Diana Canetti, aşkın peşinde bir yaşam

Diana Canetti, aşkın peşinde bir yaşam
Diana Canetti, aşkın peşinde bir yaşam
"Çok kültürlü, çok dilli yazar Diana Canetti'yi kaybettik. Diana'nın yaşamı, bıkmadan izini sürdüğü "büyük aşkların" peşinde geçmişti" NECMİ SÖNMEZ yazdı.

NECMİ SÖNMEZ

1943 yılında İstanbul ’da doğan Diana Canetti, 22 Temmuz 2014’te Düs-seldorf’ta hayata gözlerini yumdu. Sefarad babası, kökleri eski Bizans ailelerine uzanan Rum annesi, Diana Canetti’ye hem hayatı boyunca yaşadığı “çokdilliği”, hem de farklı kültürler arasında yaşam
tecrübesini kazandırmıştı. Taksim İlkokulu’nda Türkçe okuyan Diana, Notre-Dame de Sion’da Fransızca eğitim aldı. 1960’da İstanbul Üniversi-tesi İngiliz Filolojisi’nde başladığı yüksek eğitiminin yanı sıra özel tiyatro okullarında oyunculuk eğitimi aldı. Bu yıllarda kaleme aldığı kısa öykülerini Yeni İnsan dergisinde yayınlamaya başlayan Diana, o dönemin genç yazarları ve tiyatrocularıyla yakın ilişki içindeydi.

1969’de Salzburg’taki bir dil okulundan Almanca öğrenme bursu kazanan Diana, kısa sürede öğrendiği beşinci dille, Viyana’daki ünlü Max Reinhard-Seminar sınavlarını kazanıp, bu kente taşındı. Bir çırpıda Viyana sanat çevrelerinde ismini duyuran Diana, 1972 yılında “Eine Art von Ver-rücktheit. Tagebuch einer Jugend / Çılgınlar. Bir Gençliğin Güncesi“ isimli otobiyografik kitabını Almanca olarak yayınlamayı başardı. 1975’te “Das Gesellschaftskritische Theater in der Türkei / Türkiye ’de Toplumsal Gerçekçi Tiyatro“ isimli doktora tezini Viyana Üniversitesi’nde veren Diana, bu kentte kurduğu diyalogların tam karşılığını alacağı bir dönemde, ünlü DAAD bursunu kazanarak 1976-1977 arasında Berlin’de bulundu.

ALMANCA'DA İLGİ GÖREN BİR YAZAR

Orta Avrupa ’nın en ilginç kentlerinden biri olmasına rağmen Viyana, sa-natsal açıdan ancak Alman kültürünün “sevimli“ taşrası sayılabilir. Viyana elbette Diana gibi kozmopolit bir yaratıcının kesin yerleşeceği bir yer olamazdı. Ama 1975’lerin perspektifinden bakıldığında bu kentten ayrılmaması gerekiyordu. Çünkü Frau Dr. Diana Canetti olarak, tiyatro ve yazın alnında edindiği konum ona çalışması için ihtiyacı olan güvenli yaratı ortamını verebilirdi. Ancak Diana kelimenin gerçek anlamıyla “aşkın“ peşinde ilerleyen, aşkı tüm bedensel, ruhsal açılımlarıyla tecrübe eden bir kimliğe sahipti. Aşklarının peşinde koşmaktan çekinmediği için, 1974’de Cercle d’Orient / Serkl Doryan isimli İstanbul’daki ünlü oyun kulübünü, kendi ailesinin biyografik detaylarıyla işlediği ikinci kitabının karşılığını almadan, Berlin üzerinden, 1979’da Düsseldorf’a taşındı. İkişer yıl arayla yayınladığı kitapları, Diana’yı, anadili olmamasına rağmen Almanca yazan yazarlar arasında ayrıcalıklı bir konuma getirmişti. Çünkü yazış biçimiyle Türkçenin çekim gücündeki “yazın dili“, Almanca için belli bir kazanım, daha önce bilinmeyen tınıların formlandırılması anlamına ge-liyordu. Bunun temellendirilmesi için gereken düzenli, sistematik çalışma ortamına girmek Diana’nın karakterine uygun değildi. O, son derece iyi konuştuğu dillerde, bir eşikten ötekine zorlanmadan geçerken, bir çalışma masasının değil, aşkın çekim gücünde olmayı tercih ediyordu.

1980’lerde Düsseldorf, şimdi olduğu gibi, çokkültürlü bir sanat ortamına sahip değildi. Üçüncü evliliğini yaptığı bir tiyatro yönetmeniyle bu kente yerleşen Diana, serbest yazar olarak radyo kanallarında ve çeşitli gazetelerde, dergilerde çalışmasına rağmen, Viyana’da yayınladığı kitaplarının devamını getiremedi. 1988’de Ghana’ya yaptığı yolculukla Af-rika’ya, oradan Almanca öğretmeni olarak Yunanistan’a sonra tekrar Düsseldorf’a gelen Diana’nın yaşamı, bıkmadan izini sürdüğü “büyük aşkların“ peşinde geçti. Uzun vadeli olmayan bu aşklar, onun sürekli yolculuklarının amacıydı. Belli bir noktadan sonra da sadece yolculuklarını yapabilmek için yaşadı. 1996’da yirmi yıldan beri izini kaybettiği kardeşi bulmak için çıktığı Brezilya yolculuğu, Onun en etkileyici maceraları arasındadır.

PARİS'TE GEL KEYFİM GEL GÜNLERİMİZ

Diana’yı 1994’te Gazetecilik Sendikası’nın verdiği seminerlerin birinde tanıdım. Çok kültürlülük üzerine yaptığı konuşmayla hepimizi etkilemişti. Bir süre aynı şehirde yaşadığımız için diyaloğumuz gelişmişti. Hatta daha sonra kitaplaştırmayı planladığımız uzun bir nehir söyleşisine de başlamıştık. Bazen on saate yakın konuştuğumuz olurdu. Ancak onun son düzenli ilişkisini sonlandırıp Paris’e yerleşmesinden sonra eskisi gibi görüşemiyorduk. Ben “çalışma hakkı“ alabilmek için adeta kök sÖküyordum. 2002’de çok güzel bir Nisan günü Paris’te buluştuk. Her zaman olduğu gibi, Rue Mouffetrad‘daki küçük dükkanlardan piknik nevalemizi aldık. Pont des Arts’a gidip bu güzel kente karşı, “gel keyfim gel“, sohbete daldık. Paris’te sokakta yürürken, yeni aşkının kollarında ölmek istediğini söylüyordu. Bu samimiyeti onun gerçek dünyaya, sorunlarına karşı kullandığı bir kalkandı.

2005 sonunda Paris’ten Düsseldorf’a geri dönen Diana, Fransızca kaleme aldığı biyografik romanın basılamamasının acısını taşıyordu. Giderek bozu-lan sağlığı nedeniyle kendi evinde yalnız yaşayamayacak duruma geldiğinde bir bakımevine yerleşmek zorunda kaldı. Bir tarafına inen felçle son üç yıl boyunca zorlu yaşam mücadelesi veren Diana diller, ülkeler, kültürler arasında sürdürdüğü kozmopolit hayatını Düsseldorf’un Kuzey Mezarlığı’nda, güzel bir meşe ağacının altında sonlandırdı.