Diren emekçi!

Diren emekçi!
Diren emekçi!
'Yasak Bölge 9'la tanınan Neill Blomkamp, ikinci filmi 'Elysium: Yeni Cennet'te karanlık bir gelecek tasvirine soyunurken 'Sınıf savaşları' üzerinden başarılı bir bilimkurgu aksiyonuna imza atıyor.
Haber: UĞUR VARDAN - ugurvardan@hotmail.com / Arşivi

Der ya eskiler “Bu işte bir bit yeniği var”, gerçekten de Hollywood’un en gerçek ‘Dış mihrak’ olarak bir bit yeniğine soyunduğunu düşünmeye başladım! Önce Brad Pitt’li ‘World War Z’, sonra Will Smith’li ‘After Earth’, bu hafta da Matt Damon’lı ‘Elysium: Yeni Cennet’. Her üç film de dünyanın geleceğine ait karamsar görüşlere ve tasvirlere sahip, her üç filmde ana karakterler bütün bu olumsuzluklara rağmen “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” diyerek umut aşılıyor ve kendi çaplarında direnişi soyunuyorlar ve bir anlamda ‘Gezi ruhu’nu büyük yapım prodüksiyonlarla perdeye taşıyorlar…
Pitt ve Smith’li filmler geride kaldı, bu haftanın mönüsünde yer alan ‘Elysium’ üzerinden yola devam edelim.
Önce konu: İnsanlık ‘Kanal İstanbul ’ ve ‘Hedef 2071’ gibi muhteşem projeleri geride bırakmış ve takvimler 2154’ü gösterir olmuştur. Ama görünüşe göre durum hiç de iç açıcı değildir. Gezegen yaşanmaz hale gelmiş, ortalık sadece yoksullara ve emekçilere kalmıştır. Elitler ise her zamanki gibi kendi ‘Cennet’lerini yaratmayı başarmış, gelişmiş uzay araçlarıyla yaklaşık 20 dakikada gidilen ‘Elysium’ adlı bir uzay istasyonunda yaşar olmuştur.

Konforlu evleri, lüks havuzları, gelişmiş sağlık teknolojileriyle dikkat çeken bu ‘Uydukent’, bizde son dönem ilanlarında ‘Köprüye sadece beş dakika uzaklıkta’, ‘Havaalanına on dakika mesafede’, ‘Adalar manzaralı’ şeklinde ifadelerle pazarlanan lüks konut ünitelerine benzer bir havadadır. Farkı gökyüzünde olması ve dünyayı yöneten egemenlerin burada oturmasıdır.
Bir tür konsüller heyeti şeklindeki bu idare biçimindeki Elysium’un güvenliği kadın Savunma Bakanı Delacourt’tan sorulmaktadır. Son derece sert bir mizaca sahip olan Delacourt, yönetimin hoşgörülü olduğunu düşünmekte ve meselelerin sert tedbirlerle çözüleceğine inanmaktadır. Bu nedenle daha iyi bir hayat rüyası görüp Elysium’a ‘kaçak’ yollardan girmeye çalışan göçmenler için sürekli öldürme emri vermektedir. Bir Katolik kilisesince büyütülen Max DeCosta ise sicili problemli bir emekçidir. Günün birinde işyerinde radyasyona maruz kalır ve kalan beş günlük hayatında, Elysium’a ‘kaçak’ olarak da olsa giderek tedavisini gerçekleştirmek için mücadeleye başlar. Onun mücadelesi, giderek yoksulların, ezilen kitlelerin ve umudun savaşına dönüşür…

Sınıf sınıf 'cehennem'


Çıtayı düşürmemiş!

Bazı ilk filmler aslına bakarsanız yaratıcıları için büyük handikaptır. Çünkü ilk adım mükemmel ya da mükemmele yakındır ve sonrasında herkes bu adımın devamını bekler. Mesela David Fincher (‘Alien3’), Alejandro Gonzalez Inarritu (‘Paramparça Aşklar’) ya da bizden Özcan Alper (‘Sonbahar’), böylesi bir kaderin mahkûmu yönetmenlerdir. Güney Afrika doğumlu, Kanada ‘büyümlü’ Neill Blomkamp da dört yıl önce ‘District 9’la (‘Yasak Bölge 9’) benzer bir efekti yaratmıştı. Politik alegorilerle bezeli bu şahane bilimkurgu aksiyonunda Blomkamp, ‘Uzaylı istilası’ meselesini tersyüz etmiş ve ortaya ‘Gökyüzünden gelenlerin varoş kültürü’ gibi bir durum çıkmıştı. Bu filmle gözümüzü ve ruhumuzu okşayan 1979 doğumlu yönetmenin, ikinci adımı merakla bekleniyordu. Dolayısıyla ‘Elysium’a bakarken filme sadece ‘Dis-ütopik bir gelecekle meşgul yaz aksiyonu’ tanımının ötesinde, “Yönetmen koltuğuna oturan Blomkamp bu kez ne yapmış?” hissiyatıyla da yaklaşıyoruz. Evet, genç yönetmen ‘Eleştirmen klişesi’yle söylersek ‘Çıtayı düşürmemiş, belki ilk filmi kadar üst düzey bir yapıt çekmemiş ama büyük stüdyo mantığı içinde sosyal mesajlarla yüklü keyifli bir aksiyona imza atmış.
Kuşkusuz ‘Elysium’, ‘Distdict 9’ benzeri yeni bir şeyler söyleme derdinde değil. Ayrıca hikâye çok çok özgün bir yapı da barındırmıyor. Filmi izlerken ‘Metropolis’, ‘Total Recall’, ‘Logan’ın Kaçışı’, The Island’, ‘Wall-E’, ‘Terra Nova’ (TV dizisi), hatta Max’in beynine takılan çipten dolayı ‘Johnny Mnemonic’ gibi çok sayıda örnek akla geliyor. Ama bu ‘Post-modernist çağ’da önemli olan harmanın kalitesidir… Dolayısıyla Blomkamp, senaryosunu da kendi yazdığı ‘Elysium’da meseleyi gayet derli toplu toparlayan ve çizgisinden de sapmayan bir ‘İkinci film’e imza atmış.

‘Demir leydi’ Jodie Foster

Gelelim performanslara… Film bize Matt ‘Bourne’ Damon’ın gelecekte de sistemle başı belada olduğunu gösteriyor. ‘Bebek yüzlü ajan’, şimdi de emeğin ve yoksulluğun yanında bir direnişçi olarak fazlasıyla göz dolduruyor. Jodie Foster, ‘Demir leydi’ Delacourt’da gayet iyi (ki Amerikalı bir eleştirmen karakteri için ‘Hillary Clinton’ın Frankenstein versiyonu’ yorumunda bulunmuş). Max’in çocukluk aşkı Frey’de, Sonia Braga’nın yeğeni olarak da ünlenen Alice Braga (yine bir ‘dis-ütopya filmi olan ‘I Am Legend’da da izlemiştik), ‘Direnişçi hacker’ Spider’da (Bizim RedHack’çiler bu arkadaşı kadrolarında bir düşünsünler derim!) Wagner Moura, Max’in ‘kankası’ Julio’da Diego Luna filmin ‘Güney Amerika cephesi’ olarak etkililer. Karikatürize olarak sunulan öykünün kötü adamı Kruger’de ise (‘District 9’ın ana karakteri Wikus van de Merwe’de muhteşem oynamıştı) Sharlto Copley, yine döktürüyor.
Sonuç? Politik göndermeleri, başarılı aksiyon sahneleri, oyunculukları ve yarattığı atmosferle ‘Elysium’ görülmeyi hak eden bir çalışma olmuş. Madem ‘Gezi ruhu’ndan yazıya girdik, kapanışı da aynı yerden yapalım. Yakın bir zaman önce ‘Direnişin filmini kim çeker?’ diye düşünürken kimi isimler üzerinde fikir cimnastijine soyunmuştuk. Bu isimlerin çoğu bizatihi ‘Gezi eylemi’nde yer alan sinemacılardı. Ya dışarıdan bakan bir göz hangisi olurdu? Benim gönlümün ilk sırasında aynı anda birkaç cephede ilerleyen bir öykü mantığıyla Inarritu vardı ama ‘Yasak Bölge 9-District 9’dan dolayı Blomkamp’a da ‘sıcaktım’. Nitekim Blomkamp, filmin yapım notlarında şunları söylüyor: “Aksiyon ve görsel öğeler hoşuma gidiyor; benim için her şey orada başlıyor. Ama aynı zamanda politikayla da ilgileniyorum; o yüzden dünyayı kurup karakterlere ve öyküye girmeye başladığımda, ilgimi çeken politik fikirler yerini buluyor. Beni ilgilendiren konular, büyük ve sosyolojik kavramlar; bu kavramları insanların gözüne sokarak veya ders vererek anlatmayan filmler yapma fikri hoşuma gidiyor. Bu konuları bir bilimkurguda işlemenin, izleyicileri farklı bir bakış açısına yönelteceğini umuyorum.” Gezi eylemi’nin de bir ‘İleri demokrasi ülkesi’nde geçtiği varsayılırsa, Blomkamp’ın bilimkurgu açısından çok malzeme sunduğunu söyleyebilirim. Hatta filme isim bile önerebilirim ‘Yasak Bölge: Gezi’.