Davutpaşa Orta 3'ten 12 Eylül'de mezun olanlar

Davutpaşa Orta 3'ten 12 Eylül'de mezun olanlar
Davutpaşa Orta 3'ten 12 Eylül'de mezun olanlar

Ünal Küçükdönmez, cezaevinden çıkınca önce bir kebapçıya gitmiş. Çıkınca mahallesini tanıyamamış

Darbe günlerini Davutpaşa Askeri Cezaevi'nde yaşayan, orada büyüyen 42 insan... Ahmet Sel bir toplu fotoğrafın izini sürdü, kendi tabirleriyle 'Orta 3 mezunlarının' bugününü bir kitap ve sergi için portreleştirdi.
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi

Aslında bir sergi açılışı… Fakat ortalıkta farklı bir kalabalık, o kalabalıktan yükselen farklı bir akım var. Dersiniz, yakın arkadaş grubundan biri evleniyor… Dersiniz lise arkadaşları 30 yıl sonra buluşuyor. Başka türlü sarılıyor insanlar. Duvarlardaki fotoğrafların önüne geçip başka türlü fotoğraf çekiyorlar. Dev salonun en dibine asılmış kalabalık fotoğrafın önü hiç boş kalmıyor. Duvarda en yaşlısı 20’lerinin başında 40 küsur erkek… Burası neresi?
II. Mahmut zamanında yaptırılan Davutpaşa Kışlası, Birinci Dünya Savaşı yıllarında askeri hastane olarak hizmet verdiyse de, daha çok 12 Eylül sürecinde bilhassa solculara işkence merkezi olarak kayıtlı zihinlerde. Darbe döneminde orta kat üçe ayrılmış. İşte o kalabalık fotoğraf da darbeye beş kala günlerde cezaevinin ‘Orta 3’ bölümünde çekilmiş. Şimdi çoğu yıllar sonra ilk kez görüyor birbirini.
‘Davutpaşa Orta 3’ sergisinin ve aynı isimle Aras Yayıncılık tarafından basılan kitabın yaratıcısı Ahmet Sel, o da sol gelenekten geldiği için 1981’de yurt dışına çıkmayı başaramasaydı, pekâla o fotoğrafta olabileceğini düşünüyor bugün. 2007’de Türkiye ’ye döndükten sonra kendi geçmişiyle de bağı olan bir iş yapmak peşinde. Bir dönem Paris’teki evinde birlikte kaldığı Şahin Arslan’dan çok Davutpaşa hikâyesi dinlemiş. 12 Eylül’ü, onun elindeki o toplu fotoğraftan yola çıkarak deşmeye karar veriyor. Yine Davutpaşa Orta 3 ‘mezunu’ (onlar öyle diyor) Fahrettin Yılmaz ve Seyfettin Yılmaz’ın katkılarıyla fotoğraftakilerin peşine düşüyor. Sergi ve kitap bu 42 kişinin portresinden müteşekkil. Bir, fotoğrafla cisimleşen portre, bir de uzunca sohbetten damıtılmış metinle derinleşen portre...
Fotoğrafların bir kısmı cezaevinden çıktıktan sonra ilk gittikleri yerde çekilmiş. Tabii bulabilirlerse… İşkence gördüğü karakolun yerine apartman dikilmiş olanı var. İsteyen neden tutuklandığını anlatıyor, isteyen özgürlük günlerine çöken o günlerin tortusunu… Kimi çıktıktan sonra hayatın onu içine nasıl almadığını anlatıyor, kimi inadına hayata nasıl tutunduğunu. Çok dokunaklı fotoğraflar, çok dokunaklı metinler… Sergide sabundan yapılıp da, kaynatılmış gazete kağıtlarının mürekkebiyle renklendirilmiş satranç takımı gibi kimi nesneler, o dönem cezaevinde yapılmış el emeği göz nuru işler görmek de mümkün.

‘Bu bitmeyen bir ceza’
Ahmet Sel’in daha önceki işleriyle benzer bir damardan geliyor bu da. Sel 2000’li yılların başında Moskova’da yaşarken, yıkılan Sovyetler Birliği sonrası değişen hayatları benzer bir biçimde anlatmıştı. Le Monde’un desteğiyle hayata geçen ve daha sonra gazetenin tefrika ettiği ‘Moskova İnsanları’, Türkiye’de de Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmıştı. Keza 11 Eylül sonrası, daha önceleri çok sık gittiği Afganistan’a dönerek 24 yıllık iç savaş sonrası insanların hayatlarının neye benzediğine bakmıştı. Fransa Sosyal İşler Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı’nın ortak desteğiyle yaptığı bir diğer projede de yine aynı yöntemi kullandı: 1970’lerde Fransa’ya göç eden Türkiyeli işçilerin, hem fotoğrafın, hem yazının gücüne dayanan portrelerini kayıt altına aldı. Bütün bunların dışında yıllarca televizyonculuk, belgeselcilik, SİPA’da ajans yöneticiliği yapmanın beslediği bir dil ve yaklaşım metodu var.
Bu projenin işlemesinde önemli payı olan Fahrettin Yılmaz diyor ki: “12 Eylül sürecini bizim kuşağımız üç şekilde yaşadı: Hapise girenler, yurtiçinde devrimciliği sürdürenler, yurtdışına çıkanlar. Bence en şanslılar hapse girenler oldu. Biz girdik, yattık, çıktık ve hayata bıraktığımız yerden devam ettik”. Ahmet Sel, 26 yıllık sürgünden sonra hayata eskisi gibi devam edemeyenlerden olduğunu düşünüyor: “Sosyal anlamda kolay entegre olduysam da, başarılı denebilecek bir iş hayatım olduysa da ben oralarda hep yabancı kaldım. Ki dilini bildiğim ülkelerde yaşadım; gitmeden iyi Fransızca ve Rusça biliyordum. Önemli olan dönmenizin yasak olması; travma bu. Hem vatandaşlığınızı kaldırıyorlar, hem dönmenizi yasaklıyorlar. Türkiye’ye döndüğünüzde de bir bakıyorsunuz, o kadar fazla zaman geçmiş ki buraya da yabancısınız. Arkadaşlarınızı kaybetmişsiniz, nirengi noktaları yok, mahalleleri, sokakları tanımıyorsunuz. İstanbul ’u tanımadım döndüğümde; yıllarca okuduğum eski lisemi bulamadım. Zaten kimse de sizi beklemiyor. Dımdızlak kalıyorsunuz. Dilini, kültürünü bildiğim ama yabancısı olduğum bir ülkede yaşadığımı hissediyorum hâlâ. Psikolojik olarak hiç kolay bir şey değil. Bu bitmeyen bir ceza.”

Daha dünmüş gibi
Bir yanda da iddianame okunurken uyuklayan, her şeye ‘Bilmiyorum’ diyen Kenan Evren’le bir 12 Eylül yargılaması… Davutpaşa günlerini daha dün olmuş gibi anlatan, bazısı geceleri hâlâ deliksiz uyuyamayan bu insanları dinledikten sonra, kendisi de aynı dönemden alacaklı Sel şöyle diyor: “Ülkemizin insanlarının genel olarak çok pişkin olduğunu düşünüyorum. Herkes kendinden emin. Darbe suçunu işleyenlerde de olağanüstü bir pişkinlik ve özgüven var. İster yatakta, ister ayakta bu yargılamanın sembolik önemi var. Toplumun ergenlikten çıkıp olgunlaşabilmesi için gerekli. Bu yargılamanın yeterli olmadığını düşünüyorum ama hiç yoktan iyidir diyorum. Davutpaşa’da kalanlardan davaya müdahillik talebinde bulunanlar olmuştu. Onların da daha radikal bir yargılama istediğini biliyorum.”
O bazılarını cezaevinden çıktıktan sonra ilk gittikleri yerde fotoğrafladı. 26 yıllık sürgünden dönen Ahmet Sel’in fotoğrafı nerede çekilirdi peki? İlk gittiği yer olan İzmir’deki annesinin evini anıyor. ‘Ben orada büyüdüm, orada insan oldum.”
Sergi İstanbul, Tophane’deki Tütün Deposu’nda 23 Aralık’a kadar açık. www.depoistanbul.net

 

‘Hep yığınlar üzerinden anlatılır’

“Fransızca’da ‘kurucu hikâye’ diye bir kavram vardır. Bu insanların büyük bir çoğunluğunun kurucu hikâyesi de 12 Eylül dönemi. O zamanki gençlik raconu, mahalle arkadaşlığı, o zaman yaşanan zulüm… Çoğunun kişiliği oradan geçerek oluşmuş. Eskiye olan nostalji, gençliğe olan nostaljiyi de getiriyor. Bazıları fotoğraflarını görünce ‘Yahu bizi yaşlandırmışsın’ dedi. Dedim ‘Bu malzemeyle bu kadar çıkıyor...’ Çünkü çoğu yaşlandıklarının farkında değil; hâlâ kendilerini o genç zannediyorlar. Bu bakımdan da bir yüzleşme vesilesi oldu. Kendi geçiciliklerinin farkına vardılar ve bu yüzden de bu işin olmasını daha da çok istediler. Büyük katkıda bulundu her biri, biraz da imece usulüyle çıktı bu iş ortaya. Bu tip dönemler hep yığınlar üzerinden anlatılır. Cezaevi, işkence, açlık grevleri… Ben başka bir yöntem seçtim. İnsanların isimleriyle, bireysellikleriyle var olmalarını tercih ettim.”