@ErkanAktug

Dev AVM'lerin mimarı: Üzülüyorum

Dev AVM'lerin mimarı: Üzülüyorum
Dev AVM'lerin mimarı: Üzülüyorum
Aralarıda Armada, Panora ve Viaport'un da olduğu birçok AVM'nin mimarı Ali Osman Öztürk, rahatsızlık duyduğu AVM'lerdeki artışı kamusal alanların yokluğunun göstergesi olarak görüyor. Öztürk'le dünyaca ünlü mimarların monografilerini yayımlayan Images Publishing'den çıkan kitabı vesilesiyle konuştuk.
Haber: ERKAN AKTUĞ - erkan.aktug@radikal.com.tr / Arşivi

Çok sayıda devasa projeye imza attınız. Sizce bu kadar çok iş yapabilmenizin sırrı nedir; çünkü bu sadece iyi mimar olmakla açıklanamayacak bir durum.
Bu birikimin arkasında mesleğe başlama yıllarında tasarım üretimi ile dolu geçen yıllar var. 1987 ODTÜ Mimarlık mezunuyum. Arkasından 92’ye kadar okulda asistan olarak kaldım, o arada yarışmalarda ve döner sermaye projelerinde yer aldım. İlk profesyonel deneyimim, sınıf arkadaşlarımla katıldığım Saraçlar Çarşısı proje yarışmasıdır. Proje alanı, Ulus tarihi kent merkezinin Ankara Kalesi eteklerinde yangında yok olan bir kent parçasıydı. Yarışmada birinci olmuştuk. Üniversiteden mezun olduğumuz yıl da Almanya’da Dortmund Üniversitesi’nin kentsel tasarım ve planlamayla ilgili workshop’una katılmıştık. Belediyelere, sivil toplum kuruluşlarına gidip oralardaki insanlarla konuştuk. Ardından Berlin ve Frankfurt’a gittik. Bizim gittiğimiz dönemde Berlin kentini yeniden yapılandırıyorlardı. Bunlardan çok etkilendim ve ‘Bir Buluşma Mekânı Olarak Kent’ adlı kendi master tezimde de bu gördüklerimden ilham aldım. İlk yaptığımız önemli yapılardan biri Armada’dır. Önünde bir kentsel mekân, bir plaza oluşturmaya çalışmıştık. Yakın zamanda Armada’nın yanında bir kamusal mekân daha yaptık. Bizim böyle bir eğilim ve merakımız var, şansımız da var. 

İlk büyük projeniz Ankara’da AVM furyasını başlatan Armada. O dönem yeni bir ofis olarak bu kadar büyük ölçekli proje yapma özgüvenini nasıl elde ettiniz, nereden ilham aldınız? Çünkü yeni ofis açmış biri için Armada çok büyük bir proje.
Bazen mimarlar öyle büyük şanslar elde eder. Armada’nın yatırımcılarından, kendisi de mimar olan Salih Bezci Bey bize güvenip verdi bu projeyi. Bu işte şansın da çok büyük bir etkisi var. Salih Bey ile Armada Projesi ile başlayan, 15 yıldır devam eden bir dostluğumuz var. Panora’da da Salih Bey’in desteği var ve kendisi pek çok projede de beni referans göstermiştir. Ankara’daki bir diğer önemli yatırımcılardan Namık Tanık da aynı şekilde… Mimar cesaretinde okulun etkisi de çok büyük. Okulda bize verilen eğitim sadece bir mimari yapı tasarımının çok ötesinde, büyük bir organizasyonu gerçekleştirebilecek bir meslek altyapısıydı. Almanya ve öğrencilerimle yaptığım diğer seyahatlerim cesaret kazanmamızı mutlaka sağlamıştır. 

Armada yaya sokağı

Ankara da AVM cenneti haline geldi. Çoğunda da sizin imzanız var. Bu kadar çok AVM olmasından bir rahatsızlık duyuyor musunuz?
Evet, rahatsızlık duyuyorum açıkçası ve Ankara’da yaşayan bir insan olarak aynı zamanda da üzülüyorum. Bence bu, bir yokluğun göstergesi. Sosyal ve kültürel anlamda ihtiyaçlarını karşılamak için insanların AVM’lere gitmek zorunda kaldığının, kentte güzel bir mekân, sokak, meydan veya park olmadığının göstergesi. Ankara eski yıllara göre daha yeşil bir kent ama ne yazık ki sosyal ve kültürel bir ortam yok. Kamusal mekânlar yetersiz. Alışveriş merkezleri bunların yerini dolduruyor. Biz mesela Eskişehir yolu üzerindeki Tepe Prime’ı bir yaşam mekânı olarak tasarladık. O bölgede böyle bir şeye ihtiyaç vardı. İçinde sokaklar ve meydanlar var. Armada’da da güzel bir sokak oluşturduk, bu sokak bir kamusal mekâna dönüştü, metrodan çıkan insanlar yürüyerek ulaşabiliyor. Burada konserler, sosyal aktiviteler yapılıyor. Biz de mimarlar olarak bu tür projelerle insanları AVM’den sosyalleşebilecekleri mekânlara yönlendirmeye çalışıyoruz. Beni son zamanlarda en çok endişelendiren ise kentin eski merkezleri; örneğin Ankara’daki Ulus ve Kızılay gibi yerler. Ben bu bölgelerin gidişatını iyi görmüyorum ama bu bölgeler kentin kalbi ve burada yaşanan problemler ileride daha büyük sıkıntılara neden olacak gibi duruyor. 

Üst/alt geçitleri, giriş kapıları, çılgın projeler... Ankara’nın kent kimliği çok eleştiriliyor. Siz kentsel tasarım olarak Ankara’yı nasıl buluyorsunuz? Ankara başkent olmasıyla beraber planlı bir yapılaşma yaşamış. Türk ve yabancı mimarların o dönem yaptığı pek çok yapı var ve onlar halen önemli başyapıtlar olarak duruyor. Fakat nüfus arttıkça şehir kontrolden çıkmaya başlıyor. Bu önlenebilirdi ama şu an önlenemiyor. Bu sadece Ankara’nın sorunu da değil, pek çok kentin sorunu bence. 

Mimari stilden çok yapının çevresine uyumunu önemsiyorsunuz. Ama AVM’ler olsun, büyük konut projeleri olsun, bunlar genelde boş arazilere yapılan ve sonradan çevresi dolan, dönüşen yapılar. Böyle yapıları tasarlarken konseptine nasıl karar veriyorsunuz?
Çok güzel bir soru sordunuz. Tepe İnşaat ve Mesa İnşaat’ın Ankara’da 880 konutluk yeni bir projesi var, Ankara’nın yeni bölgelerinden Yaşamkent’te yer alıyor. 70.000 metrekare bir arazi. Henüz lansmanı yapılmadı bu projenin. Ofisimizde bir workshop yaptık ve neye özlem duyuyoruz, nasıl bir yerde yaşamayı hayal ediyoruz diye düşündük ve ‘mahalle’ kavramını ortaya çıkardık. Mahalle, mahalle bakkalı, bir meydan, etrafından dağılan sokaklar ve yapılar fikri ortaya çıktı. Evlerin içinde de önemli olan şeyin ailenin bir araya gelmesi diye düşündük ve eski evlere, sofalı evlere gittik. Bomboş bir arazide ev ve evlerin içine sofa kurmaya çalıştığımız bir yarışmada birinci olduk. Bu yarışma ile önemli bir deneyim kazandık. 

Mimaride yerellik konusunda ne düşünüyorsunuz, sizce olması gereken bir şey mi? Dünya üzerinde her bir yer özeldir, aynı yerden bir tane daha yoktur. Her yerin kendi referansları vardır. Biz de mimarlar olarak buna çok dikkat ediyoruz. Tasarıma başlamadan önce yer ile ilgili şeylerin üzerinde fazlasıyla duruyoruz. Yer tabii ki yalın bir şey değil, kültürle de bağlantılı. Sokakta yürüyen insanın inanışı, yemek yiyişi farklı, bunları da düşünerek işe başlamak lazım. Biz bu evrensel referansları takip ediyoruz. Bizim yerden ve yerelden anladığımız bu, yani olaya figüratif bir açıdan bakmıyoruz. Etraftaki binaların size söyledikleri ve orada yaşayan insanların kültürleri vardır, mimar bunların hepsini kendi süzgecinden geçirmelidir. Bu yalnızca bir makine değil, ruhu da olan bir şey. Mimar yaptığı işe kendi yorumunu da katmalı. Böyle olursa; özgün ve o yere mahsus şeyler yansıtabileceğimizi düşünüyorum. 

Kitapta yer alan Yaşamkent Camii, alışkın olduğumuz camilerden hayli farklı. Betanorme, cam... Biraz soyut bir tarafı var. Böyle bir cami tasarlamaya nasıl karar verdiniz? Dışarıdan öyle görünüyor ama geleneksel bir iç kurgusu var; çünkü insanların benimsemesi her şeyden önemli. Reddettikleri takdirde iletişim kopuklukları yaşanıyor. O yüzden uzlaşmanın önemine inanıyoruz. Bu camide, klasik cami şemasına modern bir yorum kattık. Duvarların uçları hep açık, aydınlık ve şeffaf. İçeriden dış mekân görülebiliyor. Cam ağırlıklı bir yapı. Hat sanatımızda küfi yazı stili vardır, o formu brüt betonla burada kullandık. Geçmişle gelecek arasında özgün bir bağ kurmaya çalıştık ve farklı bir cami yorumu oldu, klişe olmadı. İki uluslararası yarışmada da finalist oldu. 

Tepe Prime

A Tasarım Mimarlık kitabı için teklif ünlü mimarların monografilerini yayımlayan Images Publishing’den mi geldi? Mimarlık ofislerinin hepsi çalışmalarının bir kitapta toplanmasını ister zaten. Bizim bu fikrimiz de 5 yıl öncesine gidiyor ve uzun süredir üstünde çalışıyoruz. İki yıl önce Singapur’da yapılan Dünya Mimarlık Festivali’nde (WAF) bir karşılaşmamız oldu Images Publishing’le. Mimarlar tarafından iyi bilinen bir yayınevidir, bizim çalışmalarımıza ilgi gösterdiler. Kitap haline getirmek istediler. 1.5-2 yıl onlarla ortak bir çalışma yaptık. Orada çıkan ilk Türk mimarlık ofisi biziz. Tüm dünyaya kitabın dağıtımını yapıyorlar. Çok önemli ofislerle çalışıyorlar. Uluslararası dağıtımı olmasını bizim için ve ülkemiz için çok önemli buluyoruz. Kitap Amazon’da da satışta. Ayrıca kitabı standart bir monografi olarak ele almadık, pek çok insanın fotoğrafını koyduk. Mimarlık serüveni içinde önemli kişilere yer verdik. Kitabın sonunda, takımdaki arkadaşlara ve projede birlikte olduğumuz danışman ve mühendislere yer verdik. Kitabın önünde ise yıllardan beri bizi tanıyan üç değerli ismin, Prof. Süha Özkan, Erkut Şahinbaş ve Prof. Celal Abdi Güzer’in yazıları var. Ekibimizden Süreyya Atalay, Funda Mehter, İlgiz Öztürk bu kitabın yapımında bize çok vakit ayırdılar. 

Ofisinizde kaç kişi çalışıyor?
35 kişi çalışıyor. Üçü Ankara’da, biri İstanbul’da olmak üzere dört çalışma grubumuz var. Türkiye için kalabalık bir grup sayılırız. Kalabalık olmak zor olsa da yaptığımız projeler bunu gerektiriyor.