@bahadir_ozgr

'Doktora tezimi 9. çocuğunu doğrurken ölen Ağrılı kadın için yazdım'

'Doktora tezimi 9. çocuğunu doğrurken ölen Ağrılı kadın için yazdım'
'Doktora tezimi 9. çocuğunu doğrurken ölen Ağrılı kadın için yazdım'

FOTOĞRAFLAR: TOLGA AKTAŞ

Mankenliğin zirvesindeyken akademiye geçiş yapan Ebru Güzel, tezini, 9. çocuğunu doğururken ölen Ağrılı babaannesine adamış. Güzel, "O bir 'doğum makinası' olarak metalaştı, torunu ise podyumda model olarak. Çevremdeki herkes fiziksel güzelliğini yitiren kadınların hazin hikâyesini anlatıyordu. 30'uma yaklaşınca ne yapacağım diye korktum" dedi.
Haber: BAHADIR ÖZGÜR - bahadir.ozgur@radikal.com.tr / Arşivi

Hafta içi, Okan Üniversitesi’nin Meslek Yüksekokulu Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölüm Başkanlığı’na bir dönem modellik kariyerinin zirvesinde bulunan manken Ebru Güzel’in getirilmesi, özellikle sosyal medyada yankı uyandırdı. Yorumların çoğu acımasızdı elbette. Bunu sadece özel üniversitenin ‘öğrenci avlama taktiği’ olarak gören bir yaklaşım, Ebru Güzel’in isminin önündeki Yard. Doç. ünvanını, 10 yıllık akademik eğitimini, Prof. Bozkurt Güvenç’in danışmanlığında hazırladığı kadınlar üzerine tezini bir anda siliverdi...

Oysa; tıpkı Dr. Jekyll-Mr. Hyde kadar birbirine uzak ve zıt bu iki mesleki kariyer dikkate değer. O habere binlerce kişi yorum yaptı. Gelin şimdi bir de Ebru Güzel’in hikayesini kendi ağzından dinleyelim. Ama önce daha düşük maaş, daha zor koşullar, daha çok çalışma gerektiren bir mesleğe neden geçiş yaptığı hakkında bir fikir vermesi bakımından “Kültürel Bağlamda Kadın ve Güzellik” başlıklı doktora tezinden küçük bir alıntı yapalım:

“...Modelliğe ilk başladığım yıllarda deneyimli ya da hiyerarşik kategorinin en tepesindeki modellerin bana ‘merhaba’ dahi dememesiyle başlayan rekâbet ve değersizleştirme çabasına inat, çirkin ördek yavrusu gibi bir kimlik oluşturma hikâyesidir yaşadıklarım. 20’li yaşlarda her an düşmanlığa dönebilen arkadaşlıklardan, itibar, ün, para gibi kaynakları yönetebilme becerisine, doğru kişilerle çalışma kararından, şansa kadar pek çok bileşeni de içinde barındırır... Kendime devamlı olarak 50 yaşında da güçlü bir kadın olmak zorunda olduğumu tekrarladım durdum. Ancak güzelliğe ve gençliğe sahip olmak da yetmiyordu, dediğim gibi, kusursuzluğa programlıydık. Bu programda bir yanlışlık olduğunu ve bir şeyler yapmam gerektiğini seziyordum. Yeni bir iş, kalıcı bir kimlik? Çevremdeki herkes fiziksel güzelliğini ve popülerliğini yitiren kadınların hazin hikâyesini anlatıyordu. Zihnimde biriken pek çok soru vardı. Zihnimde dönüp duran sorulara yanıt bulmak amacıyla 2004 yılında yüksek lisansa başlama kararı aldım...”

Şimdi söz Ebru Güzel’de....

Mankenlik-akademisyenlik... Bu denli birbirine uzak iki kariyer nasıl biraraya geldi?

2004 yılında akademik yolculuğa başladığımda modellik kariyerimin zirvesindeydim. Fakat yaptığım her iş bir öncekinin tekrarı gibi gelmeye başlamıştı. Derinlerde bir yerlerde kendi gerçeğime doğru çekildiğimi hissediyordum. Yapı olarak farklılık yaratmayı, farklı projeler peşinde koşmayı seviyorum. Bunu yaparken de doğru hedefler koyup, potansiyelimi açığa çıkaracak gerçekçi bir kariyer programı çizdim. Bir yandan da sevdiğim bir mesleğim olmasını istiyordum. Biliyorsunuz modellik belli bir yaşa kadar yapılan bir iş. Ve benim de yaşım ilerliyordu. O zaman bir stres aldı beni. Dedim ki, “Bu modellik kariyeri bitecek ve ben o zaman ne yapacağım?"

Neden pek çok model gibi televizyonu veya dizi-sinema kariyerini düşünmediniz? Veya evlenmediniz?

Evet bu saydıklarınız bir modelin kariyerinde bulunan 'standart şablon’lar. Kaldı ki ben de oyunculuğu denedim ve küçük rollerde oynadım, ama hiç iddiam olmadı. Sonra şunu düşündüm: Ben kimim ve gerçekte ne istiyorum? Kendimi gerçekleştirmek, yeniden tasarlamak ve yaşam yolculuğuma anlam katmak istedim. Hasta olmadığım sürece aklımı kullanarak ömrümün sonuna kadar gidebileceğim bir yol seçtim kendime. Bu okuma ve yazı yazma kararı bir anda oluşmadı elbet. Ben çocukluğumdan bu yana yazı yazar ve sürekli okurum. Kitaplar benim pırlantalarımdır. 2010 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde yazmaya başladım, halen daha Doğan-Burda grubunda bir derginin danışmanı ve yazarıyım. Bir işte başarı için tutku şart, benim de hissetiğim duygu bu.

Madem okumayı seviyordunuz. Neden doğrudan bu yönde karar almadınız da modelliği seçtiniz?

Ortaokul ve lisede takdir ve teşekkürle mezun oldum. Ama lise son sınıfta okulun en haylaz öğrencileriyle arkadaşlık kurdum; çünkü onların ortamını merak ediyordum. Babam makinecidir, o istediği için mühendislik, mimarlık gibi bölümleri tercih yaptık. Tabi o yıl üniversiteyi kazanamadım. Sonra çok utandım, çünkü babamı çok üzmüştüm. Gizlice part-time bir işe girip, kazandığım ücretle matematik hocası tuttum. Bu sefer de hep şehirdışı üniversitelerini yazdım, çünkü özgür olmak istiyordum. Üniversiteye başladığımda, vücut ölçülerim modelliğe çok uygun olduğu için mankenlik teklifi aldım. Babamın karşı çıkacağını bildiğim için oraya da gizlice gittim. Sonra söyledim ve kaç defa bana hiçbir şeye ihtiyacın yok gitme dediyse de onu dinlemedim. Babam da ajansı ve çevremi tanıdıkça yumuşamaya başladı. Şimdi Uğurkan Erez’le arkadaşlar. Tamamen doğuştan gelen özelliklerim sayesinde adeta modelliğe doğru çekildim diyebilirim. Ayrıca eğitimimi hiç bırakmadım, ikisini aynı anda sürdürdüm. İyiki de modelliği seçmişim, çünkü bir kadının 30'lu yaşlarına geldiğinde maddi gücü olması çok önemli. O sayede eğitim hayatımı kendim finanse edebildim.

Sonra? Modellik sadece finansal bir gelir kaynağı sınırlarında kalmadı sanırım...

2002 yılında Best Model'e katıldım. O zamanlar ismim duyulmaya başlamıştı; ama ben yine de yarışmaya katıldım. Çünkü bir nevi bu mesleğin diplomasını almak; yani modelliğimin bir kurul tarafından tasdik edilmesi amacıyla yarışmaya katıldım. Biz Tolgahan Sayışman’la birlikte ikinci olduk. Onu Çin’e bir yarışmaya, beni Malezya’ya bir güzellik yarışmasına yolladılar. O birinci oldu, ben de ikinci... Ayrıca iki tane de mansiyon ödülü aldım. Singapur Elit Model Ajansı’ndan teklif geldi, gidip görüştüm. Ama orada yaşamak istemedim. O yılın sonunda da yüksek lisans yapmaya karar verdim.

Çok önemli bir maddi kazanç ve statüden vazgeçmek zor olmadı mı?

Çok zor olmadı; çünkü beni tatmin eden bir alana yöneldim. Hayata karşı ciddi sorularım vardı ve tutkuyla cevapların peşine düştüm! Eğitimime devam etmek ve iletişim alanında uzmanlaşmak istedim. Çünkü çok güzel bir iş teklifi almıştım. Ev tekstil alanında yeni bir markanın iletişim müdürü olarak işe başladım. Tasarım ekibinin başında canım arkadaşım Özlem Süer vardı. O Mimar Sinan Üniversitesi GSF’de yardımcı doçent kadrosundadır, bir gün birlikte sertifika programlarına bakıyoruz: “Madem iletişim alanıda uzmanlaşmak istiyorsun, yüksek lisans yapabilirsin, ama ister misin bilmiyorum?” dedi. Neden dedim? “Zor ve çok çalışman lazım” dedi. Epey konuştuk, benim ilgili olmam onu çok mutlu etti. Hala daha “bir cümle söyledim sonuna kadar gittin” der. Zaten yaşamın yönünü belirleyen anlar gürültüyle gelmez, çok gösterişsiz olurlar. O da öyle bir andı. Ekonomik sebepler yüzünden marka projesi yaşama geçemese de, ben Marmara Üniversitesi’nde iletişim mastırına başladım. Aynı yıl; 2006’da Fashion TV'de etkinlik müdürü olarak işe girdim.

Okuma kararınızı çevreniz, manken arkadaşlarınız nasıl karşıladı?

Benim en büyük destekçim ailem oldu. Model ve okul arkadaşlarımsa yaşadığım sıkıntının en güçlü tanıklarıdırlar. Ben yüksek lisans yaparken bir yandan da Mimar Sinan'da ders alıyordum. Hiç aralıksız okudum, ama ara verseydim doktora yapmazdım sanıyorum. Sadece bölüm seçme konusunda tereddüt yaşadım. Çünkü bana tanınan burs olanağı ve başka sebepler sonucu tercih ettiğim Yeditepe Üniversitesi’nde iletişim bölümünün doktora programı yoktu. Antropolojiye ilgi duyuyordum ve iletişimle ortak noktası olan insan kavramında buluşuyordu. Sınavlara girdim ve antropoloji bölümünü kazandım. Eş zamanlı olarak aynı yerde iletişim dersi vermeye başladım.

Arkadaşlarınız size desteklediler mi sizi yoksa vazgeçirmeye çalıştılar mı?

Arkadaşlarımın desteğini hiç unutmam. Özellikle Güvenç Dağüstün, Ebru Özülkü, Tuğba Karaca ve Uğurkan Erez çok destek oldular. Uğurkan Erez işinde arkadaş dinlemez çok titizdir, ona rağmen provalara geç katılmama hep müsade etti. Bana göre Türkiye’de modelliğin bir kitabı yazılacaksa eğer, Tuğba, Sema (Şimşek); Çağla ya da Ebru (Ürün) yazmalı. Tuğba bazen bana kızardı, uçakta, kuliste, odada sürekli kitap okuyorum. Bir keresinde hiç konuşmadığım için isyan etti: “Bitmedi mi? dedi. “O dün bitti, bu başka” diyince “yeter artık arkadaşımızı özledik, biraz sohbete katıl”dedi kızcağız. Ama duramam ki, haftalık ödevler verilmiş. Hocalara ne diyeceğim? "Hocam defilem vardı çalışamadım mı?" Diğer arkadaşlarım ve hocalarım da çok yardım etti, sağ olsunlar.

Aynı anda mankenliği de sürdürdünüz mü?

Çok az da olsa sürdürdüm. Zaten arkadaşlarımı görmek ve biraz da nefes almak amacıyla çalıştım. Maddi bir beklentim olmadığı gibi maddi kaybım oldu. Ama ben akademik eğitimime yoğunlaştım.

Peki neden antropoloji? Zor bir alan değil mi?

Antropolojiyi doğrudan insanla, insan davranışları, anlam ve değerleriyle bir bütün olarak değerlendiren bir bilim dalı olduğu için seçtim. Özgürce araştırma alanı tanıyan, araştırmanızın sonunda sorularınızın cevabını bulduğunuz muhteşem bir bilimdalıdır. Edindiğiniz bilgiler raflarda kalmaz, yaşamınıza uyarlar, bakış açınızı değiştirirsiniz. Bir de birçok disiplinin kavşak noktası gibidir. Aynı zamanda çok da zordur, ama dedim ya ödülü muhteşem. Entelektüel birikim sağladığı için insanı zenginleştirip, güzelleştiriyor.

MARX’I DA OKUDUM ŞERİF MARDİN’İ DE

Zor olmadı mı?

Olmaz mı? Yeterlilik sınavına gireceğim zaman yüzlerce kitaplık bir liste verdiler. Karl Marx'tan Şerif Mardin'e, Foucault’tan Bourduie'ya... Beş-altı gün evden hiç çıkmadan çalıştığım zamanlar oldu. Çünkü yetişemiyordum. Eğitim temelim antropoloji olmadığı için çok zorlandım. İki sene içinde bilimsel hazırlık dersleri de almış, bir anlamda ikinci mastırımı yapmıştım. Not ortalamam çok iyidi, ama bilgiyi sindirmek, içselleştirmek başka bir şey. Bir de kaç yıl modellik yapmışım, hiç kolay olmadı yoğun okuma pratiğini tekrar kazanmak ve tez yazmak.

Doktoraya başvurduğunuzda hocalar veya diğer öğrenciler biraz dudak bükmedi mi? Hangi rüzgar attı sizi buraya gibisinden...

Ben kendimi iyi izah ettiğimi düşünüyorum. Neden doktora yapmak istediğimi anlattım. Ama tabii ki hocalarda ilk başlarda bir şüphe olmuş. Gelir mi, yoksa geçici bir heves mi diye? Daha sonra zaten itiraf ettiler. Meğer ilk başlandığımda üç ayda bırakır demişler. Ben her ortamda ötekiydim zaten, modellik, akademi, medya… Kimin bana destek ya da köstek olduğunun; yani nasıl davrandığının bir önemi yok, sonuçta başardım.

BİR EŞİKTEYİM: NE MANKENİM NE AKADEMİSYEN

Türkiye’de kahvedeki emekliden, entelektüeline kadar, “Manken, oyuncu popçu, topçu...” önyargısı vardır. Bu kesimlerle entelektüel bir faaliyet bağdaştırılmaz ya siz ne düşünüyorsunuz?

Siz bu soruyu sorarak o önyargıyı; bana karşı yapılan cinsiyetçi yaklaşımı yeniden üretmiş olmuyor musunuz? Ama yine de sorunuza cevap vereyim. Antropoloji bana şunu öğretti. Tam da sizin sorunuzun yanıtı olacak. Sembolik antropolojinin öncülerinden Victor Turner’ın eşiksellik kavramı benim durumuma çok iyi anlatıyor. Insanlar sanırım beni ne orada ne de burada görüyorlar. Onların gözünde mankenlik ve akademisyenlik arasında bir eşikte duruyorum. Birileri üniversitede manken var başlığıyla haber yaparken, birileri bu cinsiyetçi yaklaşıma karşı beni savunuyor. Birileri helal olsun doktora yapmış diye övgü yağdırırken, birileri de bölüm başkanlığı ona mı kalmış diye hasetleniyor. Bense olan biteni uzaktan izledim. Okan Üniversitesi mütevelli heyeti bunları düşünmeden karar vermiş olabilir mi sizce? Meslek okulu olarak sektörel işbirliğine verilen önemin bir sonucu ve de alanımda tek olduğum için bu göreve getirildim. Akademik kariyerim dışımda, 2006’dan beri medyada çalışıyorum, 14 yıllık moda geçmişim ve bu alanlardaki insanlarla kurduğum güçlü bir iletişim ağım var. 2007’den beri ders veriyorum ve geçen dönem Okan’daki öğrencilerimle teorinin yanı sıra sıklıkla defile, medya ve fabrika gibi teknik geziler yaptık. Onları iş yaşamına hazırlamak için fazla zamanımız yok, çünkü okulumuz iki yıllık! Bilgilerimi aktarıp, öğrencilerime fayda yaratabiliyor muyum önemli olan bu. O yüzden benim tek muhatabım öğrencilerim, çalışma arkadaşlarım ve tabi ki okulumdur. Değil boş konuşmaya, öğle yemeği yemeye dahi vaktim yok.

Doktora tezinizin konusu ne üzerineydi?

Kadın ve güzellik olarak özetleyebiliriz. Bu tez beni şu noktaya taşıdı. Bireysel sorunlarımın, toplumsal kadın sorunlarının bir parçası olduğunun ayırdına vardım. Ardından her hafta bir kadın hikayesi okudum, mesela Sophie Scholl! Insanları bir uykudan uyandırmayı şiar edinmiş kadınların dramına tanık oldum. Kadına şiddet, cinsiyet ayrımcılığı, gender vb. gibi sorunları incelemeye koyuldum.

Mankenlikten gelme biri için bir nevi ‘kendi kariyerine ihanet’ gibi bir durum değil mi bu?

Daha iyi ya işte ben ilk önce kendimi ameliyat masasına yatırdım ve neşteri ilk kendime sapladım. Çünkü konu kadın bedeninin metalaştırılmasıysa bunu ben ve arkadaşlarım sonuna kadar yaşadık. Hatta biz metalaştırılmayı bir meslek tanımı altında yaşadık. Önümüze Kate Moss’un fotoğrafları konardı, ama çeken kişinin eğitimi, vizyonu, kullandığı teknoloji aynı mı? Yeri geldi çok iyi işler çıkaranlar oldu, ama bu sefer de sunum yapılan ülke eşikte yaşıyor! Medya zaten aterkil politikaların işbirlikçisi… Hiç unutmam bir arkaşımızı evlenilecek kadın, eğlenilecek kadın ayrımıyla yargılamışlardı. Bu paradoksları 20 yaşında bir genç model nasıl yorumlayabilir? Ama acıyı duyumsuyor. Çünkü yaşamının bir evresinde her kadın gibi o da acıyı yaşıyor. Ayrıca bize verilen ikircikli bir değer anlayışı var. İnsanlar size hasetlikle hayranlık arasında değişen duygular besliyorlar. Hiyerarşik yapıdan dolayı ilk darbeyi de her zaman içeriden, maalesef hemcinslerimizden alıyoruz. Şöhret de cabası! Düşünsenize 21 yaşında bir genç model buna nasıl bir anlam yüklesin? Daha ne olduğunu anlamadan hata yapmış oluyor zaten.

NAZIM HİKMET ŞİİRİ İLE TEŞEKKÜR

Söyleşiyi Ebru Güzel’in tezinden bir alıntıyla açtık. Yine tezinin teşekkür bölümünden bir alıntıyla bitirelim:

”..Asıl ve son teşekkürü geride bıraktığı şanssız bir kadına sakladım. Özgürlük ve eşitlik için ıstırap çekmiş, örselenmiş, katledilmiş kadın hikâyelerini okudukça yüzünü hayalimde canlandırdığım, dokuzuncu çocuğunu dünyaya getirirken yaşamını yitiren, geriye sadece tek bir kare siyah- beyaz fotoğrafı kalan babaannem Azize’ye…O ve onun gibi, isimsiz nice kadın kahramanlara...Mavi Gözlü Dev’in şiirindeki gibi:
(…)
anamız, avradımız, yârimiz ve hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen;
(…) kadınlar,
bizim kadınlarımız…
yıldızların altında uyuyun...