Dâhi dediğin haylaz olur

Dâhi dediğin haylaz olur
Dâhi dediğin haylaz olur
Biri efsane şarkıcı oldu ama çocukluğu trajedilerle doluydu, diğeri dâhi bir yazar oldu ama küçükken dersleri berbattı. Ünlülerin hayat hikâyeleri haytalık ve zorluklarla dolu ama onları dâhi yapan biraz da bu...
Haber: ELİF TÜRKÖLMEZ - elifturkolmez@gmail.com / Arşivi

Okulda zayıf, evde sarsak, arkadaş ilişkilerinde pısırıktılar. Öğretmenlerinin deyimiyle onlardan hiçbir halt olmazdı, çünkü akılları beş karış havadaydı. Eskaza buralarda doğmuş olsalar ya kaportacıya, ya manava çırak verilir ya da genç yaşta evlendirilip evinin kadını yapılırlardı. Ama onlar yeteneğin, dehanın, ışığın başka türlü bir şey olduğunu ispat ettiler; John Lennon, Louis Armstrong, Agahta Christie, François Truffaut ya da Honoré de Balzac oldular.
Jean-Bernard Pouy, Anne Blanchard ve Serge Bloch adlı üç tane çok yetenekli, kafalarının hınzırca çalıştığı aşikâr Fransız tarafından hazırlanan ‘Haylazlar Kitabı-Söz Dinlemezler ve Öteki Dâhilerin Anıları’, Eray Canberk’in çevirisiyle Marsık Kitap’tan çıktı. Bologna Ragazzi ödüllü, bol illüstrasyonlu, içeriğiyle de tasarımıyla da sürprizli kitap, yayınevinin sloganıyla ‘Bir gün köşeye çekilip düş kuran herkese’ ithaf edilmiş.
Kitapta yer alan dünyaca ünlü isimlerin hikâyelerine çocukluklarından itibaren bakınca, aslında böyle şeyler yaşamaları bir bakıma iyi olmuş diye düşünüyor insan. Yoksa nasıl yazarlardı o kitapları, nasıl yaparlardı o resimleri?
Bir arkadaşım, zamane çocuklarının, aileleri onları pedagoglardan yardım alarak büyüttüğü için aşırı kontrollü yetiştiğini, doğru dürüst travma yaşayan çocuk kalmadığı için de artık iyi yazar, şair, ressam çıkmayacağından korktuğunu söylemişti. Bu kitabı okurken arkadaşım haklıymış dedim. Bir travma eşittir bir kitap, bir film, bir şarkıymış meğer...

John Lennon
Cicibaba istemedi,
teyzesi büyüttü

“Ben Beatles’lardan biriyim. Hayır, Paul değil, öteki, John. OK?” diyordu Beatles’ın, hani şu İsa’dan bile ünlü müzik grubunun solisti John Lennon. O tüm zamanların en iyi müzisyenlerinden biriydi. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, korkunç bombardımanlardan biri sırasında İngiltere ’nin Liverpool şehrinde dünyaya geldi. O yüzden, “Bombardıman müziklerin en korkuncudur” dedi. Kendilerini terk eden babasını ilk kez beş yaşındayken görmüştü. Cicibabası onu istemediği için teyzesiyle birlikte banliyöde büyüdü. Öğretmeni veli toplantılarında, ‘zamanını olmadık işlerle geçirdiğini’ söyledi. John, ders çalışmaktansa resim yapıyor, şiir okuyor, gitar çalıyor ve bütün sınavlarda başarısız oluyordu. Okuldaki dersleri çok sıkıcı bulduğu için kendini eğlendirmeye karar verdi. 17 yaşındayken Black Jack diye bir grup kurdu. Sonra bir gün St. Peter’s Kilisesi’nde Paul McCartney ile karşılaştı ve birlikte çalmaya başladılar. Daha sonra da gruba George Harrison katıldı. Tam teyzesinin yanından taşınıp anneyle arayı iyi tutmaya başlamışken, sarhoş bir sürücü annesinin ölümüne neden oldu. Büyük bir acı yaşadı ve içine kapandı. Ta ki, 1960 yılına, bir ‘Beatle’ olana kadar...

François Truffaut
Sıfır artı sıfır eşittir
Truffaut kafası

Fransız Yeni Dalga sinemasının en ünlü yönetmenlerinden François Truffaut’yu annesi henüz 20 yaşındayken doğrurup bir sütannenin kucağına atıyor. Kendisi bir sinema ve aşk tutkunu olduğu için gezmede, tozmada. Babanın kim olduğu belli değil, annesinin ailesi sıkı Katolik, çocuğu kabullenmiyor. François acayip içe kapanık bir çocuk olarak büyüyor. Daha çok küçücükken bile Paris sokaklarını tek başına dolanıyor, kafasına estiği gibi yaşıyor. Güzel bir kadın olan annesine hayran ama karşılık bulamıyor. Ergenlikte hırçınlaştıkça hırçınlaşıyor. Okul hayatı berbat, girdiği her okuldan terbiyesizliği ve itaatsizliği yüzünden atılıyor. En iyi arkadaşı Robert ile okuldan kaçıp kaçıp sinemaya gidiyor. Ünlü bir yönetmen olduğunda şöyle diyor: “Ben ilk 200 filmimi okuldan kaçarak gizlice ya da sinemaya girmek için beleşçilik yaparak seyrettim. Bu büyük zevkin karşılığını karnında şiddetli ağrılarla, burulmuş mideyle, yürekte korkuyla, filmin sağladığı heyecanları artırabilmekten başka bir işe yaramayan bir suçluluk duygusuyla ödüyordum...”

Agatha Christie
Polisiyenin kraliçesi
yalan mı söylüyor?

İngiliz yazar Agatha Christie çocukluğunda çok sakindi. Babası yarı İngiliz yarı Amerikalı bir ‘hazır yiyici’, annesiyse kızların okula gitmesine karşı olan despot bir kadındı. Christie eğitimini evde aldı, içine kapanık yetişti, ürkek ve utangaçtı. En iyi dostu köpeğiydi. Sonradan yaşam öyküsünde, yazı yazabilme başarısını mutlu bir aileye sahip olmasına bağladı. Ama insan merak ediyor; bütün o cinayetlerle dolu öyküler nereden geliyor?

Honoré de Balzac
O trajediler nasıl
çıktı sanıyorsunuz?

Fransız yazar Honoré de Balzac, çok sıkı disipline sahip bir yatılı okulda büyüyor. ‘Kişiliğe zarar verir’ diye ziyaretçi bile yasak. Anne-babasını uzun süre göremiyor. Onlara mektup yazması bile yasak. Oysa o yazmak istiyor, sadece yazmak... Uzun uzun anlatmaktan, ayrıntılara
inmekten hoşlanıyor. Okumayı da çok seviyor, gece yarısı kütüphaneye girmek yasak olduğu halde o giriyor. Bu yüzden defalarca kez cezalandırılıyor. En sonunda okul müdürü, babasına bir mektup gönderiyor: “Bundan hayır gelmez; ne dersi biliyor, ne ödev yapıyor.
Verilen bir işle uğraşmaya karşı öyle bir tiksinti var ki, ne yapsanız boşuna...” Balzac okuldan alınıyor ama sonra dünyanın en büyük romancılarından biri oluyor; ‘Goriot Baba’yı, ‘İnsanlık Komedisi’ni yazıyor.


    ETİKETLER:

    İngiltere