Dibe doğru, istikrarla...

Bazı oyuncuların her yeni filmi, tuhaf, ya da tuhaf değil de, açıkça buruk hisleri beraberinde getiriyor.

Bazı oyuncuların her yeni filmi, tuhaf, ya da tuhaf değil de, açıkça buruk hisleri beraberinde getiriyor. Just Visiting / Çılgın Konuklar'da Jean Reno ve Christian Clavier'ye acayip bir teknikle zaman yolculuğu yaptıran büyücü de öyle. 70'lerin İngiliz sinemasının en çarpıcı başkaldırı figürlerinden biri, alelade bir komedinin küçük rollerinden birine, 'ak sakallı dede'ye tamah ediyor. Üstelik filme prestij getiren sürpriz konuk olarak da değil; doğal pozisyonuyla, başka bir deyişle vasat filmlerin yan karakter oyuncusu olarak. Sinemada canlandırdığı en bilinen karakterle Otomatik Portakal'ın Alex'i, yani Malcolm McDowell, Çılgın Konuklar'ın, hala aktif olduğu halde aslen ununu eleyip eleğini asmış bulunan tek oyuncusu belki de. Muhteşem bir gençlik baharı yaşamıştı. Bir ikincisini görmesi ise uzak olasılık. Diğerleri yerine sayfamızda onun yer işgal ediyor olmasına sebep olarak, ancak daha ilginç bir kariyeri olması gösterilebilir; belki de işbilmezliği... Henry Fool adlı grup, McDowell'ın kariyer seçimleri üzerine The Mellow Moods of Malcolm McDowell diye bir şarkı yazmış. Şarkıyı dinlemeden de, içeriğini kestirmek mümkün. Bir dönem, Joseph Losey'den Stanley Kubrick'e, Richard Lester'a kadar en heyecan verici yönetmenlerle çalışırken, video oyunlarına kadar düştüğüne göre, tamamen yanlış adımlar atmış ya da berbat menejerler seçmiş olsa gerek.
Kahve satmak gibi işlerden sıkılınca, oyunculuğun en kolay meslek olduğunu sanıp ders almaya başlamış McDowell. Okuduğu okulları, hiçbirimizin görmediği tiyatro oyunlarını (izleyen varsa beri gelsin) geçelim. McDowell'ın ilk sinema filmi, yönetmen Ken Loach'un da ilk filmi olan Poor Cow(mış). Filmin montajcısı ve Loach dışında, McDowell'ın sahnelerini gören olmadığı için 'mış'lı kategoride bir bilgi. Çünkü McDowell Poor Cow'ın son kurguda silinen sahnelerinde yer alıyor. Silinmek moral bozukluğu yaratmıştır ama, çabuk atlatmıştır. Aynı sene çektiği Lindsay Anderson klasiği If... var çünkü. Varsın, sonradan kof kötü adam portreleriyle karşımıza çıkmış olsun; Anderson'ın üçlemesi If..., O Lucky Man ve Britannia Hospital, McDowell'ı belleklerden silinmekten inatla alıkoyuyor. Eğitim sisteminden, genel anlamda İngiliz ahlakına, oradan modern yaşamın absürd ve trajik yanlarına, eşsiz bir kara mizahla saldıran bu üçleme boyunca McDowell hep aynı ismi taşıyan karakterleri canlandırdı: Mick Travis. Amerika'nın, bunalımı, romantik bir melankoli şeklinde tezahür eden asi ikonlarına nazaran, McDowell yemesi yutması çok daha zor bir tipi temsil ediyordu. Aslına bakılırsa, onu zirveye taşıyan da, bir oyuncu olarak tip skalasını kısıtlayan da aynı filmler oldu. McDowell grotesk olma pahasına, kendine özgü çok kışkırtıcı bir mizahı perdeye yansıtmıştı. İnsanoğlunun en zavallı ve en güçlü yönlerinin, bilhassa da uç raddede bir edepsizliğin haritası olabilen garip yüz yapısıyla, otuz sene önce İngilizler'in geleceği parlak çocuğuydu. If... sonrasında verdiği söyleşilerden de anlaşıldığı üzere, zamanında şiddetli bir fırtına estirmişti. Ne var ki bu fırtına, onu alemin psikopatı olmaya zorladı. Giderek hep bu tanıma uyan rol teklifleri aldı.
Caligula'nın laneti
Kariyerinin başında, bir yılda öyle üç-dört filmde oynamayı kaldırmasına imkan olmadığından bahsederken, 80'lerin ortalarına
doğru, ekmek derdiyle ciddi bir 'kötü adam' seri üretimine teslim oldu. Muhtemelen McDowell'ın batışını hızlandıran film, sonradan çektiğine bin pişman olduğu Caligula'ydı. Caligula, beklendiği gibi erotik, vahşi bir 'yüksek sanat' eseri yerine, 'en pahalı porno' muamelesi gördü. Dibe yönelmiş bu kariyer öyküsü boyunca, Yıldız Savaşları'nın Luke Skywalker'ı Mark Hamill'le garip bir kader yoldaşlığı oluşturdular sanki. Sinema tarihine kazınan filmlerin ardından, video oyunu Wing Commander'da buluştular. McDowell iki sene önce, Acid House / Asit Evi'nin yönetmeni Paul McGuigan'ın imza attığı Gangster No.1'la 'muhteşem dönüş'ünü gerçekleştirmeyi umdu, ama maalesef yine yanlış ata oynamıştı.
Gangster No.1 yüzünden geri çevirdiği Sexy Beast'in, geçen yılın en parlak İngiliz yapımlarından biri olacağını nereden bilebilirdi ki?
Ömre bedel filmler
Şimdilerde, proje aşamasındaki birkaç Hollywood yapımında adı geçiyor yine. Ama başka bir proje daha var ki, gerçeğe dönüşmese de söylentisi bile cezbedici. Söylenti malzemesi proje, Going Mad in Hollywood and Life with Lindsay Anderson. McDowell'ın Anderson'ı, Paul Bettany'nin (Şövalye) de McDowell'ı oynaması planlanıyor,
hatta Micheal Winterbottom'ın da filmi yönetmekle ilgilendiği söyleniyor. Aslına bakılırsa, sinema bundan sonrasında McDowell'a ne getirirse getirsin, onunki kaybedilmiş bir serüven sayılmaz. Ne kadar hızlı biçimde döküntü film yaparsa yapsın, 20'li yaşlarda oynadığı filmlerin izlerini silmeye ömrü zor yeter.