'Dini yapılar her yerde tartışma konusu'

'Dini yapılar her yerde   tartışma konusu'
'Dini yapılar her yerde   tartışma konusu'

Kabe nin çevresindeki yenileme çalışmaları bir süredir devam ediyor.

Mimar Can Çinici, Mekke'de Kâbe ve çevresinin genişletilmesi için fikir üretmek üzere davet alan sekiz mimari ofisten birinin kurucusu. Can Çinici ile ibadet yapıları ve mimarlık ilişkisinden Mekke'deki projeye bir sohbet...
Haber: ÖMER KANIPAK / Arşivi

Eskiden ruhban sınıfı mimarlığın en büyük işvereni iken simdi şirketler bu sınıfın yerini aldı. İbadet yapılarının mimarlıkla ilişkisi hakkında ne söylemek istersiniz? Şu an nasıl bir süreçten geçiyoruz? 
Mimarlık uğraşısının ele aldığı konuya mesafesini yitirmemesi gerekiyor. Konu ‘din’ olunca ‘mimarlık’ sanki her zaman olduğundan daha başka ve belki de daha ayrıcalıklı biçimde yapılmalıymış gibi genel bir kanıya hiç katılmadığımı söylemeliyim. Aşırı angajmanlar (duygusal veya ideolojik) mimarlık faaliyetinin sağlıklı işlemesini her zaman engellemiş, tasarım sürecinin kısa düşmesine sebep olmuştur. Seküler devlet ve ‘modernite’ söz konusu olduğunda dini yapılar sadece Türkiye ’de değil her yerde ve bütün inanç sistemlerinde bir tartışma konusu, bu apayrı ele alınması gereken bir konu. Bugünün demokratik toplumlarında bütün kesimlerin üzerinde hemfikir olabileceği tek bir mimari anlayışa zaten rastlamak mümkün olmuyor. Yaşadığımız süreçte olduğu gibi bunu tepeden inme yaratma çabaları da çoğulcu ve demokratik ideallere uymuyor.
Meslektaşlarımızın bir kısmı bir tür ‘neoklasisizmi’ mimari olarak benimsemiş gözükmekle birlikte çabaları yapılı çevrede maalesef bir nitelik oluşturamıyor. Bu noktada Türkiye’deki tüm ‘kent mimarlığı’ ve kamusal mekânların tasarımı konusundaki nitelik ve derinlik eksikliği, şeffaf olmayan süreçler ve proje elde etme yöntemleri, ciddi boyutlarda düşünülmesi gereken konular. 

Tüm dinlerin ortak paydası gibi görünen, İslamiyet’te de değerine vurgu yapılan mütevazı bir yaşam pek çok ihtişamlı cami ile birlikte düşünüldüğünde çelişkili gelmiyor mu kulağa? Camiler salt ihtiyaç olduğu için mi yapılır? 

Yapılar hiçbir zaman ‘tek işlevli’ olarak tasarlanıp kullanılmaz, zikredilen ana işlevlerinin yanında ‘yatırımcısının’ izlerini kaçınılmaz olarak taşırlar. Yapıları mümkün kılan arkalarındaki maddi-manevi her türlü güç, kendini mimari mekânda bulmak, onda kendini ölümsüzleştirmek ister. Bu yüzden ‘ihtişam’ isteği cami durumunda bana çok da yabancı gelmiyor. ‘Uhrevi’nin yanında ‘dünyevi olan’ kaçınılmaz olarak devrede oluyor. Tabii bu ihtişamın nasıl olacağı, mimari muhayyilenin bir parçası olarak tasarlanması, kurgulanması gereken bir şey. 

Başbakan’ın Çamlıca’ya inşa ettirmek istediği dev cami, yarışma süreci ve sonuçları hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Ülkemizde kentsel topraklar üzerinde hayal edilenler/önerilenler hep örtük, muğlak bir şekilde ifade buluyor. Böyle olunca fikirlerin disipliner bir zafiyetten mi malul oldukları yoksa tam anlayamadığımız amaçlar doğrultusunda mı geliştiği belli olmuyor. Taksim’de camii, kışla projeleri ve Kanal İstanbul ’dan sonra Çamlıca Camiide bunun tipik bir örneği. Gerek yarışma öncesi planlananlar gerek yarışma sürecinin kendisi doğru bir mimarlık işinin ortaya çıkmasını fazlasıyla zora sokmuştu. Gelinen son noktada Çamlıca Camii’nin artık ‘mimarlık’la ilişkisinin kalmadığını dahi söyleyebiliriz. Sonuçlar da bunu gösterdi ve kamuoyunda, meslek ve kültür çevrelerinde epeyce tepkiyle karşılandı. Buna rağmen yapımında inatla bu kadar ısrar edilmesi bir çeşit ‘kitle kültürünün yukarıdan aşağıya oluşturulmak istendiği anlamına geliyor. İktidar ‘imge düzeyinde’ kendi seçimini açıkça ortaya koyuyor ve bu seçim aynı zamanda büyük çoğunluğun şimdiye kadar ‘cami’ diye bildiği neredeyse tek imge olan cami tipi ile de örtüşüyor. Deforme, ‘kitsch’ bir cami imgesi adeta bir propoganda aracı olarak kullanılmakta şu sıralar. İktidarlar maalesef en güçlü hissettikleri dönemlerde bazı popülist sembollerin oluşmasını her türlü planlama, kent mimarlığı kültür ve disiplini pahasına göze alabiliyorlar. 

Siz Mekke’de büyük bir cami, ibadet yapısı tasarladınız. Bunun hikâyesini ve Mekke’nin güncel durumunu anlatabilir misiniz? 

2008 sonunda Suudi Arabistan Kralı önderliğinde kurulan komite tarafından Mekke’deki Al-Haram Camii (Kâbe ve çevresi) genişletme projesine davet edilen sekiz mimari ofisten biri olduk. Bilindiği gibi Mekke zaman içinde sahip olduğu mütevazı bir dini merkez olma işlevini yitirmiş, 1950’lerden sonra din turizminin Suudi Arabistan tarafından kontrol edilemeyen artışı sonucunda büyük bir kentsel baskı altında, çevresel sorunlarla boğuşan, uhrevi niteliğini ve kentsel kalitesini yitirmiş bir yer. Kraliyet komitesi bizlerden bu sorunlara bakışımızı ve İslam dünyasının odağı olma değerini kente yeniden kazandıracak yeni çözüm önerileri istemişti. ÇİNİCİ - AVCI – ARUP / Londra ortaklığında gerçekleştirdiğimiz yaklaşık 2.5 ay süren yoğun ve interdisipliner bir çalışma sonunda, Kâbe ve çevresindeki kapalı ibadet işlevini üç katına çıkaran bir mimari tasarım ve onu destekleyen kentsel stratejiler önerdik. Enerji verimliliğini gözeten, güçlü bir ekolojik yanı olan, çevresel hijyen ve güvenlik sorunlarını gözeten bir proje olarak sonuçlandı. Bu çalışma hem kapalı cami kapasitesini 1.5 milyon kişiye çıkartmakta hem de Shamiyah tepesinde yeni bir kentsel doku önermekteydi. Şu an Mekke’de uygulanmakta olan proje, davetli sekiz ofisin ortaya koyduğu fikirlerin karması niteliğinde. Süreci kraliyet komitesi kendi yönetiyor. 

Modern mimarlık olarak tanımlanan günümüzün mimari eğilimleri neden Türkiye’deki ibadet yapılarında benimsenemiyor? Klasik Osmanlı mimarisinde ısrar etmemizin altında yatan nedenler nedir sizce? 

Bu sadece Türkiye’ye özgü değil. Dinler toplumlar üzerindeki güçlerini daha çok ‘tarihsellikleri’ ile kuruyor. İbadet binaları da her yerde tabiatları gereği kendi tarihselliklerinin, yapı alışkanlıklarının yükleri altında olduklarından, çok kolay değişime, yeniliğe açık olmuyorlar. Genelde ibadet yapıları söz konusu olduğunda mekânsal bir dertlenişin -özellikle din ve inanç ile ilişkisinde- uhrevi boyutların ifadesinin arandığı, kendine has mekânsal tahayyülleriyle ele alınması gereken bir konu olduğunu düşünüyorum. Yani sadece günümüz modern mimarlık ‘eğilimleri’ çerçevesinde değil çok daha ötesinde olmalı sorgulanan ve aranan. Klasik Osmanlı cami stilinin şimdiye kadar baskın gözükmesinin altında ise bambaşka nedenler olabilir: İktidarların popülist eğilimleri, kente göçle oluşan kültürün yaygınlaşması ve bu zevkin kentin merkezine taşınması vs. Ama dikkat edilirse son yıllarda kamuoyuna açıklanan projeler arasında bambaşka ‘ultra–modern’ denemelerin de olduğunu göreceksiniz. Önemini sadece ‘yeni’ olmakta bulmaya çalışan, kentsel bağlamından kopuk, herhangi bir tarihsel süreklilik kaygısı taşımayan, aşırı biçimsel, gene ‘deforme’ ve hatta çirkinlik sınırlarında dolaşan işlere de eskisinden daha sık rastlıyoruz. 

Siz birkaç önemli şahsiyetin mezarını da tasarlamış bir mimarsınız. Türkiye’de son yolculuğun paylaşıldığı anlara pek önem vermediğimiz camilerimizin, mezarlıklarımızın durumundan belli. Ölülere saygının yanı sıra arkada kalanlar da pek düşünülmüyor. Sebebi nedir sizce? 

Şimdiye kadar hep ‘tek’ mezarlarla ilgilendim. Bir mezarı insanın dünyaya bıraktığı ‘en son izi’ olarak düşünüyorum. Adolf Loos’u hatırlarsak ‘kendi dışında herhangi bir işlevi olmayan’ sadece geçmiş bir yaşama ait olan bir şey. Mimarlık alanı içinde ‘sanat’ a en çok yaklaşan uğraş -işlevsiz olduğu gibi bir o kadar da ‘kişisel’ ve ‘duygusal’- kolektivitesini buradan yaratıyor. Mezarlıklar ise ayrı bir konu. Çokluğu içeriyor, yaşayanlar için kentiniz ne ise mezarlıkların çevre kalitesi, düzeni / düzensizliği, itinası / itinasızlığı onlara da yansıyor.

Kimdir?
Can Çinici: ODTÜ’nün mimarı Behruz Çinici’nin oğlu olan Can Çinici, 1962’de doğdu. ODTÜ ve Londra Architectural Association’da eğitim gördü. Katıldığı ulusal ve uluslararası yarışmalarda pek çok ödül kazandı. 1994’te Isparta Forum ve Rekreasyon Merkezi Önerisi’yle proje dalında 4. Ulusal Mimarlık Ödülü’nü, 1995’te TBMM Camii ile prestijli Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü (Behruz Çinici’yle beraber), 1999’da Tepe Mimarlık Vakfı Ödülü’nü aldı. 1995’ten beri atölye yürütücüsü ve jüri üyesi olarak ODTÜ, YTÜ ve Bilgi Üniversitesi’nde görev aldı. Halen Çinici Mimarlık bünyesinde çalışmalarını sürdürmekte.