CUMA ERTESİ

Arkamdan bir bardak su döktü. "Araba mıyım ben, dökme," dedim, "Yok abla içim rahat etmez, dökeyim," dedi.
Haber: Çiler İLHAN / Arşivi

Boğaz'dan Kordon'a...
Arkamdan bir bardak su döktü. "Araba mıyım ben, dökme," dedim, "Yok abla içim rahat etmez, dökeyim," dedi. Ulus'ta geçici ikametgâh olarak kullandığım bir site dairesinin şimdiye kadar iki kez gördüğüm, adını hiç öğrenmediğim haftalık yardımcısı uğurladı beni yedi tepelerin İstanbul'undan
'gâvur' İzmir'e...
Ege'nin tam da bağrından çıkıp ergenlik sivilceleri ile burada tanışmış, İstanbul'da hayatının aslında sadece dörtte birini geçirmiş ama kalbini fena halde kendilerine kaptırmış riyakâr bir Egeli olarak girdim şehre. 43 derecelik bir sıcağın tam da kucağına düştüm ve bir Ege şehrinde uyanmanın ne mene bir şey olduğunu hatırladım; sabahın bir vakti, tuzlu ter boncukları gözümden aşağı süzülürken.
Karadeniz Ereğlisi'nden gelmişler. Kocası işten tazminatsız çıkarılınca aylar boyu iş bulamamışlar orada. Toplanıp İstanbul'a gelmişler sonra çekirdek aile. Yanlarında yatılı olarak çalıştıkları ailenin 'abla'sı konkenci olup iki kızın birer Mercedes'i, babanın Land Rover'ı, annenin de Porche'u varmış ama gece yarısı konken partilerine börek yetiştirmek için uyandırılmaktan bıkınca o evi de terk etmişler; sonra ver elini Gültepe... Evlendiğimiz bahçeyi Zarifi yapmış İstanbul'un gece kuşları. Yağmurun göz kırptığı bir gece açıldı yaza orası, biz yola çıkmadan bir gece önce.
"Gültepe'de sefil olan çok aile var abla, biz yine iyiyiz," dedi. "O yüzden mi mendil satıyor çocuklar?" diye sordum. Mahçup, "Ne yapsınlar?" dedi. "Köye dönseniz," dedim,
"Bilmem ki," dedi. Kendi de pek tatmin olmadığından belki cevabından, pizzasını yemeye devam etti.
İstanbul metrosunun bir durağından iki ayrı dünyaya açılır Levent tabelası. Levent Çarşı ve Gültepe diye ayrılan o 50 metreden sonra hayatlar da ayrılır, farklı karmalarla dünyaya bedenlenmiş ruhların renkleri de... Tabelanın biri oraya uzanır; teğet geçtiğimiz
kırık hayatların çürük taşlarla yapılan(ama)mış evlerine.
İzmir'in göbeği Alsancak'ın ortasındaki bir kafede şef şaşkınca baktı "Kafeinsiz kahve de olur muymuş?" diye, ben kafeinsiz bir kahve isteyince. Havalı garson kulaklıklarına, trendy fincanlarına, buram buram 'Tüm İzmir sosyetesi! Buraya!' diye çığırtmasına rağmen komşu kafe Reyhan'da ise sallama çayın ne olduğunda bir türlü anlaşamadığımız gibi garsonla, kahvesinde All Sports kahvesinin tadı da yoktu nitekim... Kendimizi attığımız ilk Çin restoranı Dragons'un İstanbul'un Dragon'u ile alakası olmadığı gibi yemeği fena olmamakla beraber, Çin çayı Çin fincanında değil Güral Porselen'imsi bir fincanda geldi. Karışık sebze de yoktu mönüde ama olsun, her yer kırmızıydı ve hoparlörde çıtı pıtı, küçük ayaklı bir Çin hanım narin narin şarkı söylüyordu, yeter.
"Rızkımız neyse verir Allah, senden de razı olsun, bu pizzayı yedirdin," dedi, "Ben yemek yap(a)mam, pizza yer misin?" diye başlayan bu garip sohbette.
Şafak'ın Bit Palas'ının kahramanları ile yatıp kalkarken hâlâ, kitap biteli bir on gün olmasına rağmen, 'Hijyen Tijen bu eve gelse onu ayıltmak için nane ruhu gerekirdi' diye düşündüm, İzmir'in göbeğinde olduğu kadar mahalle tadında kokan sokakta ilgi bekleyen yeni evimize girdiğimde. Arabanızı yıkayan, park eden, getiren götüren, eşyanızı taşıyan otopark mafyası ile ilk günden kurduğumuz yakınlık rahatsız etmiş olsa da bizi, "Alışırsınız," dedi arkadaşlarımız, burası böyleymiş; İkinci Bahar havasında. İzmir'in kullanılan bir ucundan -Metro, İstanbul Metro'nun minyatürü-diğer ucuna -Praktiker, hadi o da olsun Bauhaus- 25 dakikada gittik geldik, benzinimiz yarılanmadı, trafik canavarı olmadık, belki sıcak çarpardı klima olmasaydı, o kadar. Çok fazla mendilci çocuk da yok burada. Bir 20 yıl öncesine göre çoğalmış pek tabii, çerden çöpten yapılmış kalbi kırık, çatısı bezgin evler ama yine de daha güleryüzlü sokaklar. İzmir'in Gültepe'leri belki daha güllü, belki şehre daha uzak. Keşfedemedik henüz