gibi bireyci bir felsefeden hareketle yaşamlarını kuran kadınlar, daha geç ve daha az çocuk sahibi oluyor. Öte yandan dünyada dinselliğe gösterilen tolerans artıyor. Bu durum da köktendincilerin varlıklarını sürdürmelerini kolaylaştırıyor. Ve “Evet” diyor Kaufmann, “Dünya sonunda dindarlara kalacak gibi görünüyor.”
Kaufmann din düşmanı değil, ancak belli ki inançlı birisi de değil. Dindarlarda, seküler liberallerde olmayan bir şey olduğunu görüyor. Bu da “ortak” bazı değerlere yapılan bir vurgu. Kaufmann, seküler liberaller ile köktendincilerin konuşabilmelerini pek mümkün görmüyor. Ancak seküler liberallerin ılımlı dindarlarla daha fazla iletişim kurarak, birlikte yaşamaya yönelik ortak değerlerin içine dinsel olmayan insani değerleri katmaya çalışmaları gerektiğini düşünüyor. 

Tek farklılık saygıya şayan mı?
Bu tür analizleri Türkiye’de okumak biraz garip oluyor. Çünkü Türkiye’de Cumhuriyet tarihi boyunca tepeden inme laiklik politikaları vardı. Hatta öyle ki bu laiklik politikaları laikliğin bir din gibi algılanmasını ve böylece seküler liberalliğin önünü tıkamasını getirdi. Din devletin içinden çıksın derken, devlet dinin içine girdi. Avrupa’da ise liberaller, çokkültürlülük politikalarının seküler liberalizmi giderek yok edeceğini düşünüyor.
Yine aynı dergide yazan Kenan Malik ise farklılığa neden saygı duyduğumuzu soruyor. Bu soru ilk başta insana tuhaf geliyor. Malik’e göre farklılık tek başına bir erdem değil. Son derece despot ve cinsiyetçi değerleri savunan gruplar da farklılar; o zaman onlara da mı saygı duymak gerekiyor? Yazar evrensel anlamda eşitlik ve sosyal adalet ilkeleri olmadan farklılığın bizatihi bir erdem olarak öne sürülmesini eleştiriyor. Farklılığı önemsiyor ancak yüceltilerek eleştirinin önünü tıkamasını kabul edemiyor. Kendisi de Salman Rüşdi’nin ‘Şeytan Ayetleri’ne atıfta bulunduğu için gazete ve radyo editörlerinin hışmına uğramış, yazı ve konuşmaları makaslanmış.
Malik günümüz insanlarının kendilerini ille de bir kültüre bağlı olarak tanımlamak zorunda hissettiklerini söylüyor. Bazen bir kültürel grubun birtakım özelliklerinin değişmesini önermek, o kültürün parçası olan kişilerin onuruyla oynamak olarak algılanıyor ve büyük tepkilere yol açıyor. Özetle, çokkültürlülüğün “farklı kültürler olsun, çok olsunlar ve birbirlerine değmeden ve değişmeden yaşasınlar” gibi bir anlayışı körüklediğini ve bu durumun da kültürlerin doğal değişiminin önünde engel oluşturduğunu söylüyor. Ona göre insanı kültürel değil de siyasal bir varlık olarak tanımlamak daha anlamlı. Çünkü insanı insan kılan şey kendisini kültürel bağlılıkların içine hapsetmek değil, bu bağlılıkları akıl ile sorgulayıp dönüştürebilmek. Sonuçta, her insan kendi anlayışını kullanmaya cesaret edebilmeli –ki bu da zaten Aydınlanma felsefesini akla getiriyor.
Bugün bizler Türkiye’de olmayan çokkültürlülüğü anlaşılır bir biçimde ısrarla talep ediyoruz. Gerek Kürt meselesinin gerekse başörtüsü konusunun başka türlü halledilmesi gerçekten mümkün değil. Ancak ilginç olan şu ki, Avrupa’da çokkültürlülüğe yönelik eleştiriler artık sadece ırkçılar tarafından yapılmıyor. Liberaller arasında da bu eleştiriler epeyce yaygın. Elbette ki Türkiye’de her zaman yaptığımız gibi, bunların hepsini aynı kefeye koyabiliriz. Maksat kutuplaşma olunca nasıl olsa bizi tutan yok! Ha Kenan Malik olmuş ha Hollandalı Müslüman karşıtı siyasetçi Geert Wilders olmuş, hepsi aynı deyip konuyu kapatabilirsiniz. Ama iş bu kadar basit değil. Malik bir yazısında -Voltaire tavrıyla- Wilders’tan ve onun göçmen karşıtı söyleminden iğrendiğini ancak yine de onun konuşma özgürlüğünü savunmaktan çekinmeyeceğini söylüyor. Sonuçta, beğenin ya da beğenmeyin liberallerin çokkültürlülüğe yönelik eleştirilerinin içinde bizi nasıl bir çokkültürlülük istediğimize dair düşüncelere gark eden sorular ile karşılaşıyoruz. Bu sorular bizi çokkültürlülüğü sadece istemekle yetinmeyip onu tanımlamaya, içini doldurmaya yöneltiyor.


    ETİKETLER:

    Dünya

    ,

    İsrail

    ,

    İngiltere

    ,

    Türkiye

    ,

    haber