Dickens'ın asıl meselesi tutkuydu

Dickens'ın asıl meselesi tutkuydu
Dickens'ın asıl meselesi tutkuydu

Mike Newell'ın son filmi 'Büyük Umutlar' bugün vizyona girdi.

'Dört Nikâh Bir Cenaze', 'Harry Potter', 'Pers Prensi' gibi filmlerle tanınan Mike Newell, bu hafta Dickens uyarlaması 'Büyük Umutlar'la karşımızda. Ünlü yönetmeni İstanbul Film Festivali'nde yakaladık!
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Hitchcock’un ‘North by Northwest’iyle Harry Potter arasında ilişki kurulabilir mi? Ya da 90’lar sinemasında Britanya patlamasının müsebbiplerinden ‘Dört Nikâh Bir Cenaze’de Hugh Grant’in hezeyanlarının tek sebebi aşk mı? Uzun kariyeri boyunca daldan dala atlayan Britanyalı yönetmen Mike Newell’la konuşunca sohbet de böyle daldan dala gelişiyor. Yönetmenin, ne kadar farklı olursa olsun neredeyse el attığı her türün hakkını verdiği ise bugün gösterime giren, ‘sadık ama tutkulu’ ‘Büyük Umutlar’ uyarlamasından da belli. Geçen günlerde İstanbul Film Festivali’ne gelen Newell’la buluştuk, Dickens’tan ‘Harry Potter’a kadar geldik.
Daha önce de defalarca sinemaya uyarlanan ‘Büyük Umutlar’ı tekrar ziyaret etmenizin sebebi ne?
Dickens’ın her zaman büyük bir hayranıydım. Özellikle de bu kitabının... İngiltere’de Dickens romanlarının televizyona uyarlanması âdettendir. Ben de küçükken birçoğunu seyretmiştim. Hikayeyi de çok severim. Sonrasında bu filmin senaryosunu okuduktan sonra romanı da tekrar okudum. Ve diğer çoğu uyarlamanın oldukça serinkanlı, tutkusuz, çok İngiliz olduklarını fark ettim. En sevdiğim versiyon, Alfonso’nunkiydi (Cuaron). Çok çılgıncaydı. Alfonso’yu da Harry Potter’dan dolayı tanıyorum. Arayıp ‘Büyük Umutlar’ı sorduğumda ne kadar kötü bir deneyim olduğundan bahsetmeye başladı. Bence ise muhteşem bir işti. Hatta ondan birkaç fikir bile çaldım. Ona da söylemiştim çalacağım diye. Onun adaptasyonu çok tutkuluydu, karakterlerin ne kadar kanlı canlı olduğunu görebiliyordunuz. Dickens’ın asıl yazdığı da buydu bence.
Sizce diğer uyarlamalar niye bu kadar tutkusuz?
Tabii ki bu biraz da İngiliz olmamızla, ulusal karakterimizle alakalı. Bir diğeri de ilk adaptasyon, David Lean tarafından yapılmıştı. İkinci de olabilir, tam hatırlamıyorum. Lean, müthiş bir kurgucuydu. Zaten sinemaya da kurgucu olarak başladı. Ama senaryoda o kadar da başarılı değildi. O filmde Stella’yı oynayan oyuncuyla bir röportajı seyrettim, ki bence berbat bir performanstır, “Bu filmden hiç memnun değilim çünkü Lean, benim karakterle ilgili herhangi bir şey hissetmeme izin vermiyordu” diyordu. Tabii eğer Stella’yı oynayan bir şey hissetmezse, drama da ortaya çıkamaz. Çünkü asıl drama dışı sopsoğuk olan bu karakterin içinde kopan fırtınalara bağlı. Bence İngilizler, David Lean’in bu uyarlamasına her zaman çok değer verdi.
‘Büyük Umutlar’ın temelindeki sınıf çatışmasının günümüzle nasıl bir alakası var?
Beğenin ya da beğenmeyin, sınıf çatışması zaman ötesidir. İngiltere sınıf demektir. Eğer İngilizseniz, üç kelimede sınıf sisteminde nereden geldiğinizi anlarım. Aksan, davranış… Bilirsiniz işte. İstanbul Film Festivali’ndeki gösterimin ardından soru-cevaba katılan İngiliz bir seyirci vardı. Filme çok kızmıştı. “O centilmenler kulübünde niye o kadar zaman harcadınız ki?” diye sordu. Ben de “Sınıf yüzünden” dedim. Pip aşk, para, sınıfa dair büyük yanılgılar içinde. İş işten geçene kadar da anlamıyor neyin ne olduğunu. Ben de seyirciye o dönemki sınıf ayrımının çok şiddetli olduğunu göstermeye çalıştım ki Pip’in temel meselelerinden biri de bu.
Filmde üst sınıfın gittiği Centilmenler Kulübü üyeleri oldukça vahşi. O dönemdeki üst sınıf resminden beklenmeyecek bir manzara bu…
Roman, buhar devriminden, demiryollarının kurulmasından önceki 1830 – 1835 yıllarında geçiyor. Centilmenler Kulübü’ndeki gençlerin büyük bir bölümü, gençliklerini birkaç sene önce 1815’te yaşasalardı ölmüş, o testosteron da Waterloo topraklarına gömülmüş olurdu. 1815’ten Avrupa’ya barış geldi. Ve bu genç erkekler de enerjilerini, agresyonlarını o inanılmaz saç kesimlerine, abartılı kostümlere, korkunç davranışlara kanalize etmeye başladılar.
Filmografinizde geniş bir yelpaze söz konusu. İlk filmlerinizden biri korku filmi ‘Diriliş’ti, romantik komediler çektiniz, ‘Büyük Umutlar’dan bir önceki filminiz de bir video oyunu uyarlaması olan ‘Pers Prensi: Zamanın Kumları’ydı. Nedir size bir hikayede ilgi çekici gelen?
Her zaman bir hikâyede içinden başka bir dünya çıkartma olanağı vardır. Mesela o korku filmi -bu arada berbat bir filmdir– tamamen hikâye odaklı bir filmdi. Mısırlı bir firavunun mezarını arayan arkeoloğun hikâyesine odaklanıyordu. Arkeolog mezarı bulduktan sonra o dünyanın içine girer, gerçek dünyada yaşamayı keser. Bir de yaptığım her hikâyede, ‘Diriliş’te Charlton Heston, ‘Harry Potter’daki Daniel Raddcliffe, ‘Dört Nikâh Bir Cenaze’deki Hugh Grant veya ‘Donnie Brasco’daki Johnny Depp gibi ‘iyi’ karakterleri başa çıkılamaz meselelerle uğraştırmayı seviyorum. ‘Donnie Brasco’da Johnny, Al Pacino’ya adeta âşık olur ama işi gereği ona ihanet etmesi gerekir. Harry Potter, peşindeki şeytanla mücadele eder ama o şeytanın niye onu takip ettiğini bilmez.
‘Harry Potter’dan bahsetmişken, siz seriye atanan ilk İngiliz yönetmendiniz. Bu, sorumluluğu arttırmış mıydı?
Evet, konuyla ilgili bir geçmişim vardı. Kitapları daha önceden okumuştum. Seride dördüncü halka bana önerildiğinde kendimi sorumlu hissetmiştim. Aklımdaki fikir, ‘Akbabanın Üç Günü’, ‘North by Northwest’ gibi paranoyak bir gerilim yapmaktı. Cary Grant, ‘North by Nothwest’te uçakların, insanların onu neden kovaladığını bilmemesini hatırlatan bir şey var Harry Potter’ın dördüncü hikâyesinde de. Voldemort’un onu neden kovaladığını bilmez.
Tabii İngiliz olduğunuz için hikâyenin o yönlerine de en vâkıf yönetmendiniz.
İngilizlik zaten orada duruyordu. J.K. Rowling çok iyi, zeki bir yazar. İngiliz okul hikâyelerine çok vakıftı. İngiliz edebiyatında iki yüz yılı aşkın bir okul hikâyeleri geleneği vardır. Bu hikâyelerin hepsi de birbirinden çalar. Dolayısıyla nasıl bir gelenek olduğunu biliyorduk. Ben de o geleneği uygulayıp yeni bir şeyler de eklemek istedim.
‘Dört Nikah Bir Cenaze’nin bu kadar sansasyonel olacağını tahmin ediyor muydunuz?
Tamamen planlananın dışında bir gelişmeydi. Hiç böyle bir beklentimiz yoktu. Tek beklentimiz, başımızı çok ağrıtmayacak küçük, tatlı bir film olmasıydı. ‘Dört Nikâh…’ın asıl meselesi aşk veya Hugh Grant’in Andie MacDowell’ın peşinden koşması değildi. Asıl meselesi, dostluktu. O yüzden izleyicilere “gerçekten böyle arkadaşlarım var” dedirtebilen bir filmdi. Belki annesidir o arkadaşı, ama herkesin öyle arkadaşları vardır.
Hollywood’da da sık sık çalışmanıza rağmen halen İngiltere’de yaşıyorsunuz. Başka bir yerde yaşamak benim için çok zor. Çünkü karım ve çocuklarım var. Tabii ki onlar da benimle Amerika’ya gelebilirler. Ama şu noktada İngiliz olmaktan vazgeçip kendinizi Amerika’nın eğitim sistemine, düzenine bırakırsanız kaybedeceklerinizin tanımı yok. Tabii kültürel olarak… Ben Amerikalı olamam. Amerikalıların absürd olduğunu düşündüğüm tonla alışkanlığı var. Amerikalılar da bana aynı şeyi bir İngiliz olarak söyleyebilirler, “Senin o yönlerin bizden uzak olsun” diyebilirler tabii. Böyle iyiyiz. Bir uçak mesafesiyle işleri halledebiliriz.