Dağlarına bahar da barış da gelsin memleketimin!..

Dağlarına bahar da barış da gelsin memleketimin!..
Dağlarına bahar da barış da gelsin memleketimin!..
Reha Erdem son filmi 'Jîn'de Kürt bir gerilla kızın dağ ve ovadaki yalnızlığı üzerinden görsel bir masal anlatmaya soyunuyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Dikkat: Bu yazı filmdeki önemli gelişmeleri açık etmektedir. İzlendikten sonra okunması tavsiye olunur.


Hayat Var’ın Hayat’ı büyümüş ve örgüte girmiş... Doğrudur yanlıştır ama ‘Jîn’deki 17 yaşındaki gerilla kızın bendeki ilk hissiyatı bu oldu. ‘Reha Erdem sineması’ için eleştirmen ya da seyirci fark etmez, artık söylenecek pek bir şey yok. Bunu kendini tekrarlıyor ya da aynı sularda geziyor anlamında söylemiyorum elbette. Oturmuş yolunu bulmuş bir sinema filozofu olarak Erdem yolculuğunu yüreğinin ve kamerasının götürebildiği yere gidecek ve bizler de bu yolculuğa elimizden geldiğince eşlik edecek, anlattıklarının, mana ve önem vehmettiklerinin tınısını hissedebildiğimiz ölçüde hissedecek, görgü dağarcığımızı da onunla birlikte genişletebileceğimiz oranda genişleteceğiz anlamında söylüyorum.


İtiraf zamanıdır her hal: Eleştirmen de olsa insan insandır ve sevdiği, el üstünde tuttuğu yönetmenin her hamlesinde farklı ve yeni bir tarif sunmasından ayrıca kıvanç ve gurur duyar. Ben önce ‘önyargımı’ belirteyim, ‘Jîn’i çok çok beğendim, Erdem’in bir dönemeci (hem de çok zor bir dönemeci) daha, kendi çizgisinden taviz vermeden taze bir solukla aşmasından ayrıca mutlu oldum. Öte yandan okuduğum kimi yazılardan da çıkardığım şu: Önce Erdem sinemasına her daim sevgi ve saygıyla yaklaşanlar, bu kez el attığı konunun çeperleri itibariyle yönetmenle aralarındaki mesafede bir uzaklık hissetmişler; elbette kimsenin yargılarına karışacak değilim ama kendi adıma benim mesafemde uzaklık yok aksine daha bir yakınlaşma olduğunu belirtmeliyim.


Gelelim ‘Jîn’in dahili sınırları içinde dolaşmaya. Genç kız örgüttendir ama tıpkı Hayat gibi (ki ‘Jîn’ Kürtçede ‘Hayat’ demekmiş), onun otoriteyle sorunu vardır. Dışarıdan eğilip bükülmeye, yeniden tanımlamaya, yolunun başkaları tarafından çizilmesine pek de tahammülü yoktur. Grupça türkülerini söyledikleri (Nizamettin Arıç’ın ‘Dayê Rojek Tê’sini söylüyorlar) bir gecenin ardından yoluna tek başına devam etmeye karar verir. Ama bu yol hem uzun ve dikenlidir hem de dış dünyanın da benzer şekilde müdahaleci bir tavrı vardır. Jîn, çevre köylerden birine iner, hasta yatağında yaşlı bir kadının olduğu evden giysi, yiyecek, para ve bir de 8. sınıflar için coğrafya kitabı alır. Aslında aldığı şey, çalışma masasında resmini gördüğümüz Leyla adlı küçük kızın bir tür kimliğidir. Lakin bu kimlik de onun dış dünyada ayakta durmasına mahal vermez. Gerilla kılığındayken “Bacım” diyen çobandır gözünü açan ve Leyla giysisi içindeki Jîn’e öykü boyunca yapılacak ‘taciz’ atışlarının ilkini ateşler adeta. Sonrasında gündelikçi işçilerin başında duran ustabaşı durumdan yararlanmak ister, ardından onu alıkoyan karakolda ‘çevirmenliğini’ üstlenen adam… Jîn, kısa sürede çareyi tekrar geldiği yere dönmekte bulur. Onun için sanki tek bir hayat ve oyun alanı vardır: “Benim meskenim dağlardır dağlar” dediği yer…


Son filminde bir masal anlatmayı denemiş Reha Erdem. Kendisinin de ifade ettiği üzere ‘Kırmızı Başlıklı Kız’ın şimdiki zamanlardaki uzantısı Jîn. Huşu ve dehşetin at başı gittiği, bu uç noktaların art arda konumlarını değiştirdiği ve sahneyi birbirlerine terk ettikleri öyküde, çok sayıda can alıcı, huzur verici ve yürek parçalayıcı sahne ve bölümler var. Bazılarına klişe gibi gelse de ben filmde ilk olarak askerlerin dinlenme anında Neşet Ertaş ustadan ‘Ah Yalan Dünya’yı söyledikleri ve Jîn’in de bu tabloya, bir ağacın üzerinde sessizce tanıklık ettiği sahnede gözyaşlarıma engel olamadım. Hoş, bu ‘gözyaşı meselesi’, asıl olarak ‘yaş’la ya da ‘yaşlılık’la da ilgili bir mesele ya, neyse… Doğanın kendi içindeki ritmini, düzenini, ahengini, binbir çeşit yaratıkta ya da mahlukatta yakalarken Florent Herry’nin o enfes kamerası (“Buradan Terrence Malick’e de selam olsun” diyelim), bütün bu güzelliklere son veren bir patlama sesi geliyor filmin ses bandından. Bombardıman sürerken sadece civardaki gerillalar değil, ne olup bittiğini bir türlü anlayamayan ve “Bunların, aralarında ne alıp veremediği var?” diye boş boş bakarken gezegenin ve doğal akışın onlara biçtiği rollerin dışına taşmak zorunda kalan kurbağanın, ayının ya da kaplumbağanın gözlerinden de okunuyor yaşanan dehşet…


Devrimcinin sorunsalı!

Bizim Pınar (Öğünç), ‘Bir ‘Jîn’in gözünden ‘Jîn’ haberindeki metninde filme ilişkin enfes bir tanımlamaya soyunmuş: “17 yaşındaki Jîn’in ‘dağdan iniş’ hikâyesi bu; biraz da onun gözünden görünen ovanın...” Genç kız ovaya indiğinde de, bir anlamda yukarıdaki dostlarının (örgüt üyelerini değil mahlukatı kastediyorum elbet) durumuna düşüyor. Hoş tacizler çobanla başlamıştı ama onu savuşturmak nispeten kolaydı ama asıl belalar ‘Sivil hayat’ın egemenlerinden geliyor. Bu noktada Erdem’e içerideki ve dışarıdaki gösterimlerden sonra aynı sorular yöneltilmiş: “Bütün erkekler mi kötü?” Bana sorsanız hemcinslerimi anında satıp “Evet, öyle” diyebilirim ama Erdem, Sinema dergisindeki söyleşisinde durumu daha zarifçe açıklıyor: “Kötülük çok rölatif. Elbette o insanların kötü olduğunu söylemiyorum. Kendilerince aşk istiyorlar ama ifade etmeyi bilmiyorlar ve kadına değer vermedikleri için de bu isteklerini dile getirme biçimi şiddetten geçebiliyor.”
“Peki bu mesele dağda örgüt içinde halledilmiş midir?” Hoş film böyle bir noktaya kaymıyor ama Pınar, bahsettiğim söyleşinde 1999’da Barış Grubu’yla gelenlerden Gülten Uçar’a bu soruyu soruyor ve aldığı yanıt şu: “Erkek ne kadar devrimci olursa olsun, kadın sorununda devrimci değildir. Beş bin, altı bin yıllık erkek egemen bir sistem söz konusuyken hiç kimse ondan azade olamaz. Kendisini belli yönden değiştiriyor, dönüştürüyor olabilir. Kürt hareketinde kadın motor güçtür, erkeği de dönüştüren kadındır.”

Bu çağda hâlâ filmlerin hayatta çözmekte zorlandığımız alanlara ilişkin cevaplar içermesi, hatta daha da ileri giderek çözüm üretmesi bence iyi niyetli ama boş bir beklenti. ‘Jîn’ üzerine lafladığım Sırrı Süreyya Önder, filme ilişkin vurgulanması gereken en önemli noktanın, her şeyi kararına götürdüğü ve doğru yerde bırakması olduğunu belirtti. Bir sonraki adımda, öykünün kadına dair umudun da çok önemli olduğuna karar verdik. Hoş bu zaten Reha Erdem’in filmografisi içinde genel bir bakış açısı. Bütün bu fikirler etrafında, Gülten Uçar’ın “Kürt hareketinde kadın motor güçtür, erkeği de dönüştüren kadındır” tespiti daha bir anlam kazanıyor. ‘Jîn’den yola çıkarak yaşadığımız sürece ilişkin “Barışı dişi kuş yapar” dersem epey bir tepki toplarım elbet (başta feminist kanattan). Ama film sırtını bu denli geleneksel bir ifadeye yaslamasa da, kadına dair inancı tam ve bu da bence ‘Jîn’in hem ‘Hayat Var’la, hem de ‘A Ay’la olan bağlarını sımsıkı bir hale getiriyor.
Filmi de bu yazıyı da fazla naif bulanlar, “Kürt sorununa da böyle mi yaklaşılır?” diyenler çıkacaktır. Evet, hikâye gerçek alanlarda gezdiği ve gölgesini bu toprakların en acılı meselesine aksettirdiği için fanteziyle bağı tehlikeli addedilebilir. Ama nihayetinde sanat böyle bir şey (rölatif yani) ve ‘Jîn’i, meselenin Reha Erdem tarafından yorumu kabul etmek gerekiyor.

Ayşegül’den Alice’e…

Ama bir filmi, yarınlara bırakan derin izlerinden biri malum algımızın kapılarını alabildiğine açması. Mesela Erdem, ‘Jîn’de ‘Kırmızı Başlıklı Kız’dan esintiler sunduğunu söylese de ben öyküde çocukluk arkadaşım ‘Ayşegül serisi’nin, hatta ‘Alice Harikalar Diyarında’nın izlerini de buldum.
Bir de bazı kilit sahnelerden bahsetmek gerek. Örneğin Jîn’in karakolda bir başka gerillayı konuşmaması için öldürmesi. Erdem, bu sahne için Haneke’nin ‘Aşk’ından bahsetmiş ve bence gönderme, çağrıştırma, ne derseniz deyin, çok uygun düşmüş. Jîn’in yaralı askerle mağarada paylaştığı anların ise her bir bölümü ayrı ayrı okunmaya açık. Nitekim ‘Altyazıcılar’ Reha Erdem’le yaptıkları söyleşide bu sahneleri tartışmışlar (özellikle de askerin “Belki bir sonraki görüşmemizde bir çay bahçesinde buluşup laflarız” bölümü). Simgesel veya değil, bütün bu akışın hikâyenin kıvrımlarıyla son derece başarılı bir şekilde örtüştüğünü, kaynaştığını düşünüyorum ve Erdem’in ‘Gerçekdışı’ ya da gerçeküstü’ bakışına halel getirmediği kanısındayım. Üstelik bu sahneler filme bence özel bir ‘gerçeklik’ ve daha önemlisi ‘İnsanlık’ katmış… Son olarak Jîn rolündeki Deniz Hasgüler’in oyunculuk yeteneklerinin yanı sıra fiziği ve yüz yapısıyla da, filme ve öyküye özel bir ruh aşıladığını söylemeliyim. Ayrıca ayıyı da çok beğendim…
Sonuç? Bu film ‘İmralı süreci’ne katkıda bulunur mu bulunmaz mı bilemem ama süreci baltalamayacağı kesin. Ama bütün bu akışın dışında filmin bizim getirip bıraktığı noktada salonu terk ederken içinizden “Dağlarına bahar da, barış da gelsin memleketimin” demek geçiyor, En azından benim içimden böyle geçti…