Değişen Türkiye değil AB oldu...

Değişen Türkiye değil AB oldu...
Değişen Türkiye değil AB oldu...
Amin Maalouf'a göre Türkiye, AB üyeliğine yirmi yıl önce daha yakındı. "Bu sürede değişen, dünyanın geri kalanına karşı farklı bir tavır takınan Avrupa oldu" diyen Maalouf'a göre, İslam dünyasıyla Batı arasındaki nefret ilişkisi düşünüldüğünde, Türkiye'yi AB'ye almak devrimci bir etki yaratır.
Haber: YEŞİM VESPER / Arşivi

Amin Maalouf’un yeni romanı ‘Doğu’dan Uzakta’nın Türkçeye kazandırılması üzerine geçen hafta yazarla Paris’teki evinde bir söyleşi gerçekleştirdik. Maalouf’un Haussmann dönemi mimarisinin izini taşıyan eski ve etkileyici evinde, tam bir Akdeniz sıcaklığı ve Doğu misafirperverliğiyle ağırlandım. Yazarla yeni romanı, edebiyatı ve dünya görüşü hakkında yaptığımız sohbete fırından henüz çıkmış taptaze Lübnan kurabiyelerinin nefis kokusu karıştı. Siz de söyleşiyi okurken bu kokuyu alın isterim.
‘Doğu’dan Uzakta’ kimlik, ötekileştirme, farklı aidiyetlerin bir arada yaşayabilmesi arzusu ve sürgünlük gibi temel meseleleriniz üzerine. Bu temaları, ülkesinden yirmi beş yıl uzak kalmış başkarakteriniz Adam’ın doğduğu ve ilkgençliğini geçirdiği topraklara dönüşü çerçevesinde ele alıyorsunuz. Bir yazar hiçbir zaman evinden uzaklaşmıyor ama bu kez daha doğrudan bir şekilde mi eve dönmek istediniz? Haklısınız. Uzun zamandır üniversite yıllarımdan bahsetmek istiyor, ancak tereddüt ediyordum. Sanırım böyle bir ihtiyacı hissetmenin bir yaşı var. Ardından insan bu arzusunu gerçekleştireceği fırsatı da yaratıyor. Bu gençlik yıllarımı bir roman aracılığıyla anlatmaya karar verdim. Adam’ın uzun yıllar sonra ülkesine dönmesi, tam olarak benim yaşantıma denk düşmüyor tabii ki. 1983-94 yıllarındaki uzun aranın haricinde, yurtdışında geçirdiğim otuz altı yılda belki otuz kez Lübnan’ı ziyaret etmişimdir.
Adam’ın ülkeye dönüşünde kendisine karamsarlık, nostalji, hatta romanın adının da imlediği üzere (Romanın özgün adı: Les Désorientés) bir yolunu şaşırmışlık eşlik ediyor. Adam, Doğu Akdeniz Medeniyeti’nde batık bir antik kent imgesi görüyor. Bu umutsuzluk nereden geliyor? Ben umutsuzluk sözcüğünü kullanmazdım. Dünyanın o bölümünü gözlemlediğimizde buna bir çeşit hüzün eşlik ediyor. Akdeniz çevresinde bazı yerlerdeki ortak yaşam kalitesinin, örneğin Beyrut’ta artık huzurlu bir şekilde beraberce yaşamanın mümkün olmadığını görüyoruz. Romanda bunu Doğu Akdeniz Medeniyeti’nin yok oluşu şeklinde dile getiriyorum. Bir şeylerin yavaş yavaş yok olduğunu hissediyorum. Belki size umutsuzluk izlenimi veren budur. Romanda bir döneme ait olarak gösterilen birbirinden farklı dini, etnik ve diğer aidiyetlerin bir arada yaşaması özünde mümkünken, böyle bir birlikteliğin bugünün gerçeğinde imkânsız olduğunu görüyoruz. Farklı topluluklar arasında gerçek bir iletişim ortadan kalktığı gibi, kimlik vurgusu da şiddetli bir şekilde dile geliyor. Tabii Lübnan’da hâlâ birbirinden farklı topluluklar yer almakta, ancak aralarındaki ilişki kırk yıl öncesindeki gibi değil artık.
Romanlarınızda bir bireye verilen adın önemi hep vurgulanır. Kimliğin ilk işareti bir isimle mi başlar? İsim vermenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce bir yazar olarak konuşacak olursam, bir romanı kurgulamaya başladığımda, karakterleri, onların özelliklerini, başlarından geçecek olayları not alıyorum. Fakat adı olmadığı sürece silik kalan karakterler, ancak ve ancak kendilerine isim verdiğimde var olmaya başlıyorlar. O an itibariyle kendilerini gerçekten yaşayan varlıklar gibi tasavvur ediyorum. Bir bireye verdiğimiz adın hep bir nedeni vardır. Karakterlerime seçtiğim isimler hiçbir zaman tesadüfi değildir.
Bu, benim de isyanım 

Farkındayım. Adam (Âdem), ismini büyük bir karamsarlıkla taşıyor. Oysa Döblin “Âdem, zamanın içinden geçip yayılan tüm insanlığın toplamıdır” der. Romandaki karamsar atmosfere rağmen, başkaraktere verdiğiniz bu isim insanlığı bir araya getirme ve yeryüzünde her insanın kapladığı bir alan olduğunu okura hatırlatma arzunuzu mu gösteriyor? Adam, çeşitli kültürlere ve dinlere ait olan, bir araya getirici bir isim. Aynı zamanda, yeryüzündeki ilk insanın ismi. Ancak romanda bu isme hüzün eşlik etmekte. Henüz romanın başında “Adımda doğmakta olan insanlığı taşıyorum ama ben nesli giderek tükenen insanlığa aidim” diyerek Adam, insan neslinin tükenmekte olduğunu değil tabii ki ama kendisi gibi düşünen insanların tükenişini işaret etmekte. Bu kitapta kıyamet atmosferi olduğu bir gerçektir. Çünkü Adam artık yok olan bir dünyadan bahsetmekte. Söz konusu olan, dünyanın sonu değildir. Ancak onun dünyasının sonu gelmiştir artık ve Adam bu sonu seyretmektedir.
Karakterlerin geleceği biçimleyememekten dolayı üzüntü duyduklarını söyleyebilir miyiz? Evet. O gençler geleceği başka şekilde hayal etti. Ancak ne ülkelerindeki ne de dünyadaki gelişmeler onların arzuladığı gibi oldu. Bu başarısızlık ve isyan duygusu Adam’ın “Haklı olan benim, hatalı olan tarih!” sözleriyle dile geliyor. Bu isyanın biraz da benim isyanım olduğunu söyleyebiliriz.
Eserlerinizde nesilden nesile aktarılan –yahut aktarılamayan– aile evinin önemi dikkat çekmekte. Dışarının şiddeti karşısında bireyin huzur bulduğu bir mekân mı aile evi, yoksa bir ağrıya gönderme mi? Size ailemi ve hayatımı terk edilen evler etrafında uzun uzun anlatabilirim. Dünyanın hemen her yerinde nesiller boyunca arkamızda evler bıraktık. Mısır’da, Anadolu’da, Lübnan’da, Küba’da… Adana’da doğan anneannemin evi mesela. O eve hiç gitmedim ama bir gün gidip bulmak istiyorum. Duyduğuma göre hâlâ yerindeymiş. Annem tüm gençliğini Kahire’de geçirdi ancak mutlulukla andığı o dönemi ve aile evini terk etmek zorunda kaldı. Bana gelince, hâlâ hayal kurduğumda, çocukluğumu geçirdiğim evde olduğumu düşlerim. Bir gün Beyrut’a gittiğimde, on üç yaşımdayken terk ettiğim evin yıkılıp yerine bir başka binanın yapılmış olduğunu gördüm. On üç-yirmi iki yaşlarımı geçirdiğim ev de muhtemelen yıkılmıştır. Evlendiğimde, Beyrut’un biraz dışında oturduğumuz evin önünde, 13 Nisan 1976’da, iç savaşın başlamasıyla bu evi de arkamızda bıraktık. İnsanın arkasında terk edilmiş evler bırakması kaçınılmaz bir şeymiş gibi...
Batı dünyayı ele geçirdi... 
Eserlerinizin batıda Doğu Akdeniz Medeniyeti’ne saygı ve duyarlılıkta, doğuda ise mirasçısı olunan kadim kültüre karşı farkındalıkta önemli rol oynadığını düşünüyorum.
Çok iyi tanımladığınızı düşünüyorum. Yaklaşımım bu yönde. Yakından tanıdığım bir kültürün bilgilerini onu tanımayanlara, dolayısıyla Batılılara aktarmak, bu kültürün taşıyıcılarına da sahip olduklarının önemini vurgulamak ve onunla gurur duymalarını sağlamak. Böylece kültürler arasında bağ kurmayı arzuluyorum.
Edward Said’in Şarkiyatçılık’ı kendini diğerine göre daha önemli sayan bir kültürün Öteki’ni anlaması ve onu eşiti kabul etmesinin imkânsızlığına değinir. Oysa Batı hep, öznelliğini nesnelleştirerek Doğu’yu kendi bakış açısıyla okumaya çalıştı. Son yıllardaysa farklı kültürler etnik ve tarihi bağlamlarında değerlendirilir oldu. Siz ne düşünüyorsunuz? Batı, tarihin bir yerinde dünyayı eline geçirdi. Batı’nın göreceli bakış açısı sadece onun kendi gözünde değil, tüm dünya tarafından mutlak bakış olarak kabul edildi. Yakındoğu, Ortadoğu tanımlarının bu bakış açısından türemesi gibi... Bugün bile Batı tarafından biçimlenmiş bir dünyada yaşıyoruz. Bu bir gerçeklik ve değişmesi bir günde olacak bir şey değil. Gerçi yavaş yavaş tarihi ötekinin de bakış açısından okumaya başladık. Her ne kadar temel referans noktası olsa da Batı’nın tek referans kabul edildiği dönemden çıkmaya başlıyoruz. Dünya kendini elli yıl öncekilerden farklı imgeler ve sözcüklerle yeniden inşa ediyor. Artık ‘ilkel’, ‘uygar olmayan’ gibi kavramları sözlüklerimizden çıkararak bu yöndeki algıyı değiştiriyoruz. Bir gün insanlığı tek bir tarihi olan devasa ve çoğul bir millet olarak yeniden tasarlamamız gerekecek. Böylece Batı merkezli bakış açısı görelilik kazanacaktır.
Türkiye , özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışından beri Doğu ile Batı arasında kalmış, kimlik sorununu çözememiş bir ülke. Bugünün Türkiye’sini çelişkileriyle birlikte nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’yi Avrupa Birliği ailesinin üyesi olarak görebiliyor musunuz? Kimlik konusunda birey için söylediğim her şey bir ülke için de geçerli. Farklı aidiyetleri bünyesinde barındıran bir ülke tüm aidiyetlerine sahip çıkmalıdır. Ülkeniz birkaç imparatorluğun vârisidir, hem Avrupa’da hem Asya’da yer almaktadır ve Atatürk ’ün girişiminde başka ülkelere nazaran eşsiz diyebileceğimiz bir modernleşme deneyiminden geçmiştir. Bunlar Türkiye’yi diğer ülkelerden ayrı kılmaktadır. Her ülke farklıdır, ancak bazıları eşsiz konumdadır. Türkiye herhangi bir Avrupa ülkesi gibi değildir. AB’ye ait olması, AB’nin kendini algılama biçiminde de bir gelişme anlamına gelir.
Avrupa kendini Yakındoğu, Orta Asya ve İslam dünyasında rol oynayacak gibi görürse, Türkiye’nin varlığı önem kazanır. Muhtemelen yirmi yıl önce Türkiye’nin AB üyeliği bugünkünden çok daha yakındı. Bu zamanda değişen Türkiye değil, dünyanın geri kalanına karşı farklı bir tavır alan ve ötekilik algısını tamamen değiştiren Avrupalı toplumlar oldu. Özellikle de Batı ile İslam dünyası arasındaki ilişkide oldu bu değişim. Belki de bu değişim bugünün dünyasındaki en büyük yarılmadır. Bu beni derinden üzmekte. Bu atmosfer Türkiye’nin AB üyeliğini derinden etkilemekte. Bunun tersi, yani hemen bugün Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne kabulü, İslam dünyası ve Batı’nın birbirlerine karşılıklı nefret duyduğu günümüz ortamında, akım dışı ve olağanüstü bir etki yaparak devrim niteliğinde bir girişim olurdu herhalde. Bunun bir gün gerçekleşmesini içtenlikle diliyorum.

Lévi-Strauss’un Ardılı olmak ayrıcalık
Fransız Akademisi’nde Claude Lévi-Strauss’dan boşalan koltuğa seçildiniz. Oradaki konuşmanızda Lévi-Strauss’un, “Tüm insan medeniyetleri için eşit düzeyde saygınlık” talebine değindiniz. Lévi-Strauss’un ardılı olmak sizin için ne ifade ediyor?
Kendisine her daim büyük hayranlık duymuşumdur. Koltuğunu devralmak büyük ayrıcalık. Biliyorsunuz ki bir akademi üyesinin vefatıyla yeni seçilen üye, selefinden boş kalan koltuğa oturuyor. Dolayısıyla isimler birbiriyle eşleşmiyor. Şansım, kendisiyle aynı düşünsel çizgide yer aldığım Lévi-Strauss’un ardılı olmak. Sadece yenenin değil, yenilenin de fikrinin bir o kadar önemli olduğu bir dünya görüşünün sembolüydü. Ben de kendimi tamamen bu dünya görüşünün içinde tanımlıyorum.