Dişi Miles Davis: Rap müzik caza benzer

Dişi Miles Davis: Rap müzik caza benzer
Dişi Miles Davis: Rap müzik caza benzer
Çalış stili nedeniyle 'dişi Miles Davis' olarak anılan Amsterdamlı trompetçi Saskia Laroo, 'Jazzkia' projesiyle 16 Kasım akşamı Borusan Müzik Evi'nde. Laroo, "Rap müziğin caza benzediğini düşünüyordum" diyor
Haber: ERAY AYTİMUR / Arşivi

Amsterdamlı trompetçi Saskia Laroo çoğunlukla Lady Miles olarak tanınıyor. Çalım stili nedeniyle dişi Miles Davis olarak taltif edilmekten elbette hoşnut ama daha kendince işlerin peşinden gidiyor Laroo. Çok renkli ve billur bir perspektifi var ve bunu yine sonuna kadar yansıttığı ‘Jazzkia’ projesiyle bu akşam Borusan Müzik Evi’ne konuk oluyor. Türkiye ile Hollanda arasındaki diplomatik ilişkilerin 400. yılı kutlamaları kapsamındaki ‘A Dutch Delight-Hollanda Lokumu’ serisinin ilk konserini verecek olan Laroo, kendine has efektleriyle yakaladığı trompetinin tınısını, kendi adından esinlenerek oluşturduğu dörtlüsü ‘Jazzkia’ ve Borusan Müzik Evi dinleyicilerinin yakından tanıdığı gitarist Şevket Akıncı’nın güçleri ile birleştirecek. Böylesine bir enerji deposunu bulmuşken iki satır da biz konuştuk, gerçekten lokum gibi.

Yedi yaşındayken başka bir enstrüman yerine trompet çalmaya başlamışsınız. O yaşlarda, hem de kız çocuğu için olabilecek en zor enstrüman değil mi? Neden onu seçtiniz?
Aslında yaşadığım küçük köydeki bandoda çalmaya başladım trompeti. Bandoda çok fazla çocuk vardı ve çoğu kızdı. Altı yaşında trompet çalan bir kız bile vardı. Erkekler o kadar ilgili değillerdi çünkü futbolu tercih ediyorlardı. Dolayısıyla çoğunlukla kızlardan oluşuyorduk. İlerleyen yaşlarımda profesyonel bir trompetçi olmaya karar verdiğimde bu aleti çalan çok az kadın olduğunu fark ettim ve çok şaşırdım. Neden olduğunu anlamaya çalışıyordum. Kariyerim boyunca da bazı cevaplar buldum. Benim için doğal bir şeydi trompet çalmak, büyük bir mesele değildi. Sonra fark ettim ki trompetten hoş bir ses çıkarmak oldukça zor. Yedi yaşında bisikletimle eski okul odasının önünden geçerken derdim ki “ne kadar korkunç bir ses”. Aslında o yüzden trompet çalmak istemedim. Keman, piyano ya da arp çalmak istedim. Yedi yaşındayken favori enstrümanlarım bunlardı. Sonra sadece meraktan bakmaya gittim ve elime bir trompet verdiler. Bir ses çıkarmaya çalıştım ve anında ses çıkarabildim, çözmüştüm. Ondan bir hafta sonra bir şarkı çalabiliyordum, sevdim ve devam ettim. Niye bu aleti tercih ettim? Bir kız olarak etmedim aslında ama şimdi daha ileriki yaşlarımda ediyorum. Trompeti çok seviyorum çünkü bütün duygularımı ifade edebiliyorum. Çok yumuşak ve duygulu, çok yüksek ve sert, kızgın, mutlu, romantik ya da hüzünlü çalınabiliyor. Duygularımı tamamıyla ifade edebiliyorum. Elbette başkaları da başka aletlerle ifade edebiliyorlar ama benim için duygularımı ifade edebilmem için en çok olasılıklara sahip alet bu.

Diğer taraftan çok az kadın trompetçi olduğu doğru mu? Valaida Snow, Clora Bryant, Barbara Donald, Ingrid Jensen gibi… Sizce neden bazı enstrümanlar cinsiyetle bağlantılı olarak düşünülüyor? Sadece fiziksel sebepler mi? Mesela trompet ve bateri erkekler, arp kadınlar için gibi…
Küçükken o kadın enstrümanlarını erkek enstrümanlarına tercih ederdim. Ama daha önce de söylediğim gibi sadece trompet o kadar güçlü bir şekilde farklı duygulara hakimiyet kurmamı sağlıyor. Ben işte o yüzden trompeti çok seviyorum. Bazı kadınların yumuşak, nazik olma gibi tatlı dişi rolleri üstlenmeye yönelik yetiştirildiğini tahmin ediyorum. Enstrüman olarak da yumuşak nazik aletleri tercih ediyorlar, her ne kadar arp ya da piyanoyla da oldukça yüksek sesli olunabilecekse de. Bence toplum belirliyor. Ama ben çok fazla insanların benim hakkımda düşündüklerine odaklanmam. Sadece trompet çalmayı seviyorum ve ne kadar az çalanı olduğunu da fark ettim. Her ne kadar mesleğimin başlarında 18-20 yaşlarındayken azdıysa da trompet çalan kadınlar, fark ettim ki bu da değişecek. Şimdi yeni zamanlardayız, her şey değişecek. Kadınların trompet çalması için daha alışıldık bir zaman olacak, şu an çok kadın trompetçi olmasa da. Gerçi çok erkek trompetçi de yok çünkü çok sor bir alet. Zor spor dalları gibi, her gün pratik yapıp sürekli şekilde olmak zorundasınız. Ben hayatımı bu anlamda çok sağlıklı yaşamaya çalışıyorum, hayatımı trompete adayabilirim. Sadece ona da değil, başka aletler de çalıyorum ama trompeti gerçekten sevdiğim için trompetin gerektirdiği formda olmalıyım.

Peki free jazz, avangard, dixieland jazz ve ana akım caz çalarken bir gün Hans Dulfer sizi çağırdı ve stilinizin rotası değişti. Dulfer ne şekilde etkiledi?
Hans Dulfer benim müzikal ustam gibidir. Her şeyden önce müzisyen olma arzuma olumlu yaklaştığı için. Bir sürü insan bana negatif yaklaşımlarda bulundular. ‘Neden çalıyorsun’, ‘trompeti bırakmalısın’, ‘yeteneğin yok’, ‘bırakmalısın’ gibi. Bense sadece çalmak istiyordum. Benim yanımda yer alacak insanlar arıyordu ve o açıkça benim tarafımda idi. Bana inandı ki bu benim için çok değerliydi. Ben onu Miles Davis’le karşılaştırırım. Değişik stiller kullanıyor, güzel çalıyor ve çok başarılı oluyor. Ritim duygusu çok iyi. O yüzden ondan fikirler çalmaya, çalmaya değilse de çalışmaya gayret ediyorum, ama o takip edilemez. Hep yeni bir şeylerle çıkar ortaya. Çok zeki, çok karizmatik, devam edebilirim müzikal kimliğini övmeye. Bazen sıkıştığım zamanlarda Hans ne yapardı diye düşünüp buluyorum yolumu.

Derken 90’larda kendi stilinizi oluşturdunuz ve çıkışınızı ‘It’s like Jazz’la yaptınız. Bu caza benzeyen ama kendi başına caz olmayan gibi bir anlama mı geliyor? Sizce caz nedir ve neye benzer?
Bu başlık aslında hip- hop ve rap müzik içindi. Rap müziğin caza benzediğini düşünüyordum çünkü doğaçlama yapılıyor ve “free-styling” olarak adlandırılıyor. Caz müziğin içinde yeni bir şey olmasını, rap vokaller olması fikrini çok sevdim. Sesle ritmik doğaçlama ve güncel konulardan bahsetmek… Toplumla alakalı, duygularla… Caza benzettim. Bu nedenle adını ‘It’s like Jazz’ koydum. Bir sürü yönden tartışmaya yol açan bir albümdü. Bence sanattı tabii her ne kadar bir çok insan alıştıkları konforlu sesleri bırakmak istemeseler de, sanatçıların yüzleşmesi gerek. Çok anlaşılabilir bir şey bu. Ben yine de o hisleri ve insanları uzlaştırmayı seviyorum. Ama engelleyemiyorum, onları değişik şeylerden müzikal anlamda haberdar etmeyi.

Jazzy ve Saskia’nın birlikteliğinden doğan ‘Jazzkia’da değişik müzik stillerini entegre etmeyi başardınız. Bu projeyi Türkiye’de çok çok yetenekli ve yaratıcı bir avangard- serbest doğaçlama sanatçısı olan Sevket Akıncı ile çalışacaksınız. Şevket’le nasıl bir araya geldiniz?
Aslında Borusan Müzik Evi ile bir görüşmem olduğu için oldu. Konserimizde her ne yapmak istiyorsan yapabilirsin dediler. Sonra bana bir Türk müzisyenle çalışmaya ne dersin dediler. Ben de çok heyecanlandım çünkü Türk müzisyenlerin çok yetenekli ve sahnelerin çok gelişmiş olduğunu biliyordum. Ben de onlara kimleri önerdiklerini sordum. Onlar da bana bazı müzisyenlerin isimlerini verdiler. Ben de onlara baktım. En çok da Şevket’i beğendim çünkü çok yetenekli bir avangard ve serbest doğaçlama müzisyeniydi. İşini çok takdir ediyorum. Çünkü çok yönlü ve becerikli. Ben de benim ‘Jazzkia’ kuartet’ime nasıl katkısı olur diye merak ettim. Müziğimizi nasıl etkilerdi? ‘Jazzkia’da çalıştığım müzisyenlerin hepsini sevdim. İşte ben de Şevket ile bu çok yetenekli müzisyenler birlikte nasıl bir ses yaratacaklar çok merak ediyorum. Ayrıca ben birlikte nasıl bir ses çıkaracağımı da merak ediyorum. Bunu ve başka konserleri Türkiye’de başarıyla tamamlamak istiyorum. Başka kültürlerden de müzisyenlerle de çalışmak istiyorum. Müzikal kimliklerimiz ve kişiliklerimizin birlikte nasıl bir çıkaracağı beni çok heyecanlandırıyor. Benim için tek önemli olan birbirimizin müzik içindeki kimliklerimizi yine müzikle nasıl ifade edebileceğimiz ve nasıl bir çerçeve oluşturacağımız.

Sürekli bizimkileri methetmek gibi oluyor ama Oğuz Büyükberber adında bugünlerde Hollanda’da yaşayan şahane bir basklarnetçimiz de var. Hiç karşılaştınız mı?
Maalesef tanışma zevkine erişmedim. Ama işini araştıracağım, adını zaten farklı yerlerde çoktan gördüm. Hollanda’da çok iyi müzisyenler var tabii ki. Çok yetenekli, genç bir baterist var; yarı Hollandalı yarı Türk. Henüz görece az tanınmış. Adı Kağan Han. Eskiden onunla da çalışırdım, videolarımı Youtube’da bulabilirsiniz.

Saskia Laroo’s Jazzkia feat. Şevket Akıncı, 16 Kasım Cuma saat 21.30 Borusan Müzik Evi’nde.