'Devlerin aşkı' böyle mi olur?

'Devlerin aşkı' böyle mi olur?
'Devlerin aşkı' böyle mi olur?
Devasa yaratıklara karşı çözümü devasa robotlarda bulan insanoğlunun mücadelesini anlatan 'Pasifik Savaşı', pahalı yaz aksiyonlarının taze bir örneği. Ama film büyük usta Guillermo del Toro adına vasat çalışma olmuş.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Guillermo del Toro niye el üstünde tutulur? Ben kendi adıma savunmamı şöyle vereyim: İlk olarak ‘The Devil’s Backbone’da emarelerini gösterdiği yaklaşımı ‘Pan’ın Labirenti’nde taçlandırdığı ve bir başyapıta imza attığı için…

Peki, nedir bu yaklaşım? Fanteziyle siyasi arka planı enfes sinemayla buluşturmak... Meksikalı yönetmen bu iki filmde öykülerini İspanya İç Savaşı’nda kurar ve sinemanın genellikle pek de başaramadığı ‘politik fantezi’nin şahikasını ortaya çıkarır. Del Toro aslına bakarsanız ‘muhteşemlik’ çizgisinde seyreden bu iki filmi dışında da diğer yapıtları ‘Mimic’, ‘Blade II’ ve ‘Hellboy’ serisinde de yine belli bir çizgiyi yakalar, standartlarının altına düşmez. Hal böyle olunca insan ‘Pasifik Savaşı’na (Pacific Rim) yollanırken de “Vardır bir kerameti” hissiyatıyla hareket ediyor. Lakin ön gösterimden sonra aynı duygulara sahip olamıyorsunuz, bunu kendi adıma rahatlıkla söyleyebilirim; aksiyon filmi olarak standartlar tutturulmuş, türün çıtası yere düşmüyor amma velakin olaya bir ‘Guillermo del Toro filmi’ mantığıyla baktığınızda yönetmenin en vasat işi olmuş…

Orantılı müdahale! 

Gelelim öyküye: Pasifik’te bir yarıktan geçerek dünya yüzeyine çıkan ve ortalığı cehenneme çeviren dev yaratıklara -ki onlara ‘Kaiju’ deniyor- karşı mücadele çok zordur. İnsanlık bu konuda çözümü, benzer devasa oranlara sahip robotlarda - onlara da Almancadan mülhem ‘Avcı’ anlamına gelen ‘Jaeger’ deniyor- bulur. Bu robotların içine giren iki pilot ise omurgalarından kurulan bağlantıyla devasa aygıtlara bir tür hayat verir. Pilotlar, konumlarına göre robotların sağ ve sol taraftarlarına yön verip (yaşı yetenlerin bileceği somut bir örnek üzerinden konuşursak), bir anlamda ‘Voltran’ı oluştururlar. Bir Kaiju’ya karşı mücadele esnasında ‘co-pilot’u olan kardeşini kaybedip ‘Jaeger’ların da itibarını sarstığı iddia edilen ve mesleği bırakıp inşaat işçiliğine yönelen Raleigh Becket, sistemin başında bulunan General Stacker Pentecost tarafından yeniden göreve çağrılır. Generalin planı, bir ‘deplasman zaferi’yle bu işi sonlandırmaktır. Kaiju’ların çıktığı geçitten içeri girilip burada atılacak bir bombayla meseleye ‘radikal’ bir çözüm bulunulacaktır. Becket’ın yardımcı pilotluğunu ise generalin ‘manevi kızı’ konumundaki Mako Mori yapacaktır. Hikâye, sonrasında bu işin üstesinden nasıl gelinebileceğine odaklanır…

Görüldüğü gibi ‘Pasifik Savaşı’, basit bir bilgisayar oyunu mantığında gelişiyor. İyiler, kendi geliştirdikleri ‘devasa robotlar’la haklarında yüzeysel bilgilere sahip olunan koca koca yaratıklara, yani kötülere karşı savaş veriyor. Bu tür filmleri kuşkusuz ilginç ve etkileyici kılan, içlerine katılan felsefi, sosyolojik, siyasi ya da psikolojik soslardır. Mesela ‘Alien’ serisini unutulmaz kılan, başta Ridley Scott’ın attığı adımdır. Sonraki aşamalarda James Cameron olmasa da David Fincher ve Jean-Pierre Jeunet, Scott’ın ilkelerini ve bakışını ayakta tutmayı başaran hamlelere soyunmuştur. Aslına bakarsanız bu konuda Del Toro’ya gösterilecek bir örnek yok, çünkü yazının başında da vurguladığım gibi kendisi türe yeni bir soluk ve derin bir bakış açısı getiren ‘Pan’ın Labirenti’nin yönetmenidir. Meksikalı büyük usta, aslında ‘Pasifik Savaşı’ öncesi ‘Hobbit’i çekmek için kolları sıvamıştı ama yapımcı konumundaki Peter Jackson’la fikir ayrılıkları yaşadılar ve projeyi terk etti (Hatırlayacaksınız, filmi de Jackson kendi çekti). Ve fakat anlaşılan bu ayrılık ne Jackson’a ne de Del Toro’ya yaramış, bence ‘Hobbit’ vasattı, nitekim ‘Pasifik Savaşı’ da benzer şekilde ‘vasati sular’da yüzen bir çalışma olmuş.



Post-modernist çorba

Ama şunun da altını çizmek lazım: Bu tür projelerde sadece aksiyon, etkileyici görsellik, özel efekt şovları (üstelik film 3D ve Imax teknoloisiyle çekilmiş) arayanlar için ‘Pasifik Savaşı’, uygun bir ‘Yaz eğlenceliği’. Zaten dışarıdaki eleştirilere ya da okur yorumlarına bakıldığında, bu mantıkla filmi seven çok sayıda izleyici ve sinema yazarı olduğunu görmek mümkün. Ama ben Del Toro’dan, geçmiş işlerine bakarak daha fazla şeyler beklediğim için bu son çalışması yavan geldi (senaryoyu Travis Beacham’la birlikte yazması da beklentimi yükselten bir başka sebepti).

Şu noktalara da vurgu yapmak gerekiyor sanırım: ‘Pasifik Savaşı’, dışarıdaki eleştirmenlerin de belirttiği üzere öncelikle ‘Godzilla’yla ‘Transformers’ karışımı bir yapıya sahip. Ama bu hafif ‘post-modernist çorba’ öyküsünün ilgi alanları arasına ‘Iron Man’, ‘Top Gun’, hatta ana karakterlerin sıkça daldığı rüya âlemleri dolayısıyla ‘Inception’ bile giriyor.
Ya performanslar? General Pentecost’ta Idris Elba, manevi kızı Mako’da Rinko Kikuchi gayet iyiler, öykünün esas oğlanı Raleigh Becket’ta Charlie Hunnam ‘yakışıklı çocuk’ tarifinin ötesine geçemiyor; Charlie Day ve Burn Gorman’ın canlandırdıkları sarsak ve komik bilim insanları Dr. Newton Geszler’le Gottlieb öykünün komedi unsurlarını karşılıyor. Belli bir kuşağın ‘Aslan Adam Vincent’ olarak tanıdığı Ron Pearlman - kendisi ‘Hellboy’ serisinden Del Toro’nun ‘has adamı’dır- da, karaborsacı Hannibal Chau da filmin tatlı sürprizlerinden biri olarak dikkati çekiyor.

Sonuç? Bu türden ‘pahalı’ kaçış filmlerine ve özel efekt aksiyonlarına sıcak bakıyorsanız ‘Pasifik Savaşı’ uygun bir seçenek ama Del Toro sineması için bence gereksiz bir durak olmuş…